1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. YURTTA SULH, CİHANDA SULH!
YURTTA SULH, CİHANDA SULH!

YURTTA SULH, CİHANDA SULH!

Erdoğan’ın hırçınlaşmasının nedeni büyük ölçüde son anketler. AKP, özellikle son 1-2 ayda seçmen desteğinde alışkın olmadığı bir düşüş yaşıyor. En azından benim gördüğüm-duyduğum birkaç kamuoyu araştırmasından hareketle AKP’nin uzun süredir

A+A-

 

 

 

Erdoğan’ın hırçınlaşmasının nedeni büyük ölçüde son anketler.

AKP, özellikle son 1-2 ayda seçmen desteğinde alışkın olmadığı bir düşüş yaşıyor. En azından benim gördüğüm-duyduğum birkaç kamuoyu araştırmasından hareketle AKP’nin uzun süredir ilk kez %50’nin birkaç puan altına indiğini söyleyebilirim.

Diğer partilerin aksine kamuoyu araştırmalarına büyük önem veren AKP, seçmenin ilk kez hükümet politikalarına bu kadar net reaksiyon vermesinden huzursuz olmalı. Son “gündem değiştirme operasyonlarının” altında da bu yatıyor. Hükümet durup dururken 18 yaşa seçilme hakkını meclis gündemine getiriverdi. Oysa zaten yeni bir anayasa hazırlanıyor ve 18 yaşa seçilme hakkı gibi birçok konu yeni anayasada çözümlenebilir.

Peki, ne oldu da seçmen AKP’ye “one minute!” diyor?

Bunun tek bir yanıtı var: Türkiye, AKP’nin Suriye politikasını desteklemiyor.

Bizzat AKP tarafından yaptırılan araştırmalarda bile halkın %70’e yakını “Suriye ile savaş ve gerilim istemiyorum” mesajını veriyor. Hükümet Suriye ile gerilimi tırmandırdıkça kamuoyunun huzursuzluğu da artıyor ve bu huzursuzluk AKP’nin seçmen desteğini aşındırıyor.

Kamuoyu Suriye’de olup bitenleri, Ortadoğu’daki “Arap Baharı” görüntülerinden ilginç biçimde ayırıyor. Tunus’ta, Mısır’da, Libya’da yaşananları genel olarak kayıtsızlıkla, hatta olumlayarak izleyen Türkiye kamuoyunun Suriye söz konusu olduğunda birden bire frene basmasının nedeni sadece “komşuluğa” bağlanabilir bir durum değil. Zira “baba Esad’dan” bu yana Suriye’nin PKK’ya verdiği açık destek, Bekaa Vadisi görüntüleri hâlâ hafızalardayken toplumun Suriye’ye karşı çok da “dostça” duygular beslemediği malum.

Erdoğan’ın Beşar Esad’la “mutlu günlerinde” verdiği fotoğrafların ve iki ülke arasında “ortak bakanlar kurulu toplantısı yapacak kadar” sıkı fıkı yakınlaşma görüntülerinin Türkiye kamuoyunda “baba Esad” dönemine oranla Suriye antipatisini büyük ölçüde azalttığı söylenebilir. Ancak bu da mevcut durumu açıklamaya yetmez.

Asıl mesele Suriye’den gelen iç savaş görüntüleri. Türkiye kamuoyu, Suriye’deki iç savaşı izlerken aslında kendi korkularıyla da yüzleşiyor farkında olmadan.

20 milyon civarı Kürt, bir o kadar Alevi nüfusu barındıran Türkiye, Suriye’de olup bitenlerin kendi topraklarına sirayet etmesi durumunda neler yaşanabileceğini hissedebiliyor. Suriye ile yaşanacak bir sıcak çatışmanın Türkiye’yi geri dönülmez bir yola sokacağının farkında.

Kendi topraklarında Kürt sorununu çözemeyen Türkiye, Suriye’ye müdahale ettiğinde kaçınılmaz biçimde karşı karşıya geleceği Suriyeli Kürtler ve onlara destek olmaktan kaçınmayacak Irak Kürtleri arasında henüz yeterince güçlü olmayan “milli dayanışma” bağının bir anda perçinlenebileceğinin de farkında…

Suriye ile çatışmanın aynı zamanda Rusya ve İran’la karşı karşıya gelmek olacağını da hissediyor Türkiye kamuoyu. Ve bütün bu “önseziler”, olağan koşullarda milliyetçi sloganlarla gaza gelmeye eğilimli bir toplum olduğu halde Türkiye kamuoyunu AKP yandaşlarının “3 saatte Şam’a gireriz” ifadelerine prim vermemeye yöneltiyor.  Yandaş medyanın “Katil Esad” sloganları ve Esad rejiminin kendi halkına uyguladığı şiddet görüntülerinin bolca kullanılarak aradığı kamuoyu desteği de bir türlü gelmiyor. Hepsinin üzerine Akçakale, Hatay kışkırtmaları bile toplumun sükûnetini bozmaya yetmedi.

Türkiye kamuoyu şimdilik “barış isteğini” güçlü biçimde ifade edemiyor olabilir ama “savaş istemediğini” çok güçlü biçimde ifade ediyor ki gerek AKP, gerek muhalefet açısından dikkatle analiz edilmesi gereken gerçek budur.

AKP, kamuoyunun savaş istemediği gerçeği ile kendi dış politik ajandası arasında sıkıştıkça giderek hırçınlaşıyor. Bu sıkışma aşılabilir. Bir yandan içeride Kürt sorununa gerçekçi ve kalıcı bir çözüm üretilerek, bir yandan da Esad rejimini diplomatik kanallardan zorlayarak.

Türkiye Kürt sorununda gerçekçi bir çözüm ürettiği takdirde bölgede çok büyük bir avantaj elde edecek. Bu avantaj en azından Esad rejiminin Türkiye karşısında Kürt kartını kullanma girişimlerini boşa çıkartacak. Bunun da ötesinde, zaten çatışma istemeyen Irak Kürtlerini de, şu an yeni bir Kuzey Irak nüvesi oluşturmaya odaklanan Suriye Kürtlerini de kazanma fırsatı doğacak. “Kürt ulusal uyanışını” önlemeye kimsenin gücü yetmeyecek elbette ama bu uyanışın yan etkileri hafifletilebilir böylelikle…

Muhalefet açısından da aslında büyük bir fırsat doğmuş durumda. AKP’nin dış politikadaki sıkışmasının özünün iç politikadaki aşırı otoriter tutumundan kaynaklandığı doğru analiz edilebilir ve bu, Türkiye’nin demokratikleşme ihtiyacına bağlanabilirse, bundan hem muhalefet, hem de Türkiye kazançlı çıkacak.

“Savaş istemiyorum” iyi bir noktadır. Bunu “barış istiyorum” ifadesine dönüştürebilmek ve barışın ancak içeride Kürtlerle, dışarıda komşularla karşılıklı saygı ve iç işlerine karışmama politikasının egemen olduğu bir anlayışla mümkün olabileceğini Türkiye kamuoyuna anlatabilmek gerekiyor.

Doğru, Suriye’de otoriter ve kanlı bir rejim var. Böyle bir rejime ahlâk, demokrasi ve insanlık dersi vereceksek, bizim ellerimizin pir-û pak olması beklenir.

Muhalefet, AKP’nin savaşçı tutumu karşısında, savunulabilir hiçbir yanı olmayan kanlı Esad diktatörlüğünü savunur konuma düşmeden, gerçek anlamda bir barış mücadelesiyle Türkiye’nin önünü açabilir.

O pek sevdikleri ve yerli yersiz kullandıkları sözün şimdi tam zamanıdır: Yurtta Sulh, Cihanda Sulh!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 786 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler