1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Yurttaşını Yaratamayan Cumhuriyet! -1-
Yurttaşını Yaratamayan Cumhuriyet!  -1-

Yurttaşını Yaratamayan Cumhuriyet! -1-

Güven Uludağ: 1960 öncesinin herhangi bir günü. Lefkoşa sokakları insan kaynıyor. Tamamına yakını erkek. Çocuklar da var. Öğrenciler... Ve, çok çok az sayıda kadın. Dünyayı erkekler yıkıyor yine. Ellerinde bayraklar. Sloganlar ve pankartlar

A+A-

 

 

Vamık Volkan’ın eleştirileri ve...

 

Yurttaşını Yaratamayan Cumhuriyet!  -1-

 

Güven Uludağ

uludag1964@yahoo.com.tr

 

1960 öncesinin herhangi bir günü. Lefkoşa sokakları insan kaynıyor. Tamamına yakını erkek. Çocuklar da var. Öğrenciler... Ve, çok çok az sayıda kadın. Dünyayı erkekler yıkıyor yine.  Ellerinde bayraklar. Sloganlar ve pankartlar. Bazıları Türkçe, bazıları Yunanca. Birileri Enosis, birileri Taksim talep ediyor. Ölüm var sloganlarında. Ya Öleceğiz Ya Böleceğiz/Ya Taksim Ya Ölüm, Kıbrıs Yunandır, Kıbrıs Türktür, Ölüme Kadar Enosis vs.vs. vs. Bir grup adam... Ellerinde nacaklar. Dönemin en etkili gazetesi Nacak’ın, “Her eve bir Nacak” sloganından mı etkilendiler bilinmez ama “Vatandaş: Türkçe Konuş”  kampanyalarından etkilenmedikleri gibi, “Aranan Genç” Celal Hordan ve onun yıldırım ekibinin hışmına da uğramamışlar daha. Var güçleri ile bağırıyorlar... “Eimaste Turkus, eimaste Turkus”.../ Türk'üz, Türk'üz.

 Çocukluk yıllarımdan başlayarak dedemle iletişim kurduğum dil Rumcaydı. Beni de, çocuklarımı da, “manamu do yokka mou” diye sevdi hep.  Onun dik duruşunu/fiziksel olarak hatırlamam. Buronun/Boronun üzerindeki bir fotoğrafında,  dimdik bir adam gördüğümde çok şaşırmıştım. Tarla ve çabba, onu iki kat yapmıştı. En rahat iletişim kurduğu anlar, sandalyede oturduğu anlardı. Yüzümüze rahatça bakabilirdi o anlarda. O haliyle bile ne tarlasından, ne çabbasından vazgeçmişti. Belki de, o da vardı Lefkoşa sokaklarında “eimaste Turkus” diye bağıranlar arasında.

Milletlerin oluşum süreci sırasında, aynı coğrafyanın farklı şehir ve köylerinde yaşayan birbirinden farklı özelliklere sahip insanlar,  bir araya gelip tek bir toplumun üyesi olduklarında, özellikle de ilk başlarda,  çok doğaldır ki kendilerine yabancı gelebilecek yaşam tarzları ile de karşılaştılar. Ancak milli bağ, çoğunlukla farklı yaşam tarzlarına duyulan tepkiyi yenerek,  kendilerini aynı toplumun parçası olarak görmelerini sağladı. Milletin ilk oluşum sürecinin tamamlanmasından sonra, egemen grubun sahip olduğu tüm özellikleri taşıyan /dil, din, kültür/ homojen bir millet yaratılması ana hedef, bu hedef için de her türlü baskı, şiddet, sürgün, katliam ve hatta soykırımlar olağan hale geldi. Tarih bu örneklerin yaşandığı coğrafyalarla doludur. Miting alanlarında “Eimaste Turkus” diye bağıran insanlara,  o günlerde gösterilen hoşgörü, bir süre sonra yerini önce “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyalarına, sonra para cezaları ve sonraları da şiddetle kendini gösteren, Türkiye’nin parçası Kıbrıs’ta yaşayan, homojen bir Türk milleti yaratma çabalarına bıraktı. Ve bu acılı süreç de, Kıbrıslıtürklerin yaşanmışlıkları arasına yazıldı. Ama dedem, ölene kadar beni de, çocuklarımı da, “manamu do yokka mou” diye sevmeye devam etti.

Milliyetçilik, tanımı içerisine “sevgiyi” yerleştirip,  duygu yoğunluğu yaratarak milletini sevmekle ifade edilecek bir masumiyet abidesi değildir. Olmadı, olmayacak da. Milliyetçilik, siyasal bir ideolojidir. Bugüne kadar insanlığa yalnızca felaket getiren bir ideolojidir üstelik. Milliyetçilik bir millet tanımı yapar ve bu milletin menfaatlerine ters düşecek şekilde davranan grupları, devletleri ve milletleri düşman sayar.  Dolaysıyla da özünde kontra bir harekettir.  Kendinize düşmanlar yarattığınız zaman, düşman da olursunuz.  Böyle bir ideolojiyi, birtakım sevimli kılıflar içerisine sokarak pazarlayabilmek, yüzyılımızın en büyük pazarlama becerisidir. II. Dünya Savaşı’nda ölen 50-70 milyon insan, Ruanda’da bir ayda ölen bir milyon insan, Türkiye’de, Kıbrıs’ta, dünyanın birçok yerinde ve en son Norveç’te öldürülen insanların tümü milliyetçiliğin kurbanlarıdır. Oysa milliyetçilik yerine yurttaşlık bilincinin öne çıkarıldığı ve içselleştirildiği ülkelerde, milliyetçi hezeyanlarının ülkeye getireceği en büyük zarar, Belçika’da olduğu gibi 400 gün hükümetsiz kalmak ve buna rağmen sistemi sürdürebilmektir!

Kıbrıs’ta milliyetçiliğin gelişim seyri, dünyadaki genel seyirden çok da farklı değil. Her yerde olduğu gibi Kıbrıs’ta da, ulaşım ve haberleşmenin kolaylaşması milliyetçi ideolojinin yaygınlaşmasına önemli kolaylıklar sağladı. 1905 yılında İngiltere, Kıbrıs Demiryolları Şirketi’ni kurduğunda, bunun adadaki milliyetçi gelişime katkı sağlayacağını düşünmüş müdür acaba? Sonra, otobüsler ve onların yaşam birimleri arasındaki iletişim ve ulaşımın gelişimine sağladığı olağanüstü katkı. Birçok insanın günübirlik seyahat edebilir hale gelmesi, gazete ve basılı yayınların her yere ulaşabilmesi. Milliyetçi ideolojinin yeşermesi için adım adım şartların oluşması. Oysa II. Dünya Savaşı sırasında bu gidişi tersine döndürme şansı doğmuştu. Savaştakiler de, geride kalanlar da o zor günleri toplumlararası bir dayanışma ile aşmışlardı. Milliyetçiliğin panzehiri olan yurttaşlık bilincini yaratabilmek... Tam zamanıydı... Olmadı, yapamadılar. Zehirlenmeyi seçtiler. Ama zehirlendikten sonra bile dedem, beni ve çocuklarımı konuştuğu dilde sevdi.

‘Kıbrıslı bir millet için çaba harcamak’! ‘Kıbrıslı bir millet yaratmak’! ‘Ulusal kimlikleri unutturmaya çalışmak’!  Bu söylemler, dolaysıyla da KIBRISLI kimlik üzerinden çok uzun zamandır tek taraflı bir kirlilik yaşatılıyor toplumlara. Ve bu kirlilik, Kıbrıslıtürklerle sınırlı değil. Benzer bir durum Kıbrıslırumlar arasında ve daha yoğun bir şekilde yaşanıyor. Yurttaşla millet kavramının ayrımını yapamayacak kadar sığ sularda yüzenlere, bir gün uluslararası üne sahip TÜRK Kıbrıslı bir profesör, Vamık Volkan’ın da katılması üstelik bunu yaparken benim de üyesi olduğum bir komisyon tarafından CTP döneminde yazılan Kıbrıs tarihi ders kitaplarına özel atıflar yaparak,  bu kitaplara “Kıbrıslı bir millet yaratmanın” propaganda aracı olarak bakması, oldukça ilgi çekici bir detay olarak geldi bana. Detay; çünkü kitapların basıldığı dönemlerde tek merkezli sığ saldırılar üzerinden, OKUMADAN, üstelik ne zaman yazıldıklarını bile bilmeden ahkâm kesince, adının başında “prof” da olsa, detay olabiliyor insanlar. Okumadığı kitapların ana başlıklarına olsun baksaydı keşke Sn. Volkan. “Yurttaşını Yaratamayan Cumhuriyet!”  Baksaydı eğer, milliyetçi ideologların en büyük beslenme pınarı olan ve Sn. Volkan’a da yaşam verecek olan başka bir milliyetçi kulvarda yüzmediğimizi anlardı elbet...

“Gizli Kuşatılmışlık: Kuzey Kıbrıs Çalıştayı”nın sonuçları açıklandığında, Türkiye orijinli bir düşünce kuruluşu olan, Vamık Volkan’ın da danışmanlarından biri olduğu EKOPOLİTİK adı, daha tanıdık olmuştu Kıbrıslıtürkler için. Vamık Volkan ve Norman Itzkowitz’in ortak ürünü olan ve Türk-Yunan ilişkilerine psikanalitik bir yaklaşım içeren çalışmayı okumuş ve Kıbrıs tarihi ders kitaplarında kaynak olarak da kullanmıştım.  “Kıbrıs: Savaş ve Uyum” kitabını ise Niyazi Kızılyürek’in Yenidüzen gazetesinde Vamık Volkan/Ekopolitik merkezli yazılarından sonra alıp okudum.  CTP döneminde yazılan Kıbrıs tarihi ders kitapları ile ilgili, bugüne kadar hem olumlu, hem olumsuz birçok değerlendirme yapıldı.  Bu kitaplar, onlarca bilimsel araştırma, master ve doktora tezlerine kaynak ve uluslararası bir ilgi oluşturdu. Kıbrıslıtürklerin son dönemlerde, dünyada en tanımış ürünüydü o kitaplar. Ve... Bu kitaplara yönelik en ilgi çekici ve en üst düzey olumsuz eleştiriler Vamık Volkan tarafından yapıldı.

Sn. Volkan “Kıbrıs: Savaş ve Uyum” adını taşıyan kitabında, CTP döneminde Kıbrıs tarihi ders kitaplarının değişmesi ile birlikte ortaya çıkan durumu kendince yorumluyor ve bazı çıkarımlarda bulunuyor. İşin en ilgi çekici yanı, bir bilim insanının tüm bu varsayımları, kesinlikle okumadığı kitaplar üzerinden yapması. Okumadığı kitaplar üzerinden yaptığı çıkarımlarından yola çıkarak, şeytanın avukatlığına da soyunan Volkan, Kıbrıslıtürklerin kimlik bunalımı yaşadıklarını, bunun bir sorumlusu olarak da, şeytanlaştırdığı Kıbrıs tarihi ders kitaplarını ve bu kitaplarda kasıtlı bir şekilde geçmişin silinmesini görüyor.

Anlayamadıkları kuşaktan kuşağa aktarılan travmanın gerçekliğidir. Böyle bir unsur tanınmadığında,  ya da açıkça ele alınmadığında, kurbanların çocuklarında bölünmelerin gelişmesi gibi etkileri olabilir.  Bu kimlik karmaşalarına neden olabilir, çünkü bu durumda, kimi önceki kuşağın aşağılanmasını inkar etmekle uğraşırken, kimi de inkar olmaksızın aktarılan bir göreve tutunacak ve önceki kuşağın olumsuz kaderini tersine çevirmekle meşgul olacaktır. Bu, etkilenen toplum içinde geniş grup kimlik karmaşasının bir parçası olabilir. Günümüz Kıbrıs’ında Kıbrıslı Türk kuşağın çok daha geniş bir bölümü, önceki kuşağın acılarının deposu olmayı ve tersine çevirecek ödevlerle ilgili olmayı kabul etmektense,  geçmişle ilgili inkara tutunurlar.”

Sn. Vamık Volkan, kimlik sorununa neden olan, travmanın gerçekliğinin inkarı ve geçmişin silindiği varsayımına nereden ulaştığını da açıklıyor. “Yabancıların çoğunun zihninde 1974 Kıbrıs sorunun başlangıcı olarak görülür. Daha da tuhaf olanı bu algının KKTC’deki genç kuşaklar arasında yayılmış olmasıdır.  Kıbrıslı Türklerin -burada bir genelleme yapacağım- tarihlerinin bir bölümünü kendilerinin sildikleri izlenimimi destekleyecek somut kanıtlar olduğunu göstermek istiyorum.”

Sn.Volkan’ın Kıbrıslı Türkleri genelleyerek tarihlerini kendilerinin sildiği yolundaki BİLİMSEL TEZİNE kanıt olarak sunduğu SOMUT GERÇEKLER ise, 30 Mart 2007’de kim tarafından yazıldığı bile belli olmayan bir gazet haberi. Bu haberde Avrupa Birliği’nden Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumlar arasındaki barışın gelişmesi için, sosyal bilim kitaplarının değiştirme önerisine fon sağlamak amacıyla 69 bin dolar alındığı iddia ediliyormuş. /...muş diyorum çünkü ben böyle bir haberi Milliyet arşivinde bulamadım. Bu, haberin olmadığı anlamını taşımıyor elbette ki. Olasılıkla, haberin önemsizliğinden arşivde yer bulamamıştır/  Sn.Vamık Volkan devam ederek kitaplardaki sözde eksiklikleri veya tarihin kasıtlı silinme izlerini içeren somut gerçeklerini de sıralıyor:  “Buna göre KKTC’nin yeni sosyal bilgiler kitapları Kıbrıslı Türklerin kronik ağır travması, hatta Türk askerinin 1974’te adaya çıkarmasına bile değinmemektedir. Modern Türkiye’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün bir resmini içerir. Fakat KKTC’nin ilk cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın resmini veya adını içermez. Hiç kuşkusuz Denktaş adı,  Kıbrıslı Türklerin kuşatma bölgelerindeki yaşamları sırasındaki ve 1974’ü izleyen yıllardaki mücadelelerini akla getiren en önemli siyasi kişiye aittir. Benim için “Kıbrıs Sorunu”nun uzun tarihi sırasında Kıbrıslı Türklere olanların önemli boyutlarıyla birlikte onun adını silmek, tarihi silmekle eş anlamlıdır. Daha fazla açmadan bu habere ve araştırmalarıma göre, Kıbrıslı Rumların kendi tarih kitaplarını değiştirmediklerini de belirtmeliyim.”

Bir bilim insanının bir gazetenin sıradan bir haberini, somut kanıt olarak ileri sürmesi inanılır gibi bir şey değil. Ancak ben de, inanılır gibi olmayacak bir şey yapıp, bu iddialara cevap vereceğim. Bu arada Sn. Volkan, Milliyet gazetesini kaynak göstermek yerine, Kıbrıs’ta yayımlanan ve kendi adını taşıyan gazeteye baksaydı, o zaman, somut kanıt olarak ileri sürdüğü kaynakların,  birinci eline de ulaşmış olacaktı.

Kıbrıs Tarihi 3 kitabında Türk askerinin adaya çıkışını anlatan yedinci bölüm, 126 sayfalık kitabın yüzde beşini, Kıbrıslı Türklerin yaşadığı zorlukları anlatan beşinci bölüm ise,  “Zor Yıllar” başlığı altında yüzde on yedisini oluşturuyor. Yaşanılan travmanın anlatım dilini öğrenmek istiyorsa Sn. Volkan’ın kitapları okuması gerekecek. Bu arada kitapta resmi yok dediği Sn. Rauf Denktaş’ın, çift rakamlarla ifade edilecek kadar resmi olduğunu söylemeliyim. Adının kaç kez geçtiği ise...J

Rauf Denktaş’ın adı/resimleri, askeri harekât ve kitabın yüzde on yedisi Kıbrıslıtürklerin zor yıllarına/kronik ağır travma/ ayrıldığına göre, Sn. Volkan’ın iddiaları çürümüş ve onun bilimsel tespitlerine,  biz de bilimsel cevaplar vermiş mi oluyoruz?  Bilim bu kadar sıradanlaşabilir mi?  Sn. Volkan bilmeliydi ki,  bizim için gerçek ve gerçeğe bağlılık her şeyin üzerindedir.  Bu, bir bilimsel çalışmada ölçü, bir meslek ilkesidir. Ve bunun için de hiçbir şey adına taviz verilmez. Verilirse ne olur?  “Kıbrıs: Savaş ve Uyum” olur. Bu arada Avrupalılar, Kıbrıslıtürklere kitaplara maddi kaynak olması için, euro yerine neden dolar vermişler, onu ben de bilmiyorumJ

Ve devam ediyor Sayın Volkan, “Önceki kuşakların travmalarıyla başa çıkmanın yolu, onlara olanları inkar etmek ya da bastırmak değil, karşı karşıya kaldıkları yıkıcı olayların tarihini ve doğasının farkında olmak ve yeni kuşaklar üzerindeki etkisini gözlemlemektir. Yeni kuşaklar için tarihsel süreklilik edinilebilir olduğunda geniş grup kimliklerini güçlendirme ve önceki kuşağın düşmanlarının çocuklarıyla barışma ihtimalleri daha yüksektir.” 

Bu noktada, yüzde yüz uyuşuyoruz Sn. Volkan ile. Eleştirdiği kitapları eğer okumuş olsaydı, kitapların tarifini yaptığı bu bakış açısıyla yazıldığını belki de anlardı.  Kitapları yazan komisyon, “Geçmişten iyi olanı alarak, bizim mirasımız budur deyip, kötü olanı da, zamanın kendiliğinden unutulmuşluğa gömeceği bir safra gibi, bir kenara atma lüksümüz yoktur.” diyen Hannah Arendt gibi bakıyordu geçmişe. Farklı bakması da mümkün değildi zaten. Ancak Sn. Volkan,  kitapların böyle bir ürün olmadığı kanısında. Bu kanıya varmasının nedeni ise,  ne yazık ki kitapları okuyarak ulaştığı bir sonuç değil. Bir kez daha ve bu kez daha da ilginç bir yöntemle somut gerçeğe ulaşıyor! “KONUŞTUĞUM ÜST DÜZEY BİR KIBRISLI TÜRK YETKİLİSİ, ters yönü işaret eden bir inançla okul kitaplarının değiştirildiğini anlattı. Bu görevliye göre okul kitaplarından Kıbrıs Türk tarihinin silinmesinin nedeni,  Kıbrıslı Türk çocuklarında Rumlara karşı düşmanlık uyanmamasıydı. Böyle “asil” bir düşünce çatışma çözümünde etkili olan sivil toplum örgütlerine bağlı bireylerin önerileriyle gerçekleşmişti.”

         Bir bilim insanının bir ülkede meydana gelen bu denli köklü bir değişikliğin felsefesini anlayabilmek için başvuracağı kaynak “konuştuğu üst düzey bir Kıbrıslı Türk yetkili” olabilir mi? Okullarda ders kitabı olarak okutulmak için yazılan ve beş yıl boyunca kullanılan bu kitaplarla ilgili onlarca bilimsel araştırma, master doktora tezleri yapılmışken, bunlardan faydalanmak veya bilimsel bir araştırma yapmak veya en azından alıp kitapları okumak yerine, üst düzey bir Kıbrıslı Türk yetkiliyi referans göstermesi hangi bilimsel kritere uymaktadır.  Yine de hakkını yemeyim Sn. Volkan, 2007 yılında Milliyet gazetesinde yayımlanan haberi/makaleyi (kitapta hem haber hem makale olarak bahsediliyor) okuduktan sonra,  Kıbrıslı Türk gençlerin, 1963 ya da 64 yazında ebeveynleri ya da büyükbabaları ve büyükannelerine neler olduğu konusunda,  ne bildiklerini öğrenmek istemiş.  Yirmili yaşların başlarındaki Kıbrıs Türk’ü genç kız ve erkeklerle görüşmeye başladım. Bilimsel bir araştırma yürütmek isteğinde olmadığımı söylemeliyim, yalnızca gençlerin görüşleri konusunda daha genel bir izlenim edinmek istiyordum.  Görüşmelerimin sonuçları beni şaşkınlığa uğrattı. Görüştüğüm gençlerin tümü de dedeleri ve ninelerinin yakın geçmişinden habersiz görünüyordu.”

Kitabının bu bölümünde bilimsel bir araştırma yürütmek niyetiyle değil,  sadece fikir edinmek için çaba harcadığını belirtme gereğini duyan Sn Volkan’ın, ki bu, plansız sıradan görüşmelerinin bilimsel bir araştıma olmadığını belirtmesi doğru bir yöntemdir, bir gazete haberi ve üst düzey bir Kıbrıslı Türk yetkili gibi muallâk bir kimliği, tezlerine referans göstermesi hangi bilimsel akla sığmaktadır. Kaldı ki yaptığı görüşmelerde görüştüğünü ve Kıbrıs’ın yakın geçmişi hakkında hiçbir bilgilerinin olmadığını iddia ettiği, ki buna kesinlikle katılmıyorum, yirmili yaşların ilk yıllarındaki bu Kıbrıslıtürk gençler, şeytanlaştırdığı kitaplar okullarda okutulmaya başlandığında,  o kitapların okutulduğu okulların okul çağının dışına çıkmışlardı. Bahsettiği gençler, tarihin milli sadakati ölçen bir test, soydaşlarının “onurunu” koruma meselesi ve “tarihsel kanıtlara” dayanarak yeni nesillere “düşmanın” kim olduğunu öğretmeye yarayan bir araç olarak görüldüğü bir eğitim sistemi içerisinde yetişmişti.

CTP döneminde yazılan ve okutulan Kıbrıs tarihi dersi kitaplarına yapılan eleştirilere son sözlerimi sona bırakarak, Sn.Volkan’ın kitabında ilginç bulduğum bazı ayrıntılarla devam etmek istiyorum. “Kıbrıs: Savaş ve Barış” kitabında yapılan yorumlamlarda, tarih bilgisi eksikliği, kitap boyunca devam edegelen bir olgu. Kıbrıslıtürklerin 1960 yılındaki nüfusu konusundaki yanlışlık, Nikos Samson’a yüklenen darbe liderliği misyonu, Kıbrıslıtürklerin 60’lı yıllarda yaşadığı kuşatılmışlık sırasında Sn. Denktaş’ın adada bulunmadığının unutulması ve Kıbrıs’ın siyasal geçmişi konusundaki son derece yetersiz bilgiler. Ve bu sığ bilgiler üzerinden kurgulanan psikanalitik analizler. Ekonomistlerin her şeyi ekonomiyle açıklamaya eğilimli olmaları gibi, psikologlar arasında da tarihi esas olarak psikolojiyle açıklama eğilimi bulunmaktadır. Bir toplumu değerlendirebilmek, önemli bir tarih ve politik coğrafya bilgisi gerektirir. Konuyu kişi, örgüt ve kitle psikolojisine indirgemekle sağlıklı sonuçlara ulaşmanız mümkün değildir. Sn Volkan’ın Kıbrıs’ın geçmişi konusunda bir tarihçinin değil, bir sosyalbilimcinin bilmesi gerektiği kadar tarih bilgisi olduğu konusunda endişelerim var.

Sn Volkan’ın kitabı, Kıbrıslı Türklerin kuşatılmışlıklarına çok özel vurgular yapıyor ki, bu da yazarın politik duruşu ve vizyonu açısından doğru bir vurgulamadır! Çünkü bu kuşatılmışlık,  günümüze kadar devam eden siyasetin de başat politik vurgusunu oluşturmuştur.  Kıbrıslıtürklerin kimliğinin yeniden dizayn edilmesinde kuşatılmış dönemlerin önemli katkısı olmuştur. Kuşatılmışlık ve travma döneminin, tarihsel bir gerçeğin ifadesi olmaktan çıkarılıp politik tezlere malzeme yapılması ile Kıbrıslıtürklerin önemli bir bölümünde,  Kıbrıslırumlarla birlikte yaşamanın felaketle sonuçlanacağı inancının pekişmesi hedeflenmiştir. Böylelikle Osmanlı ve İngiliz dönemi boyunca Kıbrıs’ta birlikte yaşayarak oluşturulan ortak hafıza da silinmek istenmiştir. Kuşatılmışlık ve travma döneminin Kıbrıslıtürklerin tarihinin parçalanamaz bir bütünü olarak görülmesi,  ulusal hezeyanların ortaya çıkmasından önceki yaşamla olan bağı önemli ölçüde koparmakla sonuçlanmıştır. Toplumların yeniden biçimlendirilme süreçlerinde siyasetçilerin tek başlarına başarılı olmaları mümkün değildir. Bu dönemlerde siyasetçilere yardımcı olan akademisyen/bilim insanlarının! oluşturduğu profosyenel merkezler vardır. Yüksek ücretli elemanlarla çalışan politik psikoloji merkezleri böylesi kurumlardır. Politik psikoloji merkezleri, dünya siyasetinin yeni kurumları değildir. Özellikle soğuk savaş sonrasında ortaya çıkan bu merkezlerin misyonları bugün çok tartışılmaktadır. Bu merkezleri en iyi bilenlerden biri de bu kurumlarda önemli çabalar ortaya koyan Sn. Vamık Volkan’dır. 

 

Devam edecek...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1060 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler