82 kodları ve tehdit

Aysu Basri Akter

Geçtiğimiz hafta Cumhurbaşkanı’nın açıklamasıyla, 82 kodları yeniden gündeme geldi.

Göreve gelmeden çizdiği hedefler arasına aldığı konuyu sessiz bir kamuoyuna kapalı olarak yöneten Cumhurbaşkanı’nın, sonuç alma sürecine girdiğini görüyoruz.

Yani Türkiye’ye giriş yasaklarının kaldırılmaya başladığını anlıyoruz.

Başladığını söylüyorum çünkü bu sadece bir süreç ve belli ki düşündüğümüz ya da korktuğumuz gibi dibi görünmeyen bir vaha…

Zira, Cumhurbaşkanı’nın sadece rakam vererek açıkladığı ve 15’den fazla kişi olarak tarif ettiği yasağı kaldırılanların neredeyse yarısı, yasağını ya hiç bilmeyen ya da tahmin ettiği için denemeyen kişilerden oluşuyor.

Yani daha yasaklı olduğunu bildiğimiz ve yasağı henüz kaldırılmayanları da düşündüğümüzde, belki onlarca, belki yüzlerce kişiden bahsedildiğini net olarak anlıyoruz.

Kimbilir belki binlerce…

Çünkü bir kriter ya da işaret edilen bir suç yok hiçbirinde….

Bu şüphesiz ki başta iki ülke ilişkilerinin iyileşme sürecine girmesi açısından önemli bir adım.

Yasal bir gerekçe sunulamayan birçok kişinin sebepsizce, temel bir insan hakkının mahrum bırakıldığını anlıyoruz.

Sürecin devamının geleceğini ve benzer uygulamaların tekrarlanmayacağını ümit ediyorum.

En azından bu alanda bir tavır değişikliği olduğunu, hükümet kanadının açıklamalarına baktığımızda da anlayabiliyoruz. Münferit olmadığını, herkesi kapsayacağını, birdenbire yıllardır en temel hakları üzerinden mağduriyet yaşayan insanlar hakkında tek kelime etmeyen, ettiğinde de fazlasıyla hakettiklerini anlatarak, onları toplum önünde “hain” olarak fişleyen anlayış, birdenbire kararı ve karar sürecini sahiplenerek, bunun olumlu olduğundan dem vuruyorsa, değişen birşeyler var demektir.

Karar açıklandıktan sonra sokakta beni gören, tanıyan ya da tanımayan onlarca kişi, samimi sevincini paylaştı ki, bunu son derece değerli buluyorum.

Herkes yaşadıklarımızı, hangi şartlar altında nasıl muameleye maruz kaldığımızı hatırlıyor. Bunu haketmediğimizi, kimsenin bunu haketmediğini düşünüyor ve alınan bu karar karşısında yüreği ısınıyor.

Kırgınlığı soğuyor!

Birçok meslektaşım gibi, 20’li yaşlarının en başında mesleğe başlayan bizler, aslında toplumun gözü önünde yaşadık gençliğimizi, olgunlaştık… Şimdi orta yaşa doğru yine birlikte yürüyoruz.

Bir gazete sayfasından ya da televizyon ekranından bizi yüreğine alan binlerce kişi, karara alkış tuttu. Çünkü en başından hiç yakıştırmadı, hakkedilen bir muamele olduğunu düşünmedi.

Sanırım farklı düşünenlerin bile bir yerinden konuya ortak olmaya çalışmasının bir sebebi de budur.

Burası küçük bir ülke. Kimin ne olduğu, kim olduğu net!

Bu hafta boyunca farklı kanallara verdiğim röportajlarda, özellikle altını çizdiğim bir konu var;

Her egemen ülke giriş çıkışlarını özgürce düzenleme hakkına sahiptir. Ama bir başkasının demokratik hakkına helal getirmemek şartıyla!

Çünkü ülkeler bu uygulamayı toplumları için tehdit yaratabilecek suçlu kişilere uyguluyorlar.

Yönetimleri eleştiriyor, ya da eleştirme potansiyeli taşıyor ve farklı düşünüyor diye değil.

Son 5 yıldır uygulanan bu politika, birçok kişinin en yakın hissettiği coğrafyaya gitmemeyi seçmesine neden oldu.

Oysa eleştirdiğimiz, karşısına geçip sorular sorduğumuz, hatta bazılarımızın “düşman” taraf olarak tarif ettiği hiçbir Rum lider döneminde, Güney Kıbrıs’a geçerken en küçük bir tehdit hissetmiyor kimse.

Hiç hissetmedi! Geçemeyeceğini, geçişine izin verilmeyeceğini aklından geçirmedi.

Aynı düşünmediği için tehdit altında görmedi kendini.

Bu fark hayatidir.

Ve aslında meselenin tam özünü anlatır.