Yüzleş(ebil)me melekesi…

Çağıl Günalp

Yüzleşme melekesi, bugünün unutma konusunda yetkinleşmiş insanlarında/toplumlarında ne denli mümkündür? Dil-düşünce-duygu-tavır arasındaki sarsılmaz bağı göz önünde bulundurduğumuzda; başka bir dil yaratmadan, bir başka düşünce edimine ulaşmak, Birikim’de Süleyman Talay’ın altını çizdiği gibi yeni bir düşünce edimi olmadan da yüzleşebilmek ne denli olasıdır? Çok klişeleştirilmiş, içi boşaltılmış, derinliği alınmış bir tanım vardır; “yüzleşmeyen yozlaşır” diye. Peki, yozlaşmak yüzleşmemenin öznesi olduğu kadar nesnesi de değil midir? Yüzleşmeyen yozlaşırken, yozlaştıkça yüzleşmekten uzaklaşan insanların hüküm sürdüğü bir yaşam, karşımızda yok mudur?

Modern hayatın dayattığı yönelimleri, mental esareti, günümüz dogmalarını yıkmak için zaruri görülen yeni bir dil, yeni bir kültürel evrim olmadan Thomas Moore’un “ütopya”sına ulaşmak ne denli mümkündür?

Peki yüzleş(e)meyen ya da yüzleşmeyi bir yarayı sağaltmaktan ziyade kabuk bağlamış yarayı kaşımak ve(ya) kangrene dönüştürmek olarak algılayanlar, kendilerine resmi tarihin veya egemen sınıfın dayattığı/benimsettiği dogmalarını yıkabilirler mi? Yüzleşmeden, adalet nosyonuna sahip olunabilir mi? Adil veya eşit bir düzenden azade bir ‘iklim’, şiddetin meşru kılınacağı en uygun koşulu yaratmaz mı?

Yüzleş(e)memenin yarattığı konforun ‘orgazmı’ gözleri kamaştırıyor, anlık motivasyonlar ve tutarsızlık, hızlı ve tüketime sırtını yaslamış bugünkü yaşam prensiplerinin yakıtı oluyor… Bazen farkında olmadan, bazense farkında ama çaresiz biçimde gün be gün bayağı itkilerin, duygusal pornografinin çoğu zaman esiri bir gündeme angaje oluyor; “medeni insan”...

Evet, gayet açıktır ki şiddet, tahammülsüzlük bugünün dünya düzenine eklemlenmiştir. Krize girdiği durumlarda, kontrol edebileceği oranda suni krizler yaratma konusunda yetkinleşmiş egemen dünya düzeni; sorgulama, şüphe etme melekesini insanın kaybetmesini tahayyül eder. Tersine bir evrim gibi de adlandırılabilir bu durum… Şöyle ki; insan denen canlı, evrimi boyunca hep arayış içinde oldu. 4 ayaklı küçük bir hayvan iken; dinozorlardan nasıl korunacağını keşfetmek için beyni büyüdü, duyu organları gelişti. Ağaçtan ağaca sekerek yaşarken, kuraklık yaşanınca Homo Habilis olup iki ayağı ile yürümeye başladı. Homo Erectus iken vücut dili yetmedi, iletişim kurmak için ağzını kullanmaya çalıştı; ağız ve dil yapısı gelişti. Beyin daha çok büyüdü... Bugün, bu evrim geri sarmaya başladı... Konuş(a)mayan, dinle(ye)meyen, bilmeye cesaret edemeyen, farklı olanı yok etmeye veya yok saymaya programlanmış bir sürü "homo sapiens". En fenası, hareket halindeler ve her an her yerde karşımıza çıkabiliyor.

Şiddete meyilli, kolayca mobilize edilen güruh içerisinde kendini kolayca değerli addedebilen, kof ve gözbağcı bir yaşamın ekmeğini yeme, suyunu içme peşinde insanların sayısının her geçen gün daha arttığı bir garip çağ bu…   Uygarlık öncesi ihtiyacı olan ile yetinen, nesnenin nasıl göründüğü, ne kadar olduğu ve ne olduğu değil; işlevi ile ilgilenen doğa durumundaki insanın dünyevi olgular ile olan ilişkisinin mum ışığında arandığı bir çağ…

Sosyolojinin kurucusu olduğu kimi çevrelerce kabul edilen, teorileri bugün halen çok değerli olan, nedenselliği pusula kabul etmiş Ibn Haldun, coğrafyanın kader olduğuna inanır…

Evet, coğrafya kaderdir. Peki, belli coğrafyalarda yüzyıllardır hüküm süren ‘değerler manzumesi’ de ‘kader’ midir? Bu türden bir (kabulleniş) sinizm, konforun ta kendisi değil midir?

Açıktır, içerisinde bulunduğumuz coğrafya, türlü şiddetin yüzyıllardır hüküm sürdüğü, normalleştirildiği, egemenler veya emperyalist odaklar tarafından desteklendiği, sözde faili meçhul veya faili aşikâr cinayetlerin travmasının her köşe başında solunduğu bir kara parçası…

Faili meçhul veya belli şiddet olaylarının toplumsal bir meşruiyete dayandırıldığı, zaman zaman muktedirler tarafından yüceleştirildiği coğrafyalarla bakıldığında; YÜZLEŞME geçmişle hesaplaşmak, geçmişte yaratılan ve nesillerden nesillere aktarılan yaraların sağaltılması, aynı yaraların tekrarlanmaması ve ‘HAYIR’ denilebilmesi içindir.  Aklı-toleransı-empatiyi tüm değerlerden üstün tutmak, yeni bir söz söylemek, yeni bir dil yaratıp kültürel bir evrimin peşinde koşmanın en salih yolu belki böyle mümkün kılınabilir. Geçmişle yüzleşmemenin parolası ise yaşanan travmalarının/sorumlularının teşhir edilmesinden geçer… Halı altına süpürülen, yüzleşilmeyen tüm travmalar, bastırıldığı/üstü örtüldüğü yerden, belki bir başka biçimde, belki de hiç beklenmedik bir an’da kendini gösterecektir…

Türkiye’deki düşünce yazılarının en önemli isimlerinden Tanıl Bora’nın altını çizdiği gibi, her şeyin kolayca unutulması üzerine kurgulanmış, unutmanın teşvik edildiği bu çağda geçmişle yüzleşmek zor bir iş. Bora’nın ifade ettiği gibi özür dilemek halen çok zor, geçmişle yüzleşmek ve aynı zamanda hesaplaşmak ise mücadele gerektirir, emek ister… Acıların bir daha yaşanmaması için öfke seğirmelerinin, reaksiyonun yerini “nesnelliğin soğukluğu”, aklın pusulasının alması gerekir…

Hrant Dink’in eşi Rakel Dink’in, Hrant’ı son yolculuğuna uğurlarken okuduğu ‘Sevgiliye Mektup’ta söylediği gibi: “Bugün, sessizlik ile büyük bir ses yükselteceğiz. Bugün derinliklerin ışığa yükseldiği günün başlangıcıdır. Yaşı kaç olursa olsun; 17 veya 27, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten katil yaratan zihniyeti sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim…”

>>Bu yazı, sanatçı Sümer Erek’in Muharrem Özdemir anısında Brüksel’de düzenlediği  Yaşanmamış Günler (Unlived Days / Jours non Vécus ) isimli sergide yayınlanacak kitap için kaleme alınmıştır