1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Zamanın Dili
Zamanın Dili

Zamanın Dili

Bir ruhu olduğu gibi, bir de dili vardır zamanın. Belli bir zaman diliminde yaşayan insanın, kendini zamanının ruhundan ve dilinden arındırması kolay değildir. Şairseniz, o ruh ve dil bir yerlerden gelir, dizelerinize bulaşır, şiirinizi kendine benzetir.

A+A-

 

 

Bir ruhu olduğu gibi, bir de dili vardır zamanın. Belli bir zaman diliminde yaşayan insanın, kendini zamanının ruhundan ve dilinden arındırması kolay değildir. Şairseniz, o ruh ve dil bir yerlerden gelir, dizelerinize bulaşır, şiirinizi kendine benzetir. Memnun değilseniz yaşadığınız zaman diliminden, bu elbette kötü bir şeydir. Şairi üzer, bozar, hatta kendinden öncekiler karşısında mahcup kılar.

Bu mahcubiyeti en iyi anlatan şiirlerden biri Birhan Keskin’e aittir:

  

“Ben bir Divan şairi değilim ki sevgilim

Sana bercesteler düzeyim

Yine de giderayak, gözlerine, ellerine, ayaklarına

Tutulmuşluğumu herkes bilsin isterim.

Ben bu çıldırmış vaktin, bu yılan zamanının

Paramparça edilmiş şairiyim. Ne diyeyim!”

 

Şair, belli ki içinde yaşadığı zamandan hiç de hoşnut değildir. O, bu yılan ve yalan zamanların, çıldırmış, ruhunu bir yerlerde çaldırmış vaktin şairidir. Böyle berbat bir vakitte yazdığı dizelerin Divan şairlerinin bercestelerinin (sanat değeri yüksek dizelerinin) yanından bile geçemeyeceği kanaatindedir.

Oysa, bence Şair, tevazu göstermektedir. Elbette zamanın ruhu ve dili şiirini etkilemektedir. Ama O, aslında, bu zaman içre olsa da, ondan koparmayı başardığı, tamamen kendine ait kıldığı bir zamanda yaşamakta, o zamanın ruhunu kendi derinlerinden bulup çıkardığı ruhla alt etmektedir.

 

Herkesin bir feride’si vardır ben bilmez miyim

herkesin bir ayakkabısı gibi bir de şarkısı

herkesin bir kimsesi vardır ben bilmez miyim

bir de kimsesizliği

 

der Yılmaz Odabaşı o muhteşem şiirinde. Herkesin, herkese giderek daha çok benzediği bu yalan zamanlarda, elbette kolay değildir tamamen kendin olmak. Ama Keskin’in şiirlerinin tamamen kendine ait bir ruhu ve dili vardır; ben bilmez miyim? Bir de zamanın ruhuna ve diline karşı bir direngenliği.

Kendisi, tevazu gösterip koparsa da şiirini Divan şiirinden, bir de ruh ve dil ikizliği vardır şiirinin eski şiirle. Bunu ilk bakışta görmek belki kolay değildir. Sevgilinin gözlerine, ellerine, ayaklarına tutulduğunu âlemlere ilan ettiği dizesi, cânını cânâne vermekten dem vuran Fuzûli’nin beyitlerinden çok uzaklarda durur gibidir. Oysa,

 

Cânı cânâne vermedür kemâli âşıkın

Vermeyen cânı itiraf etmek gerek noksânına

 

diyen Fuzûli’ye, “bir nefeslik can kalsaydı sana üflerdim canımdan” diyerek nazire yapan Keskin’den başkası değildir.

Aras, Susam ve Koçak, çok güzel çözümlerler Fuzûli’nin beyitini: “Fuzûli, cânânına cânını veremeyecek kadar kendine bağlı, kendini yücelten, üstün görenin âşıklığından şüpheye düşer, zira bu, aşk mertebesinde olgunlaşmamışlıktır, aşkın ve âşıkın olamamışlığıdır. Kişi cânını vermekle eksilmez; asıl eksiklik, bu olgunluğa erişememişliktir. Âşıkın arzuladığı nesneye verdiği değerin, tutkunun eksikliğidir”.[1]

Tasavvuf’taki pervane benzetmesini hatırlatır beyit. Pervane mumun ateşinin etrafında dönmekte, o ateşe dokunup yanmayı, ona karışmayı, onda kaybolmayı, onunla bir olmayı hayal etmektedir.

Elbette içinde yaşadığımız zaman diliminin ruhu müsait değildir cânı cânâne vermekten bahsetmeye. Kendini aşkta yok edenlerin değil, abartanların, dünyanın merkezinde görenlerin, yüceltenlerin, egosunu yere göğe sığdıramayanların zamanlarıdır içinde yaşamak zorunda kaldığımız. Cânını cânâne vermeye kalkacak kadar sevmeyi becerenlerin, “bir nefeslik can kalsaydı sana üflerdim canımdan” diyenlerin bu yalan zamanlarda yeri yoktur.

Ama “şair” diye, tam da bu zamanın dışında bir zamana, onun ruhunun dışında bir ruha, dilinden farklı bir dile sahip olana denmez mi zaten? İlk bakışta asla benzemezmiş gibi görünse de söyledikleri, Fuzûli ve Keskin, “o yekpâre geniş anın parçalanmaz akışı”nda bir yerlerde birlikte akmaktadırlar.

Hülasa, bütün mesele, kendine ait bir zamana, belki zamansızlığa sahip olmaktır. Zamanın ruhuna ve diline yenilmek, onun tahakkümü altına girmek, vasata yerleşmekten başka bir şey değildir. Oysa o güzel sözde dendiği gibi, hayat vasatta mümkün olsa da, güzellik vasatın dışında bir yerlerde gizlidir.

 

 



[1] Makbule Aras-Asuman Susam-Melike Koçak, 99 Beyit –Divan Şiirinden Beyitler ve Çözümlemeleri-, İstanbul, Can Yayınları, 2008.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1116 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler