“Abdi Çavuş Sokak...”

Sevgül Uludağ

 

Nilgün Ecvet ORHON

Lefkoşa surlarından başlayıp taaaa çarşıya kadar uzanan büyüdüğüm sokak...
Her geçtiğimde ürperdiğim, zaman zaman gözlerimin dolduğu, eskilere düştüğüm, özlediğim, her ferdini, her evini anımsadığım o sokak...
Hısarın üstündeki ilk ev anneannemin evi... Cumbalı, kocaman, köşede ve iki yola bakan o ev... Şimdi yıkılmak üzere, kardeşimle bana ait ama eski eser sınıfında yıkamıyoruz, paramız olmadığından tamir de edemiyoruz... Altında iki dükkan, birinde Kebapçı Ali Zir... Diğerinde berber Ahmet... İkisi de anılarda kalan iki Lefkoşa simgesi...
Karşıda Dede'nin kahvesi dediğimiz eski futbol kulübü, sanırım Yeşilada...
Yanındaki ev Tuncer Huseyin Bagiskan abinin evi.. sonra hep tanıdıkların evleri sıra sıra dizilir sokak boyunca...
İlk köşedeki ev Sıla4 Grubunun bateristi de olan sevgili Ferahzad Gürsoy abinin evi... Karşısındaki evde oturanlar kardeşime hep ceviz macunu ikram ederlerdi... Bir kızları vardı, adı Emine... Şimdi nerdeler acaba???
Sokak boyunca birkaç evden sonra Melek Halamın evi... Kızları ve oğlanları çok olan ve hepsi üniversitede okumak için Türkiye'ye giden halamın evinde ablalarım ve abilerim gelince tatile, hep öğlen uykusuna giderdim...
Onlarla uyumayı çok severdim... Karşıda büyük amcamın dükkanı, Bakkal Yusuf... Çaprazda Hasan Amcamın evi... Yengemin mutfağında gabira kokusu... Diğer köşe amcamın dükkan, kiracısı şişman bir marangoz Derviş amca...
Biraz yukarda canım halam Pembe Marmara'nın evi... Onu geçince fırıncı Turgut'un evi ve fırını... Tam karşısında babamın doğduğu 72 Abdi Çavuş...
Nenemin alt ve üst bahçaları... Horoz ibikleri, hercai menekşeleri... Hurma, portakal, erik, yusuf, kız memmesi, mersin ve daha nice ağaçla dolu o unutulmaz ev...
Hemen dibinde Selma Halamın evi... Devam ediyoruz, fırından bir yukarda, belki de o dönemde herkesin tek İngilizce Öğretmeni Peyker Hocanımın evi...
Yol çarşıya doğru uzarken, simalarını hatırlayıp isimlerini unuttuğum nice insan...
Tekke bahçasına doğru annemle teyzemin kuaförü Naime'nin dükkanı... Karşısında anahtarcı... Devam ediyoruz, adını unuttuğum bir otel... Sonra aşılarımızı olduğumuz sağlık ocağı... Daha sonra Emir hamamı, karşısında kokucu Fuat dayının dükkanı... Hamamın sırasında Eczacı Nebil Nabi... Karşısında kardeşimin doğduğu Genel Hastane...
Yol bitiyor bir kavşakla... Tam karşıda Kubilay Altaylı'nın babasının dükkanı, az ilerde, her çarşıya gittiğimizde pasta yediğimiz pastane, sanırım Akpınar'dı...
Abdi Çavuş... Güzel insanlar yaşardı o zamanlar o sokakta...
Şimdilerde bakımsız ve kimler yaşıyor bilmiyorum...
Annemin elinden tutmuşum, annem her zamanli gibi çok şık ve güneşten yanmasın diye şemsiyesi var... Ben de cicili bicili giyinmişim, uzun yola gidiyoruz...
Gittik ve döndük... Dönünce sokağımızı bu günkü tanıyamadığımız halde bulduk... Bu son gidişte bana aldığımız kırmızı rugan ayakkabılarım bu sokakta paralanamadı... Bu sokakta oynamaya başladığımız saklambaçlar, başka ve çok uzaklardan gelmiş çocuklar tarafından ebelendi...
Fatma nenemin BluBandlı, şekerli ekmekleri sadece özlenen bir tad olarak kaldı...
Küçücük gittim o sokağa, şen, mutlu, bıcır bıcır ve babasının bir tanesi... Geri döndüm, büyümüşüm ve sokak kirlenmiş, dökülmüş... Babamı aradım... Çağırdım, seslendim, yok...
O da gitmiş... Dedem, halalarım, amcalarım... Teyzem... Herkes gitmiş...
Tabela bile küsmüş...
Abdi Çavuş küsmüş...
Her geçtiğimde yüreğimin acıması bundandır...
Her geçtiğimde canımın yanması...
Minik bir kız gidiyorsun, mutlu adımlarla...
Kocaman, acılı bir kadın olarak dönüyorsun...
Abdi Çavuş bu işte...
Lefkoşa gibi yaralı...
Kıbrıs gibi acılı...

 

(FACEBOOK - Nilgün ECVET ORHON – TEMMUZ 2016)