1. YAZARLAR

  2. Konuk Yazar

  3. Doğuş Derya: Bir 20 Temmuz'un Ardından: "Kim İnsan Sayılır?"
Konuk Yazar

Konuk Yazar

Yazarın Tüm Yazıları >

Doğuş Derya: Bir 20 Temmuz'un Ardından: "Kim İnsan Sayılır?"

A+A-



dogus.jpg
Doğuş Derya

                Feminist düşünürlerinden Judith Butler "Kırılgan Hayat: Yasın ve Şiddetin Gücü" adlı kitabında yasın nasıl ayrımcı bir şekilde tahsis edildiğini anlatmış, iktidar eliyle oluşturulan yas hiyerarşisini problem ederek sormuştu: "Kim insan sayılır? Kimin yaşamı yaşam sayılır? Bir yaşamı yası tutulabilir kılan nedir?"… Bu sorulardan hareketle Butler, devletlerin "makbul yurttaş" sınırlarına giren kişilerin yaşamlarının, savaş güçlerinin harekete geçilirilmesini meşrulaştıran "koruma" söyleminde kurucu olarak nasıl kullanıldığını görünür kılıyordu. Koruma söylemi içinde nesneleştirilen "makbul yurttaşlar" aslında iktidar gücünü elinde bulunduranların kendi çıkar ilişkilerini inşa ettikleri bir söylemsel zeminden başka bir şey değildi. Adına konuşulan ve korunduğu söylenen yaşamlar, aslında korunmaması gereken ve yası tutulması gayri meşru olan yaşamları tanımlamanın, bu yaşamları "düşman öteki" olarak işaretleyip dışlamanın mekanizmaları olarak işlemekteydi.

                İşte bir 20 Temmuz'da daha "düşman"a karşı "kahraman biz" yeniden uygun adımlarla hayatımıza sokulurken, "Onlar" düştü aklıma…

                Kimdir peki "Onlar"?

Onlar "Diğerleridir". "Onlar" ile ilgili yas tutulamaz… "Onlar" yerinden edilmek suretiyle görünmez kılınanlardır… "Onlar" hikâyeleri, gözyaşları, çığlıkları, hatta isimleri ile kamusal alandan silinmesi gerekenlerdir… "Onlar" kendimizi "kahraman biz" olarak tanımlayabilmemiz için insan olduklarını unutup, atacağımız nutukların içinde eritmek zorunda olduğumuz yaşam öyküleridir. Butler'ın deyişi ile "kırılgan hayatlardır" onlar.

                Siyasal alanın belirlenebilmesi, kimin insan sayılıp kimin belleklerden süpürüleceğinin sınırlarının çizilmesi için icat edilmiş bir "kurucu dış"tır onlar. Ancak "Düşman Öteki" temsili içinde dondurduğumuzda rahat edebildiğimiz, bizi insanlıktan çıkaran şiddetin tahrip gücünü dışarıya atıp, kendimizi insan gibi hissetmeye devam edebilmemiz için gerekli olan bir nesneleştirmenin aracıdır onlar.

                 "Biz"  hepimiz olarak, "Onların" da, üzülünce ağladığını, sevinince güldüğünü, savaştan dolayı acı çektiğini, kayıp verince yas tuttuğunu, çocukları olduğu zaman onları sarmaladığını, öksüz kaldığı zaman ıssız hissettiğini, kayıp olan yakını gelir umuduyla yıllarca çalan her kapıya bir umutla koştuğunu, tecavüze uğradığı için senelerce kâbuslarından sıçrayarak uyandığını, evinden kovulduğu için göçmen olduğunu UNUTMAK ZORUNDAYIZ!

                Unutmazsak biz "BİZ" olamayız çünkü!

Unutmazsak, yerleştiğimiz ganimet evlerin içinde bir zamanlar hayat olduğu gelir aklımıza, hayalet gibi sarar bizi o evlerde yarım bırakılmış türküler…

Unutmak zorundayız, çünkü "kanla aldık" hamaseti içinde akan kanın bir zamanlar ekmek bölüştüğümüz komşumuza ait olduğu düşer ansızın hatırımıza.

 Hem unutmazsak, gönlümüz nasıl razı gelecek bir ülkenin gözyaşları üzerine kurulmuş törenleri bayram diye kutlamaya?

Hep beraber unutmak zorundayız! Hepimiz, elimizde bayraklar, sokaklarımızda resmigeçitler, gökyüzünde savaş uçakları ile bastırdığımız şiddeti kusmalı, ruhumuza sinmiş kesif barut kokusunu milli marşlarla savuşturmalıyız mutlaka. Erkekliğini militarist süngüler üzerinde yükselten siyasileri alkışlamalıyız topluca! Bir toplumun acısına ortak olup yas tutanları "vatan-millet" nutukları ile kovmalıyız sonra mesela.

Evet, evet unutmalıyız. Yoksa "insan" dediğimiz kendi suretimize nasıl bakacağız yüzümüzü kaçırdığımız aynada?

 

Bu yazı toplam 4038 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar