AB ,KIBRIS,TÜRKİYE

Ferdi Sabit Soyer

 

Kıbrıs sorununa çözüm için hareketlenmenin devam ettiği bir aşamadayız. Elbette bu süreç deyim yerinde ise biraz daha su isteyecek.  “Kıbrıs Cumhuriyetinin”,  çözüm olmadan, Türk tarafının vahim hatalarına da dayanarak; AB üyesi olmasından sonra, maalesef AB’nin , çözüm sürecindeki katalizatör olma önemi azaldı. Ancak, şimdi AB’ nin, Kıbrıs sorununun çözümüne dönük yeni bir motivasyona aday olmasına dönük  gelişmeleri  de, göz ardı edemeyiz.

“KIBRIS CUMHURİYETİ” VE AB

Özellikle, “Kıbrıs Cumhuriyeti” adına, Sayın Anastasiadis’in, AB’ yi daha etkin olarak çözüm sürecine dahil etme çabası var. Ama bunun da tek yanlı olduğunu zan etmiyorum. Çünkü, global kriz koşullarında, Avrupa’nın da Türkiye ile ekonomik, siyasi, demokratik olarak ilişkileri, daha farklı,  noktaya taşıma ihtiyacı gelişmektedir.
“Kıbrıs Cumhuriyeti” açısından bakarsak,  günümüzde, ekonomik kriz nedeni ile Güney; AB Troikasına daha fazla bağımlı bir haldedir. Yunanistan’daki ekonomik kriz de bunu etkilemektedir.  Artık,”Kıbrıs Cumhuriyeti “olarak AB içinde sorun olamazlar. Aksine, sorunlarının çözümü için, AB’nin siyasi ve esaslı sorunlarının çözümünün de tarafı olmak zorundadırlar.

TÜRKİYE AÇISINDAN

Türkiye açısından ise uzun süren bir durgunluktan sonra, AB süreci yeniden önem kazanmaktadır. Pek çok şey yanı sıra, bir başka önemli konuda daha vardır.

Türkiye 1996’ta AB ile Gümrük Birliğine girdi.Evet, AB Gümrük Birliği, ne isterse olsun, Türkiye de önemli bir potansiyelin gelişmesine katkı sağladı.. Çünkü Türkiye; AB gibi “zengin” bir alana, Gümrük Birliği kapsamında mal ve hizmet satacaktı. Bu büyük bir potansiyele yol açtı.

Türkiye üretimini, hem bilgi, teknoloji, hem de verimlilik ve kalite bakımından çok yükseltti. Avrupa’ya uygun fiyatta ve kalitede mal satmak demek, dünyanın her yerine mal satmak demekti. İşte bu yüzden Türkiye’nin AB Gümrük Birliği üyeliğinden önce, tekli rakamlarda olan ihracatı günümüzde 160 milyar dolara yaklaşan bir kapasiteye ulaştı.

Ancak, 1996’da Gümrük Birliğine girerken Türkiye, Kıbrıs meselesinin bir nevi “esiri” olarak, tutucu  siyasi ve bürokratik bir bakışla, bir yanlış yaptı. Avrupa’nın uyarılarına rağmen, AB ile serbest ticareti dışlayan, yani AB’ nin üyesi olacak ülkelerle, ya da AB’ nin üye olmayan ülkelerle yapacağı, serbest ticareti öngörecek olan antlaşmaları, bu Gümrük Birliği dışında tutu ve kabul etmedi.

Neydi anlayış? Kıbrıs Cumhuriyeti AB ile o zaman 1994’te üyelik hedefi ile Hükümetler Arası görüşmeye başlamıştı.. Türkiye’nin daha aday ülke konumu dahi belirginleşmemişti. Bu yüzden Türkiye, gün gele,” Kıbrıs Cumhuriyeti” AB’ye üye olur ve onunla serbest ticaret kapsamında ilişkiye girmek zorunda kalırız diyerek, Gümrük Birliği antlaşmasını, serbest ticaret ile bütünleştirmedi.

İşte bu olay, günümüzde; gelişen ve 160 milyar dolarlık bir ihracat potansiyeline ulaşan ve bunu daha da geliştirmek durumunda olan Türkiye için sıkıntı oluşturmaya başladı.

Çünkü, AB, üye olmayan başka ülkelerle serbest ticaret antlaşmaları yapmaya başladı. Bu serbest ticaret antlaşması yaptığı ülkelerin, AB’ ye yaptığı ihracat, hali ile “Avrupalılaşmakta “, oradan Türkiye’ye Gümrük Birliği kapsamında, Avrupa malı olarak girmektedir. Ama Türkiye, bu ülkelere, Avrupa’ya yaptığı şartlar ve koşularda ihracat yapamamaktadır. O, ülkelere dönük ihracatında Avrupa’ya yaptığı ihracatına uygulanan koşullar; vergi ve benzeri düzenlemeler geçerli olmamaktadır.  Onların, Avrupa’ya ihracatı, “Avrupa” malı uygulaması ile Türkiye’ye girmekte, ama Türkiye’nin ihracatı ayni koşularda o ülkelere girememektedir. Örneğin Kanada, AB ile serbest ticaret antlaşmasına gitti. Şimdi ABD bu durumda. Buna bağlı olarak başka ülkelerde var.

İşte bu bağlamda şimdi AB ile serbest ticaret antlaşması yapan ülkelerle Türkiye, tek tek ,ticaretinde oluşan bu olumsuzluğu gidermek için ayrı ayrı,  serbest ticaret antlaşması yapmak zorunda kalmaktadır.  Bu ise büyük zorluktur. Çünkü bu ülkelerde bunu fırsata döndürerek, Türkiye’ye başka zorluklar ve dayatmalar yapmaktadır. Yani, 1996 da, o bağnaz ve Kıbrıs sorununa dönük sığ bakışın yol açtığı bu kısırlık, şimdilerde, Türkiye’ye ciddi bir sıkıntı getirmektedir.Hatırlatalım…

O günlerde biz CTP olarak, Güneyin AB ile Hükümetler Arası görüşmeye başlaması gerçeğine bağlı olarak, Kıbrıs Türk tarafı olarak, Federal çözüm temelinde,  AB ile görüşmelerin istekli tarafı olmamızı önermiştik. O dönem bu, DP-CTP hükümetine karşı darbe yapılmasının nedeni olmuştu.  Daha sonra CTP, bu tezini 2000 Cumhurbaşkanlığı seçimi de dahil,  yalnız kalma pahasına savundu. Sonra, 2001 sonu itibarı ile bu süreç farklılaştı. Yani, hani o “AB Kıyma makinesidir” diyen tutucu milliyetçi görüş, 1996’da Türkiye, AB ile Gümrük Birliğine girerken, Kıbrıs Cumhuriyeti nedeni ile Serbest Ticaret gerçeğinden kaçmayı, Kıbrıs esirliği yüzünden siyaset olarak geliştirdi.

İşte günümüzde Türkiye açısından da AB sürecini; tüm ayak sürçmelere ve sırt dönme görünümlerine karşın, yeniden  canlandırma önem taşımaktadır.. Çünkü günümüz koşularında ekonomik gelişme, artık, hiçbir siyasi bağnaz sınırlamayı kabul etmeyecek ve demokratik hukuk devleti ilkelerine dayalı bir dinamiğe dayanmaktadır.

“Kıbrıs Cumhuriyetindeki”  ekonomik çıkmaz da artık Güney’in egemen güçlerine, ekonomik olarak Türkiye ile ilişkileri geliştirme zorunluluğunu getirmektedir.  Sayın Anastasiadis’in temsilcisi; Sayın Mavroyannis’in, Kıbrıs Gazetesinde yayınlanan söyleşisinde ifade ettiği düşüncelerde de bunu görmek olanaklıdır. Açıkça, Türkiye ile hayatın her alanında gelişmiş ilişki talebi dile getirmektedir. Hayat ve gerçekler, “Kıbrıs Cumhuriyetine” bunu dayatmaktadır.

Serbest ticaret ilişkisinin de gelişmesi için Türkiye’nin de  AB ile ilişkileri daha ileri taşıma ihtiyacı var..  Bu bakımdan şimdi, hem AB sürecinin Türkiye açısından ilerlemesi, hem de Güneyin Türkiye ile ilişkilerinin gelişmesi için en azından sıkıntıların azalması gerekmektedir. Global kriz şartlarında, bu sürecin Türkiye ile yeniden canlanması AB içinde önemlidir. 

KIBRIS TÜRK TARAFININ KONUMU

Bunca gelişmenin içinde, Kıbrıs Türk toplumunun konumu ne olacaktır? İkincisi ise, bu yeni gelişmeleri, Birleşik Federal Kıbrıs’a ulaşmak için nasıl değerlendireceğiz? İşte bu bakımdan biz, dünden daha çok bu meseleye duyarlılık içinde olmamız gerekir. Dolayısı ile özel temsilcilerin birinin Ankara’ya, ötekinin Atina’ya gitmesi önemli bir gelişmedir. Ama bizim, Atina ile ele alacağımız konular, hali ile Güneyin Ankara ile alacağı konulardan daha azdır. Çünkü Güneyin Ankara ile ele alacağı konular; 1960 Ankara antlaşmasının kabulünden tutun, Türkiye’nin AB Fasıllarının açılmasına kadar, uzanan bir içeriktedir.

İşte bu yüzden artık, AB’ nin, Kıbrıs sorununun çözüm sürecine olumlu olarak etki etmesinin şartlarının geliştiğini öncelikle görmemiz gerekmektedir. Bu yüzden Kıbrıs Türk tarafı olarak, bizde AB ile ilişkileri öne almalıyız. AB’nin, Kıbrıs sorununun çözümüne dönük pozitif etkisinin, bize rağmen ve dışımızda şekillenmesi değil;  bizimde katkımızla bunun oluşmasına dönük, siyasi enerji üretimi içinde olmamız gerekmektedir.
Bu yüzden dün, AB’nin  çözüm sürecin içinde olmasına kuşku ile bakan düşünceyi, yeni koşulları dikkate alarak, yeniden değerlendirmemiz  gerekir. Elbette, BM sürecini, çözümün temeli olmaktan çıkartmadan, bunu ele almalıyız. Yani; AB süreci, karşılıklı kazan kazan noktasına doğru bir başka olanağı sunmaya adaydır. Bunu da Ortak Birleşik Federal Kıbrıs’ı sağlamak için ele almalıyız.