“Aferim pohpoh bir köyümüzün “Teşkilatçısı”nın bir Kıbrısırum’a kuzu satışı ve ardından yaşanan olaylar…”

Sevgül Uludağ

Bir okurumuz şunları paylaşmak istediğini söyledi:

***  Bu olay 1959 yılında Baf’ta karma bir köyde geçer. Bir köylümüzden söz edecem. Evliydi ve iki çocuğu vardı. 23 yaşındaydı. Karısı da üçüncü çocuğuna hamile idi.  Köylümüzün babası çok erken ölmüş olduğu için öksüz bir çocuk olarak büyüdüydü. Ve iki kardeş, Kıbrıslırum Yanni’ye terzi çırağı olarak giderlerdi… Köylümüzün kardeşi terziliği öğrenmiş fakat köylümüzün kendisi çıraklıktan sonra terziliğe devam etmediydi.

***  EOKA ve TMT döneminde ….. köyünde kimin TMT’ci olduğu çok iyi bilinirdi… Sözünü ettiğim dönemde yani 1959 yılında pek az insanın kamyonu veya arabası vardı. Fakat bu köylümüzün her zaman arabası vardı… Kamyon ehliyeti da vardı…

***  Sözkonusu köyün ileri gelenleri (şu an hiçbiri yaşamaz) köydeki Kıbrıslıtürkler’e, “Kıbrıslırumlar’la konuşmayacaksınız, kesinlikle Rumca konuşmayacaksınız” diye telkinlerde bulunmaktaydılar ama kendileri konuşurdu! Mesela bir çoban ovada… “Konuşmayacaksınız” dendi kendine. E adam ne yapacak? Her gün konuştuğu adama konuşmayacak mıydı? Adam, uzaktan Kıbrıslırum çoban gelir, bağırır kendine “Gelme! Gelme! Da yasaktır artık konuşmamız!” diye… Kıbrıslırum çoban da der “Bizimkiler bize bir şey demedi ama…” Kıbrıslıtürk çoban da der “Ama gelme da bizimkiler böyle böyle konuşur bize…”

***  Konu bu kadar… Ve adamı görürler ve feci şekilde döverler, niçin Kıbrıslırum çobanla konuştu diye… Adam “Yahu, adama meramımı anlatmaya çalıştım, bir şey sormadı, bir şey söylemedim” der ama dinlemezler ve onu döverler…

***  Bu arada o köyde bir panayır olur ve insanlara o panayıra gitmeyi yasaklarlar… Ama köyün ileri gelen Kıbrıslıtürk bazı yetkililerinin Kıbrıslırum komşusu var mesela, verir bir köfün, komşusu gider alır kendine istediklerini ve getiri, elmadır, armuttur, pasteli, sucuk, samarella herşeyi getirir kendilerine Kıbrıslırum komşuları.. Normal ahaliye da “Panayıra gitmeyeceksiniz, Rumca konuşmayacaksınız” diye terör estirilir… Bu yetkililerin çocuklarının elinde elma, yolda yerler, herkes görür bunu… “Yahu siz nasıl dersiniz bize panayıra gitme, sizin çocuklarınız elma yer!” derler bu yetkililere… Sinirlenirler ve dinlemezler bu yetkilileri, gidip panayıra kendileri de canları ne çekerse alır… Bu söylediğim panayır hikayesi daha sonralarıdır, şimdi size anlatacağım olay ise 1959’da meydana gelmiştir…

***  Sözünü ettiğim köyün bir TMT mensubu çobandır, davarı var büyük… Ve kuzularını bir Kıbrıslırum’a sattı gizlin, ovada… Nerede görüştüysa sattı… Kıbrıslırum’a dedi “Git sen, ben bu akşam bir şekilde yollayacam sana kuzuları…” Köyde da bir kamyon var, …. diye bir şahsa ait bu kamyon. TMT mensubu çoban der ki ona “Sen bu akşam bu kuzuları alacan, filanca köye götürecen…”

***  Tabii bu adamın “Gitmem” diyecek lüksü yoktur. Ama karısı gelir… Kamyonun arkasına da saman koyarlar ki kuzular kaymasın. Doldururlar içine 20-30 tane kuzuyu… Bu adamın karısı gelir, yatır kamyonun önüne… “Kocam hiçbir yere gidemez” der… “Beş tane tane çocuğumuz var… Ansızın kocamı Rumlar öldürürsa ne olacak? Gidemez!” der. “Gitmeyecek!”

***  Bir çığlık, bir bağırma… Köyde da ikinci şahıs olarak kamyon ehliyeti olan o size sözünü ettiğim 23 yaşındaki iki çocuklu, karısı üçüncüye hamile olan köylümüzdür. Başka da birinin kamyon ehliyeti yoktur. Ona derler, “Sen gidecen…”

“Yahu” der adam, “nasıl gidecem? O gitmez, ben nasıl gidecem? Benim da iki çocuğum var, karım hamile… Ben da gitmem yani, gidemem” der.

***  “Gidecen” derler kendine… Adam da “Tamam” der, “birini verin yanıma!”

“Yok” derler, “sen gidecen…”

23 yaşında bu adam, çocuk sayılan bir yaşta yani, gencecik… Adam der, “Gideceyik mecbur…”

***  Alır o gidemeyecek olan adama ait kamyonu ve akşamüstü, karanlık basınca çıkar yola… Kış ve yağmurlu bir gece çıkar yola… Yağmurlu, soğuk ve elektrik da yok o zaman köylerde. Belli bir yere kadar gider, yol asfalt, ondan sonra yol asfalt değil. Sulardan, yağmurdan dere gibi olmuş yollar… Kuzuları Kıbrıslırum’a satan “Teşkilatçı” ona “Git” demiş, “adam seni köy meydanının orada, kahvelerde bekleyecek filanca köyde…”

***  Gitmiş adam, bakmış ki gerçekten sözkonusu Kıbrıslırum bekler… Hemen şak şak şak kuzuları endirmişler kamyondan… Bu Kıbrıslırum, köylümüze “Gel, kal burada, gitme” demiş. “Çok tehlikelidir yollar, gel bir da zivaniyacık dökeyim sana” demiş. Köylümüz “Yok” demiş, “gidecem…”

***  Dönmüş geri… Dönüş yolunda elektrik yakarmış polis, “Dur” diye! Durmuş ama polis ve bir da landrover, EOKA’cı, askeri geyinmiş…

Polis demiş “Ehliyetin?”, adam uzatmış ehliyetini… “Beee” demiş, “sen Türk’sün! Bu saatte ne aran? Nere götürdün gittin silah da gelin?”

Açmışlar kapıyı, yaka paça, şak savurtmuşlar köylümüzü yere…

***  Polis demiş “Sen …..’yı tanın köyünden?”

“Tanırım” demiş köylümüz…

“E işte o teşkilattandır ve silah taşır çeşitli köylere” demiş polis…

Köylümüz “Ben bilmem” demiş, “teşkilat meşkilat bilmem ben ama adamı tanırım” demiş.

Polis “Filan plakalı araba sürer ve o da esmerdir, sen da esmersin” demiş… “Sen bilin da söylemen bize bir şey… Olmaz bilmeyesin…”

***  Köylümüz, “Bilmem” der, “ben teşkilatla ilgili hiçbir şey bilmem! Söylediğiniz adamı tanırım, arabasının plakası da evet odur…”

Polis “Teşkilatın arabasıdır o, verdiler kendine da bu işleri yapar” der.

Köylümüz “Bilmem” der…

“Bu aradığımız adam değil” derlermiş ama obiri da dermiş “Tamam aradığımız adam değil ama sonuçta bu da Türk, vuralım gitsin…”

***  Köylümüz daha sonra bunu bize anlattığı zaman şöyle dediydi: “İnsan öleceğinde hani hayatı gözünün önünden geçer ya, başladı hayatım gözümün önünden geçsin, yani öldürecekler beni, belli…Utanarak söylerim, korkudan üstüme işediydim o anda…”

***  Bu arada “Vuralım-vurmaylım” derken, başka bir landrover gelmiş, durmuş… İnmiş içinden polisler… Bir tanesinin omuzları yıldızlıymış… “Noldu? Durum nedir?” demiş bu yıldızlı polis. Demiş diğerleri “İşte böyle böyle, ….’yı ararık ya…”

(Yok ki o gece illa da onu ararlardı ama genel olarak onu aramaktaydılar demek istediğim…)

***  O omuzları yıldızlı polis çıkartmış bir fener, tutmuş babamın yüzüne… “Yok yahu” demiş, “bu değil… Ben o aradığınız adamı tanırım… Bu değil… Sen filanın oğlu değilsin yahu?” demiş köylümüze. “Adını da unuttum, neydi adın?” demiş köylümüze. Köylümüz adını söylemiş. Almış yıldızlı polis, köylümüzün ehliyetine bakmış… “Sen beni tanımadın be?” demiş köylümüze. Köylümüz der “Ne tanıması yahu, gorkudan ben ölüyordum…Seneler geçti üstünden ben 14-15 yaşındayken…”

***  Yıldızlı polis der köylümüze “Benim adım Andrea’dır, ben sizin köyde polis idim… Ve sen, hem gardaşın, Yanni’nin yanında çıraktınız… Terzi Yanni’nin yanında… Sen bana üniformalarımı ütülerdin be Mavrocuk” demiş, “Arapçık” yani… Obirlerine dönerek “Yok yahu!” demiş, “bırakın adamı gitsin, bu değil yani…”

***  Bu yıldızlı polis Andrea, köylümüze, “Korkma” demiş, “bin kamyona da işlet, ben önden gidecem polis, arkadan da sen beni takip et, ta enelim anayola… Leymosun-Baf yoluna eninca ondan sonra sen giden” demiş köylümüze… “Ama bak” demiş, “giderken filanca köyde beriptero vardır… Dur orada biraz da bu akşam çok polis vardır yollarda…” Bir kadın işletirdi bu beripteroyu, Angelaki mi neydi adı, şimdi aklımda değildir tam adı kadının…

***  Biner köylümüz kamyona işletsin, araba işlemez! Dese polise “Al beni götür köyüme,” ondan da çekinmiş… Demiş o EOKA’cılara, “Yitin kamyonu da işledelim! Kaktırın!”

Kaktırmışlar ve “Beni öldürüyorken arabayı kaktırdılar ki işledip gaçalım” diye anlattı köylümüz bize… “Andrea önde, ben arkada ama gene gorkarım, arkadan ateş açarlarsa lastiklere bir şey da adam önde farketmez… Neyisa polis önde, ben arkada, endik anayola… Çaktı bana bir da boru… O döndü Leymosun tarafına, ben döndüm Baf tarafına… E söylediği yere gidene kadar… Nasıl bir şey anlatamam… Andrea gelmeseydi, ya beni tanımasaydı, öldüreceklerdi beni çünkü….” diye anlattı bize köylümüz.

***  Köylümüz nihayet o beripteroya varmış, girmiş içeri. Bir da bakmış birkaç tanıdık insan var o beripteroda, “Uuu, gel be gahve iç, çay iç” demişler kendine. “Nedir be oğlum gecenin bu saati, gormadın da yola çıkan?” demişler kendine. “Yollar çok tehlikeli… Bak bir Urum öldürdüler bu akşam, muhakkak karşılığında bir Türk öldürecekler şimdi… Otur geç gahve iç, çay iç da, biraz önce EOKA’cılar gittiler, çek edeller yolları, birceez Türk bulsunlar da öldürsünler, bekle gelsinler geri da ona göre gidesin” demişler kendine…

***  “Oturdum” diye anlattı köylümüz bize, “gave içtim, çay içtim… Geldiler landrover dolu EOKA’cılar, girdiler kapıdan, bir masaya oturdular… Ben da kalktım, bindim kamyona, geldim köye.”

“Bana bakın” demiş, “böyle böyle böyle… Bird aha bana böyle bir iş yaptırmaya kalkmayın, asla yapmayacam” demiş.

“Eğer Andrea Çavuş olmasaydı ve beni hatırlamasaydı, öldüreceklerdi beni diğerleri” demiş.

***  Eskilerin deyişiyle bir darb-ı mesel çıkaracaksak tüm bunlardan, birincisi maalesef her daim dayatılan kurallar ve yasaların ancak yoksul ahali, sade yurttaşlar için geçerli olduğudur. Köylerin, şeherlerin “efendileri” ve aileleri, tüm bu kurallardan muaftır. Bunu tekrar tekrar yaşayarak gördük. Olaylara bizzat şahit olduk… Halka “Rumlar’la alışveriş yasaktır” deyip, kendileri bizzat bu işin ticaretini yaptılar, halka öbür tarafa geçiş izni yokken dahi, kendileri evlatlarının doğumgünü pastalarını bile Rum tarafından aldırdılar… Kimsecikler alış-veriş yapamazken, kendileri damızlık hayvanları çiftlikleri için kuzeye getirttiler 74 sonrası… Kimselere geçiş izni verilmezken, kendileri geçip gittiler ve ahbapçıklarıyla buluştular… Bizim köyde da “Rumca konuşmayacaksınız” deyip gariban çobanları dövdürtenler, kendileri ovada Kıbrıslırumlar’la buluşup kuzucuklarını sattılar ve bir köylümüzün hayatını bu şekilde tehlikeye attılar…

***  Bu olaydan çıkarılacak ikinci bir darb-ı mesel daha vardır ki o da insanların her zaman birbirlerinin hayatlarını kurtardıklarıdır. Bir insan eğer insancıl ise, ister savaş, ister gerginlik olsun, insaniyetini kaybetmez… Karma köylerde hayat, insani ilişkilerin de gelişmesine neden olduydu – sadece düşmanlık yoktu ortalıkta, insaniyet da vardı ve bunun da örnekleri çoktur.


“El Salvador’daki katliama 30 yıl sonra ilk ceza…”

Mark H. Burton

16 Kasım 1989 sabaha karşı bir tabur asker, San Salvador’daki Orta Amerika Üniversitesi’ne girdi ve sekiz kişiyi öldürdü. Öldürülenlerin altısı, üniversite akademisyen olan Katolik rahiplerdi.

Diğer iki kişi ise, üniversitede çalışan bir aşçı ve kurtarmaya çalıştığı kızıydı. Öldürülen altı rahip arasında ünlü ilahiyatçı Ignacio Ellacuría ve özgürlük psikolojisi akımının kurucusu Ignacio Martín Baró vardı.

Bu katliamın sorumlularından biri olan Albay Inocente Orlando Montano 30 yıl sonra İspanya’da yargılandı ve suçlu bulundu. Öldürdüğü beş İspanya yurttaşı için beş kez 26 yıl 8 ay, toplam 133 yılı aşan bir hüküm giydi. Öldürdüğü altıncı akademisyen ile üniversite görevlisi ve kızı El Salvador yurttaşları oldukları için karar onları kapsamadı.

Yüksek mahkeme (Audencia Nacional) cinayetlerin El Salvador Silahlı Kuvvetleri Üst Yönetimi tarafından tasarlandığı, onaylandığı ve askerlere bu yönde emir verildiğine karar verdi. Söz konusu üst yönetim içinde dönemin devlet başkanı Alfredo Cristiani ve bakanlar da bulunuyordu.

 

Katliam emri öğleden sonra verildi

Mahkeme tutanaklarına göre, ordu ve FMLN gerillaları arasında bir çatışma yaşandığı izlenimi oluşması için üniversite içerisinde 20 dakika süreyle ateş açılması sağlandı. Katliam ardından hükümet, ABD tarafından eğitilmiş seçme askerlerden oluşan Atlacatl Taburu’nun emir komuta zincirinden bağımsız olarak hareket ettiğini iddia etmişti.

Katliam emri öğleden sonra verildi. Genelkurmay Başkanı, Ignacio Ellacuría’nın öldürülmesi emrini Askeri Akademi Müdürü olan Benavides’e verdi. Bu sırada yanında albay Montano ve diğer yetkililer de bulunuyordu. Suikastı gören tanık bırakılmaması için Ellacuría’nın yanındakilerin, kim olurlarsa olsun, öldürülmesi de emrin bir parçasıydı.

 

Gerekçeli karar

Mahkemenin gerekçeli kararında katliamın neden gerçekleştirildiği üzerinde de duruluyor. Ellacuría’ya yönelik suikast, iktidardaki aşırı sağcı ARENA Partisi’nin iki kanadı arasındaki güç çekişmesinin sonucu olarak ortaya çıktı. Kanatlardan biri, FMLN ile görüşmelerin başlatılmasından yanaydı. Diğer kanattakiler ise bu adımı kendilerine yönelik bir tehdit olarak görüyordu.

“Tandona” olarak anılan ve Albay Montano gibi subaylardan oluşan askeri grup görüşmelere karşı çıkan kanat içerisinde yer alıyordu. Ne hükümetin ne de gerillaların askeri üstünlük kurabileceğini inanan Ellacuría ise barış sağlanması için arabuluculuk yapmaya çalışıyordu.

 

Başsavcı mahkemeden tüm tutanakları istedi

Cristiani Hükümeti katliam sonrasında yürütülen soruşturmaların başarısız olması ve Akademi Müdürü Benavides dışında kimsenin ceza almaması için büyük çaba harcadı.

Ancak El Salvador Başsavcısı İspanya’daki yargılama sürecinin yeni bilgiler ortaya çıkardığını ve bugüne dek dinlenmemiş tanıkların ifadelerinin önem taşıdığını söyleyerek mahkemeden tüm tutanakları istemiş bulunuyor.

 

10 bin kişinin öldüğü düşünülüyor

Orta Amerika Üniversitesi’ndeki katliam, ABD yönetimi tarafından desteklenen rejim ve ordu tarafından 80’lerde işlenen insanlık suçlarından yalnızca biri.

El Salvador’da yıllar boyunca “kaybedilen” insanların işkence izleri taşıyan cesetleri yollarda bulundu. Toplam sayı kesin olarak bilinmemekle birlikte, 227 kadar katliamda yaklaşık 10 bin kişinin öldürüldüğü düşünülüyor.

Bu katliamların en korkuncu, 1981 yılında El Mozote köyünde yapıldı. Köyün tüm nüfusu, aralarında 150 kadar çocuk olan 1000 kadar insan, ordu tarafından korkunç bir şekilde öldürüldü.

* Manchester’da yaşayan ve eylemci bir psikolog olan Mark H. Burton, özgürlük psikolojisi ile çalışmaların derlendiği https://libpsy.org/activate/welcome-to-the-liberation-psychology-network/ adresindeki bir siteyi yönetmektedir.

(BİANET.ORG – Mark H. Burton – Çeviri: Serdar M. Değirmencioğlu – 5.10.2020)

DEVAM EDECEK