1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Yurt Dediğin Bir Ütopyadır
Yurt Dediğin Bir Ütopyadır

Yurt Dediğin Bir Ütopyadır

Niyazi Kızılyürek: Bernhard Schlink, “Ütopya olarak Yurt” (Heimat als Utopie) başlığı altında verdiği bir konferansı aynı başlık altında kitaplaştırarak okuyuculara sundu

A+A-

 

Niyazi Kızılyürek

niyazi@ucy.ac.cy

 

 

 

Bernhard Schlink, “Ütopya olarak Yurt” (Heimat als Utopie) başlığı altında verdiği bir konferansı aynı başlık altında kitaplaştırarak okuyuculara sundu. Almanca dilinde yazılan kitapta Schlink önce bazı saptamalarda bulunuyor, sonra da ilginç sorular sorup, bu sorulara yanıt arıyor. Saptamalar şöyle: “Yeni eyaletlerden (eski Doğu Almanya eyaletleri kast ediliyor NK) karşılaştığım Almanlar bana sık sık kendilerini sürgünde hissettiklerini söylüyorlar. Oysa aynı mekanlarda yaşıyor, aynı fabrikalarda çalışıyorlar. Yine de her şeyin değiştiğini, kendilerine yabancı olduğunu söylüyorlar. Dahası, her şey sadece değişmiş değil, başkaları tarafından değiştirilmiş. Yaşadıkları yerler kendi katkıları olmadan ve kendi iradelerine rağmen değiştirildiğinden kendilerine yabancı hale gelmiş. Bu yüzden sürgünde yaşadıklarını düşünüyorlar. Gurbette yaşıyorlar yani. Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayan azınlıklar da benzer şeyler söylüyorlar. Çoğunluğun karşısında kendilerini sürgünde yaşıyor addediyorlar.Yaşadıkları toplumda erkekler egemen olduğu için kendilerini sürgünde hisseden kadınlar vardır. Tıpkı, gençliği ve güzelliği önplana çıkaran günümüzün toplumlarında kendilerini sürgünde hisseden yaşlılar olduğu gibi.”

Bernhard Schlink, bu tepkiler karşısında hayretini gizlemiyor ve “kendilerini neden sürgünde hissettiklerini anlıyorum ama yine de böyle bir bağ kurmak alışılageldik bir şey değildir” diyor. Çünkü Schlink’e göre, “sürgün kavramı orijinal olarak insanın terk etmek zorunda kaldığı yurdundan ayrı düşmesi” anlamına geliyor. Kısacası, “Yurt” kavramı “Sürgün” kavramı ile tezat oluşturuyor. Sürgün kişi belirli bir zorunluluk ya da zorluktan ötürü yurdunu terk eder ve bir gün oraya (yurduna) dönme hayali içinde yaşar. Oysa bu insanlar ne bir yerden kaçmak zorunda kalmışlardır, ne de dönecekleri bir yerleri vardır. Şöyle soruyor Schlink: “Peki, yeni eyaletlerde yaşayan ve kendini sürgünde hisseden Almanların yurdu neresidir? Hangi sınırların arkasındadır? Ya da kendini sürgünde hisseden azınlıkların yurdu hangi sınırların arkasındadır? Kadınlar hangi toplumdan erkek-egemen topluma sürgün edildiler? Erkek-egemen ve gençlik-heveslisi-toplumlarda anlaşılmayan kadınlar ve yaşlılara ait dil hangi toplumda konuşuluyor?”

Tabii ki hiç bir yerde. O halde, hiç bir yerden kaçmayan ve özlemle dönmek istedikleri başka bir yeri (yurdu) olmayan insanlar kendilerini neden sürgünde hissediyorlar ya da hissettikleri şeyi neden “sürgün” diye tanımlıyorlar? İşte, Bernhard Schlink’in inatla yanıtını aradığı soru budur.

Schlink, “sürgün, yabancı diyarlarda yaşamaktır, yabancıların belirlediği bir ortamda yaşamaktır” diyor. Yani, yabancılaşmış bir hayattır sürgünün hayatı. İşte Schlink’in gelmek istediği ve tartışmaya açmak istediği nokta tam da burası: Yabancılaşma. Bu bağlamda sürgün yabancılaşma deneyimi için kullanılan bir metafordur. Gelgelelim, Yabancılaşma evrensel ve varoluşsal bir sorundur, bu yüzden ne bir yere bağlıdır ne de yurt olan karşı-yere. Schlink, bu noktada Marksizm ve Varoluşçuluğun yabancılaşma tanımlarını hatırlatarak, Marksizm ve Varoluşçuluk’ta yabancılaşmanın belli bir mekanla sınırlı olmadığının, evrensel bir olgu olduğunun altını çiziyor. Buradan da gelmek istediği noktaya geliyor: Günümüzde insanlar yabancılaşma duygusundan ötürü kendilerini sürgünde hissederken, bu duyguyu somut mekanlarda, kendilerine ait yerlerde yaşıyorlar. İşte, günümüzde yabancılaşma (sürgün) olgusunun yeni boyutu budur.

Schlink, bu yeni olguyu kavramaya çalışırken şu tespitleri yapıyor: Günümüzde insanların yaşam dünyası karakterini, özgüllüğünü ve benzersizliğini yitirmiştir. Her yer müthiş bir aynılık ve benzerlik arz ediyor. Bu, Yabancılaşmaya yol açtığı kadar yaşanılan Yabancılaşmayı yansıtan da bir olgudur. Şehirler arasında veya şehirlerle kırsal alan arasında artık pek bir fark kalmadı. Her yerde aynı zincir mağazalar, aynı sokak lambaları vs… Bir yandan benzeşimin öte yandan da anonim olanın hüküm sürdüğü bir ortamda Yabancılaşma somut bir mekanda, ikamet ettiğimiz ve çalıştığımız yerde yaşadığımız gündelik bir deneyime dönüşür. Tam da bu yüzden yabancılaşmamış hayatlara (bu anlamda yurda) duyduğumuz özlem büyüyor. Bunun için şehirlerin, köylerin, ikamet ettiğimiz yerlerin karakteri olan “sıcak ve sevimli” yerler (yurt) olmasını istiyoruz.

Bu aynılaştırıcı süreçlere bir de globalleşen dünyada artan sosyal hareketlilik ve esnekliği eklemeliyiz. Hareketlilik yaşadığımız mekanı, esneklik ise işimizi ve iş yerimizi değiştirmemiz anlamına geliyor. Her ikisi de sürekli bir “vedalaşmaya” işaret ediyor. Bu durum, yaşam alanının yabancılaşmasını beraberinde getirdiği gibi, kendimizi somut ve belirgin bir mekanda evimizde-yurdumuzda hissetme özlemini de artırır. (Schlink, bu noktada Zygmunt Bauman’ın “Liquiet life” (Kaygan Hayat) adlı çalışmasında betimlediği “post-modern dünyayı” anlatıyor aslında. Mekan ve ortamların sürekli olarak değiştiği, durmaksızın “yeni başlangıçların” yaşandığı dünyayı.)

İşte böyle bir ortamda hasretini çektiğimiz somut mekan (yurt) sadece ulus değil, bir bölge, bir şehir, ikamet ettiğimiz bir yer olabilir. Bu durum Sürgün metaforuna oldukça uygundur ama Sürgünün karşıtına tekabül eden Yurdun neresi olduğuna dair sorumuzu yanıtlamaz. Schlink sormaya devam ediyor: Peki, Yurt Neresidir?

Schlink, bu noktada Almanya’da Der Spiegel dergisinin yaptığı bir araştırmaya gönderme yapıyor. Bu araştırmada nüfusun % 31’i ikamet yerini, % 27’si doğum yerini, % 25’i aileyi, % 6’sı arkadaşları ve % 11’i ülkeyi yurt olarak tanımlıyor. Bu yanıtlar ulus ve ülkenin yurt olarak değerden düştüğünü, bunun yerine ikamet yeri, dostların yaşadığı yer, aile vs. gibi kavramların ön plana çıktığını gösteriyor. Fakat bu aynı zamanda şunu da gösteriyor: Yurt kavramı artık belli bir “Yer”e bağlı değildir. İnsan, yaşadığı yeri, dostlarını ve ailesini değiştirebilir. Yenilerini edinebilir.

Buradan çıkan sonuç şudur: Bir “Yer”olarak Yurt artık tarihe karışıyor.Yurt, ne bir “Yer”dir ne de Yurdun bir Yeri vardır. Yurt, Yer-Olmayandır (Ου Τοπος). Yani, Yurt bir Ütopyadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1274 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler