İnsan her şeye alışıyor derler. Ben buna pek inanmıyorum. Daha doğrusu, insanın her şeye alışmaması gerektiğini düşünüyorum.
Bir kadının daha öldürülmesine.
Bir işçinin evinden çıkıp işe gidip, akşam evine dönememesine.
Çocukların eğitim hakkına eşit erişiminin, ailelerinin ekonomik imkânlarına bağlı hale gelmesine.
Yollarımızda insanların ölmesine.
Kamu kaynaklarının har vurulup harman savrulmasına.
Bir felaket yaşandığında sorumluluğun kurumdan kuruma, kişiden kişiye dolaştırılmasına.
Ve birkaç gün sonra bütün bunları unutup hayatımıza devam etmemize.
***
Son yıllarda en çok korkmamız gereken şeylerden biri belki de budur: Normal olmayanı normalleştirmek.
Çünkü insan bir süre sonra yalnız yaşananlara değil, yaşananların ardından hiçbir şey değişmemesine de alışıyor.
Bir facia oluyor. Soruşturma başlıyor. Açıklamalar yapılıyor. Birkaç kişi görevden alınıyor ya da yargı önüne çıkıyor. Sonra hayat devam ediyor.
Bir kadın öldürülüyor. Hep birlikte öfkeleniyoruz. Birkaç gün konuşuyoruz. Sonra başka bir şiddet haberi gelene kadar gündem değişiyor.
Okullar açılıyor, konteynerleri, eksik öğretmenleri, özel gereksinimli çocukların eğitime erişememesini konuşuyoruz.
Trafikte bir can daha kaybediyoruz. Yolları, denetimi, kameraları, cezaları tartışıyoruz.
Hayat pahalılaşıyor. Eğitimden gıdaya, ulaşımdan sağlığa en temel ihtiyaçlara ulaşmak her geçen gün daha da zorlaşıyor.
Ve bütün bunların arasında bizden beklenen şey, yaşananları hayatın doğal akışıymış gibi kabul etmemiz.
Etmemeliyiz.
Çünkü bunların hiçbiri kaçınılmaz değil.
***
İyi çalışan kurumlar, liyakatli kadrolar, etkili denetim, güçlü sosyal politikalar ve hesap verebilir bir yönetim varsa pek çok felaket önlenebilir. Pek çok hak ihlali daha ortaya çıkmadan engellenebilir.
Devlet dediğimiz şey zaten bunun için vardır.
Bugün yaşadığımız tablo birbirinden bağımsız birkaç kötü olayın toplamı değil.
Yıllardır ertelenen sorunların, zayıflatılan kurumların, liyakatin geri plana itilmesinin, denetimsizliğin ve siyasi sorumluluğun giderek belirsizleşmesinin sonucu.
Bugün ülkeyi yönettiğini iddia eden anlayışın yarattığı en büyük tahribatlardan biri de burada.
İnsanların yalnız devlete olan güveni değil, gündelik hayata ilişkin güven duygusu da aşındı.
Geçinmek zorlaştı. Kamusal hizmetlere erişmek zorlaştı. Çocuk yetiştirmek zorlaştı. Güvende hissetmek zorlaştı. Geleceğe güvenmek zorlaştı.
***
İnsanlar artık yalnız daha pahalı bir hayat yaşamıyor. Daha belirsiz, daha güvencesiz ve daha yorucu bir hayat yaşıyor.
Oysa kamusallığın en temel işlevlerinden biri insana güven vermektir.
Hastalandığında tedaviye ulaşacağını bilmek.
Çocuğunun eğitim hakkının ailesinin ekonomik durumuna bağlı olmayacağını bilmek.
Bir işe liyakatle girilebileceğine inanmak.
Bir felaket olduğunda sorumluların korunmayacağını bilmek.
Çalıştığında emeğinin karşılığını alabileceğine, vergisinin nereye harcandığını sorgulayabileceğine, devletin herkese eşit mesafede duracağına güvenmek.
Tüm bunlar ayrıcalık değil, yurttaşlık hakkıdır.
Ve bir ülkede bu güven ortadan kalktığında yalnız kurumlar zayıflamaz, toplumun birbirine olan güveni de zayıflar.
İnsanlar birbirine, devlete, siyasete ve geleceğe kuşkuyla bakmaya başlar. Tıpkı bugün içine hapsolduğumuz durum gibi.
Kimileri her şeye kolaylıkla ulaşırken kimileri en temel ihtiyaçları için mücadele etmek zorunda kalıyorsa, orada yalnız ekonomik bir sorun yoktur.
Orada bir adalet sorunu vardır.
Ve böylesi bir tablo karşısında siyasetin görevi yalnızca olan biteni idare etmek değildir. Siyaset, toplumun kaybettiği güveni yeniden kurabilmelidir.
Bunun için de adil ve hakkaniyete uygun bir paylaşım düzenine ihtiyacımız var.
Kamu kaynaklarının kimlere yakın olduğuna göre değil, toplumsal ihtiyaca göre dağıtıldığı, hakların imtiyaza dönüşmediği, emeğin karşılığını bulduğu, fırsatlara erişimin kişisel ilişkilere değil eşitliğe dayandığı, kimsenin kendisini sahipsiz hissetmediği bir düzene.
İşte bu nedenle 6 Aralık genel seçimler için sıradan bir seçim tarihi değil, önemli bir eşiktir. Yalnız kimin yöneteceğine değil, nasıl yönetileceğimize karar vereceğimiz bir eşik.
Yıllardır biriken bu enkazla yaşamaya devam edip etmeyeceğimizin, yoksa hukukun, liyakatin, kamusal sorumluluğun, sosyal devlet anlayışının ve adil paylaşımın yeniden esas alınmasını talep edip etmeyeceğimizin eşiği.
***
Yönetme biçiminin değişmesi gerekiyor.
Siyasete olan güveni zedeleyen anlayışın tersine çevrilmesi gerekiyor. Tabi ki bunu sorunların yaratıcıları ile gerçekleştirmek mümkün değil. O yüzden değişim şarttır.
“Bir şey olmaz” anlayışının yerine “bir daha olmaması için ne yapmalıyız?” diyen bir kamu yönetimine ihtiyaç var.
Sorun ortaya çıktıktan sonra açıklama yapan değil, sorun ortaya çıkmadan önlem alan kurumlara.
Hakları lütuf gibi, sadaka gibi dağıtan değil, herkes için erişilebilir hale getiren bir devlete.
Ve en önemlisi, insanlara yeniden “bu memlekette yalnız değilim” duygusunu verecek bir kamusal düzene ihtiyacımız var.
Uzun zamandır dibine doğru itildiğimiz bu kuyudan çıkmak mümkün.
Ama bunun için güçlü bir siyasi iradeye, çalışan kurumlara, adil bir paylaşım anlayışına ve toplumun “bu kadarı da yeter” diyebilmesine ihtiyaç var.
Belki de ilk yapmamız gereken şey çok basit: Artık hiçbir şeyi normalleştirmemek ve çürümüş düzeni geride bırakmak için değişimden yana olmak.