1. HABERLER

  2. DERGİLER

  3. Zen, İçtenlik ve Oturmanın Güçlükleri
Zen, İçtenlik ve Oturmanın Güçlükleri

Zen, İçtenlik ve Oturmanın Güçlükleri

Eğer bilgimiz olmazsa yok olacağımızdan korktuk. Unuttuk ki hiçbir şey bilmeyen her şeyin asıl özünü bilir. Hiçbir şey olmayan her şeyin asıl özünü olur.

A+A-

 

Yılmaz Akgünlü
yakgunlu@yahoo.com

Bu yazıyı okumadan önce iki kez düşünmeniz önerilir, çünkü yazı, sizi meditasyon denen sıkıcı ve yararsız bir şey yapmanız için teşvik edip aklınızı çelebilir.

Zor bir çağda yaşıyoruz, o kadar çok düşünce ve yaşam biçimiyle çevriliyiz ki, eğer bize sunulan modern yaşamdan tatminkar değilsek nasıl bir yol bulup da anlamlı ve yaşanmaya değer bir yaşam yaşayabileceğimizi kestirmemiz ve bu yolda istikrarlı bir biçimde yürümemiz pek de kolay değil. Bunun nedeni çoğu zaman çevremizdeki yaşam yolu seçeneklerinin içimizdeki boşluğu giderecek yeterli zenginliğe ve derinliğe sahip olmamasıdır. Binlerce yıllık emeklerle beslenmiş geleneksel yolların çoğu artık bizim için anlaşılmaz hale gelmişlerdir, ya da anlaşılsalar da onları uygulayabilecek ortama ve desteğe sahip değilizdir.

Belki de bu nedenle son yıllarda Batı felsefelerinde, ideoloji ve yaşam biçimlerinde aradıkları bütünselliği bulamayanlar, Doğu’nun bilgeliklerinin kristalize olmuş bir biçimi olan Zen bilgeliğini keşfetmeye çalışıyorlar. Ancak Zen Budizmi hakkını vererek anlamak ve uygulayabilmek Batı zihniyle yetişmiş bizler için çok da kolay görünmüyor. Bunun başlıca nedeni Zen’in özünün herhangi bir felsefe ya da teoriden oluşmaması. Tabii ki Zen, GERÇEĞİ işaret eden sözcükler kullanıyor, ama bu sözcükler biz o gerçeğin yolunda yürümedikçe çok bir şey ifade etmiyor. Batı eğitimini almış insanların öğrendiği en temel gerçek, insanın düşünen bir varlık olduğu ve yaşamın düşüncelerle ve tartışmalarla kavranabileceğidir. Bu nedenle bizler gerçekle düşünceleri birbirine karıştırıp düşünceyi gerçeğin kendisi zannediyoruz. Bu genel anlamda evrensel, soyut gerçeklik için değil, yaşamın bütün canlılığı için geçerli. Capcanlı, kabına sığmaz yaşamın/gerçeğin üstünü toplumsal doğrular, yaşam öğretileri, fikirler, ideolojiler ve sonu gelmez tartışmalarla örtüyoruz. Böylece gerçeği değil onun bir kopyasını her gün aynı şekilde yaşıyoruz. Bu bize güvenli ama ölü bir varoluş sunan zavallı bir kaçış. Düşünce ve ideolojilerden oluşan kalemizde güvenlik içinde dünyaya bakıyoruz ama gördüğümüz, evimizin duvarına astığımız bir resim gibi hep aynı. Bu sıkıcı resim de ruhumuzu, zihnimizi ve bedenimizi besleyemiyor.

Eğer yaşamın anlamını ciddi bir şekilde arıyorsak, düşüncelerin bizi tatmin etmediği ve ruhumuzun bu kıskaçta boğulduğunu hissettiğimiz bir an mutlaka gelir. Öylesine önemli ve büyük sorularla yüzleşmemiz gerekir ki, bu sorulara aklımız asla yeterli bir tatmin oluşturan ve bütün şüphelerimizi giderebilen bir cevap bulamaz. D.T. Suzuki’nin çok güzel ifade ettiği gibi, aklımız soruları ortaya atıyor ama iş cevapları bulmaya gelince yetersiz kalıp bir kenara çekiliyor. Suzuki’ye göre aklın bir suçu yok, sadece cevapları bulmaya yeterli değil akıl. Ve bu nedenle de akıldan daha üstün yetilerimizi devreye sokmaya gereksinimimiz vardır.

Sorulara cevap bulamamamızdan daha da acı olan insanların çok büyük bir çoğunluğunun bütün şüphelerimizi giderecek bir cevabın olduğu konusundaki uzlaşmaz inançsızlıklarıdır.  Şüphe yumakları, çaresizlik ve tatminsizlikle yaşamaya o kadar alışmışız ki bunların kesin olarak bitebileceği bir dönüşüm yaşayabileceğimize, ya da en azından mutsuz ve anlamdan yoksun hayatımızın her gün daha anlamlı ve yaşanır hale gelebileceğine inanmayız. Yanılgıların ağırlığıyla duvarlarımız kalınlaşmıştır ve ışığın içeri girmesi de imkansız hale gelmiştir.

Kafamızda ortaya çıkan ve çaresizlik uyandıran şüpheler, kuruntular, düşünce öbekleri zihnimizin baş belalarıdır ama onları kovamayız da çünkü onlar aynı zamanda yaşamımızın günbegün kötüye gittiğini haber veren mektuplardan oluşmuş bir yığın gibidir. Bu şüphe ve kuruntuların varlığının da bir anlamı olduğunu düşünürüz. Duyarlı insanlar bu yüzden onları kestirip de atamıyorlar. Neden bu dünyada varız ve neden geldiğimiz gibi gideceğiz? Bu yaşam acılarla dolu bir cehennem mi? Yoksa yaşam içinde çok büyük bir giz taşıyan bir hediye mi? O keşfetmemiz gereken bir hazine mi? Yoksa maddenin etkileşimleri sonucu oluşmuş anlamsız bir tesadüf mü? Bize bir özgür irade verildi mi? Verildiyse bunu kim verdi? Doğa mı Tanrı mı? Peki Doğa ya da Tanrı nereden ortaya çıktı? gibi sorularla yüzleşmek durumundayız.

Bu kadar felsefi düşünmeyenler ise nasıl insanlar olduklarını, mutlu ve iyi olmak için neler yapmaları gerektiğini, neden hep aksiliklerin onları bulduğunu ve neden öfkelerine hakim olamadıklarını vs. düşünebilirler.

Sorduğumuz sorular her ne olursa olsun yaşamdan vazgeçemiyoruz. Bazıları bu sorulara cevap bulma serüveninde meraklarını bileyerek ve bütün acılarına rağmen yaşamın mucizevi güzelliğini daha çok hissetmekle yollarına ağır aksak devam ediyor. Bazıları bu sorulara artık gözleri ve kulakları kapalı günlük yaşamın telaşına kendilerini kaptırıp umutsuzluklarını gizleyerek yaşamaya çalışıyor. Aslında çoğu insan bu iki tavırdan birine daha yakın olsa da, ikisi arasında değişen oranlarda gidip geliyor.

Kendini Nesne Yapmanın Kolaycılığı

Bizler en temelde kim olduğumuz sorusunun cevabını bulmak istiyoruz. Ancak bu yolda ilk büyük tehlike, kendimizi o ya da bu şeye indirgememizdir, kendimizi nesneleştirmemizdir. Kendimizi belirli toplumsal rollerle tanımlanmış varlıklar olarak kabul ediyoruz, anne baba, öğretmen, sanatçı, arkadaş, Türk ya da kadın, erkek gibi sıfatlarla kendi kimliğimizi oluşturunca bunun mutlulukla yaşamak için yeterli olacağını sanıyoruz. Peki ben bunlardan oluşuyorsam, Onlar kim? Kim o yaşlı adam, hasta çocuk, acı çeken veya cehalet ve yoksulluk içinde yaşayan insanlar? Neden ben onlar değilim? Ve neden onların acıları, sorunları benden bu kadar uzakta? Kendi benlik alanımı o kadar daraltıyorum ki sadece kendi dünyama ve sorunlarıma gömülüp başkalarını görmezden gelerek ve onların “ben” olmadığını düşünerek yaşamaya çalışıyorum. Oysa ki ne zaman onlar “ben” olmadılar? Hatırlıyor musunuz? Gördüğünüz her varlıkla dolaysız bir bütünleşme yaşayan tarafınızı hatırlıyor musunuz? Gülen çocukla gülen, ağlayan umutsuz insanla ağlayan kişi olduğunuzu. Ve siz kendiniz güldüğünüzde de sadece ve sadece güldüğünüz, ağladığınızda sadece ağladığınız zamanları hatırlıyor musunuz? Dünyada tek siz gülermiş gibi bütün varlığınızla güldüğünüz, ağlayıp üzülmekten başka bir şey yokmuş gibi tam olarak ağladığınız ve bu gözyaşı seli içerisinde kalbinizde sevincin ve umudun çiçeklerinin açtığını gördüğünüz zamanları hatırlıyor musunuz? Gördüğünüz her varlık,  her insan, her ağaç, her çiçek, her bulut hatta her taş parçası karşısında sevinç duyduğumuz günleri hatırlıyor musunuz? O zamanlar kim olduğunuzu bilmeye çalışmazdınız, çünkü olduğunuz şey neyse oydunuz ve bunun dışına çıkıp işte ben buyum demezdiniz.

Ve sonra bir gün geldi ve dediler ki, artık herkesle bütün olma, sen erkeksin kadınlarla bütün olma, kadınsın erkeklerle bütün olma, Türksün Avrupayla bütün olma, Müslümansın Hristiyanlarla bütün olma. Sen insansın taşla bütün olma, düşünüyorsun kuşlarla kedilerle bütün olma, canlısın ölülerle bütün olma. Sen bu dünyanın hakimi yüce akıllı insansın, diğer aşağı varlıkları, bitkileri, hayvanları ve maddeyi yönet. Onların üstündesin sakın onlara tabii olma. Sen yüce ve her şeyden azade bir ruhsun dünyanın tozuyla bütün olma. Var ol yok olma dediler.

İşte o günden sonra korkmaya başladık; var olduğumuz için yok olmaktan. Oysa ki bir zamanlar yoktuk, nasıl yokluktan geldiğimizi ve yokluğa döneceğimizi unuttuk. Yokluğun sonsuz gizemini ve azametli boyun eğdiren gücünü unuttuk. Türk olduğumuz için başka milletlerden, erkek olduğumuz için kadınlardan, kadın olduğumuz için de erkeklerden korkmaya başladık. Bildiklerimize tutunduğumuz için bilgi-olmayandan korktuk. Eğer bilgimiz olmazsa yok olacağımızdan korktuk. Unuttuk ki hiçbir şey bilmeyen her şeyin asıl özünü bilir. Hiçbir şey olmayan her şeyin asıl özünü olur.

Kim olduğumuz sorusunun cevabını verirken kendimizi bir şeylere indirgememizin yaşamımızı nasıl daralttığını ve oyun alanımızı nasıl elimizden aldığını, çevremizi korktuğumuz ve yabancısı olduğumuz sonsuz şeyle doldurduğumuzu gördük. İçtenlikle bakan herkesin bu gerçeği göreceğine inanıyorum. Şimdi dünyadan ve kendinden bu kadar yabancı ve uzak hale gelen özümüzü, bilinen dünyanın güvenli dört duvarlarından kurtarıp onu doya doya nasıl tekrar yaşayabileceğimizi tartışalım. Nasıl olacak da kendimizi nesne haline getirmenin kolaycılığından kurtulabileceğiz?

Sahte Benliğin Yapısökümü

Bizi boğan bu kimliğimizi, yaşamımız ve benliğimiz dediğimiz bu öğrenilmiş kabusu nasıl yapısökümüne tabii tutabileceğiz? Bu çok zor işi nasıl başaracağız? Tabii ki ilk akla gelen soru bunu gerçekten ister miyiz sorusudur. Ve bunu istesek de bunu başarmak için yapabileceklerimizi yapabilir miyiz? Ne gibi bedeller ödememiz gerekir? Mesele şu ki kimse bedel ödemek istemiyor, bildiğimiz ve alıştığımız gibi yaşamaya devam etmeyi kolay buluyoruz, böyle olunca da sorunu çözmeyi erteledikçe erteliyoruz. İnsanlar kendilerine zaman ayırmıyorlar ve asıl doğaları olan hiçlikle yüzleşmekten büyük bir korkuyla kaçıyorlar. Bu temelde bir içtenlik meselesi. İçten olmak sade bir biçimde kendini yaşamak demek değil mi? Kendimize karşı içten olmazsak, tam önümüzde duran şu sonsuz evreni olduğu gibi görüp her an onun tadını çıkarabilir miyiz? Evrenin özü olan kalbimize açık olmak sonsuz benliğimize açık olmak demektir.

Oturmanın Zorlukları

Zen ustasının dediği gibi Zen kendine karşı içten olmaktır. Zen’in kendimize karşı içten olmak için önerdiği şey çok basit: Sadece oturmak. Elbette Batılı bir zihin için bu kesinlikle anlaşılmaz bir şeydir. Bir insan nasıl sadece oturarak esenliğe, bilgeliğe erişebilir? Bilgeliğe ermek için insanın yüzlerce kitap okuması, öğretmenlerle çalışması, psikanalizden geçmesi, çocukluğunu çözümlemesi, sanat ve kültürle uğraşması gerekmez mi? Elbette bütün bunları yapmanın çok büyük değeri vardır. Ancak Zen der ki, biz yanlış insanlarsak yaptığımız her şey de yanlış olacaktır. Kendi zihnine sahip olmayan, kendini olduğu gibi göremeyen bir zihin ne okuduğunu anlar, ne de yaptığı işte hakiki bir varlık gösterebilir. O halde her şeyden önce işe kendimle başlamalıyım. Kendi kendiyle dolup taşan, baktığı her şeyi dönüştürebilen, ejderha kanatlarıyla uçarken isteklerini alt ederek kendine hakim olabilen, evrenin kendine sunduğu bütün güçleri ve olanakları kullanabilen biri olmadan gerçek anlamda bir sanatçı, bir bilge ya da bir yaşam ustası olunabilir mi? Zen buna istenç diyor, hepimizin varlığının merkezinden dışarıya doğru fışkıran ve evrenin en gizli güçleriyle bağlantı kuran bir güç. Bu doğrudan doğruya “olmanın” verdiği bir güç. İşte bu nedenle bize gereken “sadece oturmak” tır. Sözcükleri aşıp her an yaşamın özünü tatmanın, kendi bilgeliğini keşfetmenin başka bir yolu var mı?

Peki neden zordur oturmak? Neler olur oturduğumuzda? Çağımızda zazen yapmayı yani “sadece oturmayı” deneyen birçok kişi bunu inanılmaz ölçüde zor bulur. Sağlığınız ve direnciniz yeterli olsa ve dimdik uzun süre durabilseniz de, ilk anda birçok düşüncenin kafanıza ulaşmasıyla duruşunuzu kaybedersiniz, solunumunuza odaklanamazsınız. Bir süre sonra sakinleşseniz ve düşünceleriniz azalsa da bu şekilde oturmakta bir anlam bulamazsınız. Zihniniz kendine oyalanacak birçok şey bulur. Gündelik yaşamına dalar, planlar yapar, insanlarla ilişkilerini düşünür, ya da kendini bin bir türlü başka düşüncelerin içinde kaybolmuş bulur. O zaman oturduğumuzu sansak da gerçek anlamda oturmuş olmayız. Kendimizi meditasyon yaptırdığımıza inandırmış oluruz ama yapmamış oluruz. Peki kim bilecek gerçekten “oturmuş” olduğumuzu, iyi oturmanın bir ölçütü var mıdır? Bu konuyu tartışmadan önce meditasyon yapmayı neden zor bulduğumuzu ya da başaramadığımızı irdeleyelim.

Aslında zazen yaparken yaşadığımız her şey kişiliğimizin doğrudan bir yansımasıdır. Orada bütün zayıflıklarımız, güçsüz yönlerimiz açığa çıkar. Zazen yaparken olabileceğimiz en gerçek şey oluruz, çünkü orada benden başka bir şey yoktur. Oturdum ve sadece ben varım. Kendimle baş başayım, sıkılıyorsam ben sıkıcıyım, neşeliysem benden başka bir şey yok neşeli olan. Düşüncelerimi aşabilir ve benliğimdeki kısıtlamaları yıkabilirsem özgürlüğü ve sonsuzluğu tadacak olan benim. Zazen sırasında doğrudan yaşama açığım, eğer zihnimdeki bulutları dağıtabilirsem olabileceğim şeylerin sınırı yoktur. O halde zazen kendimle ilgili yüzleşebileceğim her şeyin en doğrudan şekilde yüzüme çarptığı eylemsiz bir eylem, kendime tuttuğum aynadır.

Zazenin zorluğu onun “bir şey” olmamasından kaynaklanmaktadır. O bir şey değildir, ama hiçbir şey de değildir. Yaşantımın diğer eylemlerinin sahip olduğu türden bir amacı yoktur. Kültürümüzde yaşamımdaki birçok şeyin oldukları hal kendilerinden başka bir şeyle belirlenmiş ve sınırlandırılmıştır. Bu çağda hiçbir şey kendisi değildir, her şey kendisinden başka bir şeydir. Oysa zazen kendisinden başka bir şey değildir, çünkü zazen gündelik pratik bir göndereni olmayan bir göstergedir. Günlük yaşamımda işe giderim çünkü para kazanmam gerekir, yemek yerim çünkü açımdır, sohbet ederim çünkü canım sıkılmıştır.

Birşeyin kendisinden başka bir şey olması, ekstra bir yararlılık ya da özbilinçlikle yapılması o şeyin hiç yapılmamış olması demektir. Çünkü o şey kendisinden başka bir şeye dönüşür, örneğin bir şeyi amaçlılıkla ve özbilinçlilikle yaptığımızda yemek yemeyiz besleniriz, sohbet etmeyiz onun yerine ya düşüncelerimizin propagandasını yaparız ya da gevezelik ederiz. Yürümeyiz bir yerden bir yere gideriz, sevişmeyiz seks yaparız. Tartışmayız üste çıkmaya çalışırız, sevmeyiz hükmederiz. Ne yazık ki bu tutum bütün yaşamımıza yayılmıştır ve bizler de kendiliğindenliğin akıcı ve yaratıcı ruhunu kaybetmişizdir. Yaşamımız anlam ve bütünlükle akamaz, parça parça eylemler aklımızın uygun ve yararlı bulduğu amaçlarla gerçekleştirilir. Keşif, hayranlık, gizem, derinlik gibi deneyimlerden mahrum kalırız.

İşte zazenin son derece zor olmasının nedeni sadece kendisi için yapılmasındaki zorluktur. Çünkü biz hiçbir eylemi kendisi için yapmamayı benimseyen bir kültürün çocuklarıyız. Her şeyi ve herkesi araç haline getirerek, bütün dünyayı yararlı nesne ve etkinliklere bölen sistem böylece mutlu olmamız için sürekli sıkılmamızı, ona bağımlı olmamızı ve sürekli tüketmemizi temin etmiş olur. Sokaklarda keyifle dolaşıp yürümek yerine sağlık için saatle ölçülen bir süre boyunca zorunlu yürüyüş yaparız, sevdiğimiz şeyi yaparak yeterince para kazanıp yaşamdan keyif almak yerine sevmediğimiz işi yaparak daha çok para kazanır ve ruhumuzu satmanın mutsuzluğuyla yaşarız. Daha zengin ama daha mutsuzuz. Kendi kalbimizin isteklerine göre değil, olması gerekenlere göre davranarak kendimizi ve çevremizdekileri kendi hakiki varlığımızdan mahrum bırakırız. Böyle yaşamaya alışmış bizler için zazen yapmak, bir de bunu günde iki kez yapabilmek neredeyse imkansızdır. Zazen yaparak boş boş oturmak yerine tv seyredebilir, bir arkadaşımızla gevezelik edebilir, daha çok para kazanabilir ya da bir işimizi bitirebiliriz. Boş boş oturanın kınandığı bir toplumda yaşıyoruz. Yaşıyorsan işe yarar olacaksın deniyor bizlere.

Kendisi İçin Eylem

Zazen yapmanın bir başka zorluğu onunla ulaşabileceğimiz son bir durağın olmamasıdır, o bitmeyen bir yolculuktur eğer olsaydı o zazen olmazdı. Bunu anlamak ya da kabullenmek o kadar zor ki, neredeyse aklımızın bu gerçeği asla benimsemeyeceğini söyleyebiliriz. Sonsuza kadar büyüyen bir varlık olduğunuzu ve bu büyümenin farkındalığınızın topyekün ve sürekli açılımıyla sürdüğünü düşünün. Bu durumda zazeniniz, yani tam farkındalık içinde yaşamanız son bulur muydu? Her ne kadar sonsuza kadar büyüyecek olsak da bunu aklımızla bilmiyoruz, sadece hayal edebiliyor ya da sezebiliyoruz. Bunu bilmiyoruz çünkü bu bir bilgi değil ve dünyayı aklımızın süzgeçleriyle görebildiğimiz için sonsuz aydınlanmayı da kavrayamıyoruz. Onu neyle kavrayacağımızı bilmiyoruz. İşte bu yüzden zazene ihtiyaç duyuyoruz. Zazen beden ve zihin ayrımını aşarak, ikilemlerin ötesinden bakabilmemizi sağlayacak tek araç. Zazen bizzat benim, benim oturmam, benim evren olmam, o bir yöntem ya da teknik değil. O benim. Zazen sırasında,  nefesimize ve çevremize odaklanırken düşünceler yoluyla bizi kontrol altında tutmaya çalışan aklımızın hapishanesinden nöbetçiye yakalanmadan sıvışmaya çalışıyoruz. Bunu düşüncelere kapılmadan, ona karşı da gelmeden başarmaya çalışıyoruz, düşüncelerimizi bastırmıyoruz, onların sadece gelip geçen düşünceler olduklarını fark etmeye çalışıyoruz. Ve düşünceler sürerken göz ucuyla sonsuzluktan gelen şeyleri yakalıyoruz. Kaba ve ikici zihnimizi o kadar ince, açık ve yumuşak hale getiriyoruz ki, o sonsuz ışıkların ötesinden gelen karanlığı görebilsin, bedenimizde, çevremizde zaman yaratıldığından beri hiç eksilmeden duran varlığı görsün, bizzat o olduğunu kavrasın. Sat-Cit-Ananda olsun. Sat-cit-ananda, yani “oluş-bilinç-mükemmel mutluluk”. Özvarlığımızın üç ayrılmaz niteliği.

Ancak her ne kadar sonsuz varlığımızın eylemi olsa da bu yaşamımızdaki zorlukları ortadan kaldırmaz, bu yüzden sürekli zazen uygulamak ve bunu günlük yaşamın ustaları olana dek sürdürmek şart. Gökyüzü kocaman, engin bir boşluk olsa da biz bu dünyada yaşıyoruz aynı zamanda. Tozun toprağın içinde debeleniyoruz, sonra bir de üstümüze sağanak yağmurlar boşalıyor. Her tarafımız çamur oluyor, bu yapış yapış hareket etmemizi engelleyen çamurdan temiz, sıcak bir suyla yıkanarak arınmaya ihtiyacımız var.

Gerçek Gizlenir

Sorgulanmayan yaşam yaşanmaya değmez demiş Sokrates. Her sağlıklı insanın içindeki en temel dürtü yaşamın, ya da yaşamının anlamını bulmaktır. Ancak bulunduğu zaman biten bir anlam arayışı gerçek bir tatmine götürmez bizi. Yaşamın anlamını en derinden bulsak bile gene de onu daha da yetkin bir şekilde aramaya ve bulmaya devam edeceğiz. Yaşamımızın anlamı sadece keşfedilecek bir şey değil, aynı zamanda keşfederken de yaratılacak bir şey. Yaşamın anlamının üzerine eğilip derinlemesine onu ararken kendimiz dediğimiz gizemli bilmeceyi de sımsıkı sarma imkanı buluyoruz. Bu gizemli bilmece öylesine sonsuz bir güzelliğe, yaratıcılığa ve güce sahip ki ona biraz olsun yaklaşmak bile çok büyük bir mutluluk veriyor. Ortega Gasset’in Sistem Olarak Tarih kitabında vurguladığı gibi:

Herakleitos uyarmıştı: Gerçek gizlenmekten hoşlanır. İlk bakışta evren sürekli bir karnavaldır. Maskeler sarmıştır çevremizi. Ağaçlar ormanı görmemizi engeller, yapraklar ağacı görmemizi, bu böyle sürer gider. Varlık, şeyin kendisi, özü gereği gizli olandır, örtülü olandır, maskeli süvaridir. Onu gizlendiği maskelerin altında bulup çıkarmamızı sağlayan işleme “gerçekliğini belirlemek”, irdelemek deriz.”

Ancak şöyle bir sorunumuz var. Bu gizemli varlık, asıl hakiki özüm kendini öyle her yerde ve her zaman açığa vurmuyor. O en gizli, karanlık ve hiç akla hayale gelmeyen yerlerde saklanıyor. Kalabalıkta, gürültüde, kaba düşüncede, yüzeysel ortamlarda ortadan kayboluyor. O kimsecikler ortada olmadığında ve biz de yüzeysel günlük düşüncelerimizden uzaklaşıp kendimizle samimi bir ilişki içine girmek istediğimizde ortaya çıkıyor. Bedenimiz sakin olmalı, karnımız tok olmalı, gündelik işlerimizi az çok yoluna koymuş ve bir köşeye çekilip kendimizle baş başa kalmış olmalıyız. İşte zazen yapmamızın sağlayabileceği şey de bu kendimizle baş başa kalabilme, kendimize karşı içten olabilmenin en temel koşullarını yaratabilmesidir. Şu yaşamımız dediğimiz koşturmacaya o kadar dalıyoruz ki, içimizde bizi özlemle bekleyen sevgilimize hiç zaman ayırmıyoruz. Ancak o sevgili, benim kalbim, benim özüm. Bu nedenle de o ilgilenilmeyi, hissedilmeyi bekliyorsa, bu benim hissimdir. Büyük bir aptallıkla ihanet ettiğim, görmezden geldiğim şey benim ta kendimden başka bir şey değil. Kendi özümün mucizevi tadını bu akşam, ya da sabahın bu sessiz saatinde bulsam da yarın gene kaybedeceğime hiç şüphe yok. Elbette bu kaybedişler de kaçınılmaz, çünkü bir dünyada yaşıyoruz ve bu dünyayla mücadeleden kaçamıyoruz. Ama gene de ne kadar sıklıkla kendimizi ziyaret edersek, bu ziyaretin bize tutacağı ışık, günlük yaşantımıza ve sevdiklerimize yapacağı katkı da o denli güçlü olacaktır. Çoğu insan kendisiyle bu içten buluşmaları yapmadığı için, bütün yaşamı boyunca kendisine ve çevresine küsmüş ve sevgisizlik içinde yaşamaktadır.

Bu yüzden yüzeysel ve biçimsel her şeyi unutmaya çalışarak oturmak, öyle pasif bir tutumla değil, bütün uyanıklığımız, varlığımızın bütün gücüyle oturmak, yok olmakla var olmak arasındaki ölüm kalım meselesi bir savaştır.

 

 

Bu haber toplam 1141 defa okunmuştur
Gaile 449. Sayısı

Gaile 449. Sayısı

Önceki ve Sonraki Haberler