1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Yozlaşan Siyaset ve Vesayet Üzerine
Yozlaşan Siyaset ve Vesayet Üzerine

Yozlaşan Siyaset ve Vesayet Üzerine

Mertkan Hamit: Gaile Dergisi’nin son iki nüshasında yayımlanan Tufan Erhürman’ın “Siyasette Kirlenme” ve Mustafa Öngün’ün “Hizmet Siyaseti, Tüketici Yurttaş ve Statükoculuk” başlıklı yazıları Kuzey Kıbrıs’ta

A+A-

 

 

Mertkan Hamit
mhamit@gmail.com

 

Gaile Dergisi’nin son iki nüshasında yayımlanan Tufan Erhürman’ın “Siyasette Kirlenme” ve Mustafa Öngün’ün “Hizmet Siyaseti, Tüketici Yurttaş ve Statükoculuk” başlıklı yazıları Kuzey Kıbrıs’taki siyaseten yaşanan yozlaşma sürecini gözler önüne sermiştir. Özellikle bu yazının yazıldığı sırada yaşanan iktidarın kabinedeki bakanları aforoz etmesinden, Ulusal Birlik Partisi’nin bölge kurultaylarının televizyonda canlı olarak yayınlanan rezaletine kadar birçok olay siyasetin ne derece kirlenmiş olduğunu yeniden ortaya koymaktadır.

Siyasetin bu derece kirlenmiş olmasının birçok nedeni olabilir. Bunlar arasında var olan vesayet rejiminin ise sayılacak birçok nedenin üstünde bir etkiye sahip olduğu aşikârdır. İşte bu nedenden dolayı meclis içindeki tüm partiler bundan bir yıl önce TC Başbakanı Erdoğan’ın ziyareti sırasında polis tarafından şiddete uğrayan halkın yanında olamamış, yaşanan bu olaya kayıtsız kalarak hem vesayetin, hem de egemenliğin yurttaşın elinde değil, parayı verenin elinde olduğunu bizlere bir kez daha kanıtlamıştır.

Vesayet rejiminin kurgusu aslında bize özel aykırı bir durum değildir. Tam tersine gelişmekte olan, az gelişmiş olan, yeniden yapılanmakta olan ya da benzeri isimler verilen bir çok ülkede de vesayet rejimi gözle görülür biçimde oluş(turul)muştur. Vesayet rejimini aslında 1960’lardan sonra ortadan kalkmış olan kolonyalizmin bugün sürdürüldüğü hali olarak da düşünmek mümkündür. Vesayet rejimi altında yaşayan ülkelerde ise siyaset yapmak için grupların elinde sadece iki yöntem vardır.

Bunlardan birincisi vesayeti altında olunan ülkenin dediklerinin birebir uygulamaktır. Bir diğeri ise vesayete karşı ve vesayetin yarattığı tüm doğruları yeniden sorgulayarak verilecek kapsamlı bir mücadeleyi mümkün hale getirmektir. Birbirinden son derece uzakta duran bu iki görüşün ise ortasında olmak meşruluk konusunda ciddi problemleri beraberinde getirmektedir. Yaşanan meşrutiyet sorununa karşı önlem almakta çekinceli davranan siyasi erkin ince politik hesapları, halkın kaygılarını karşılamaya yönelik adım atmalarını geciktirmektedir. Bu da adım atmakta çekinceli davranan politik örgüt veya kişilere karşı tepkilerin artmasına neden olmaktadır. Bu noktadan hareketle vesayet rejimi üzerinden nasıl siyaset yapılacağını biraz daha derinlemesine irdelemekte yarar olduğunu düşünmekteyim.

Öncelikle vesayet rejiminin sürdürülmesinin nasıl mümkün olduğu üzerine bildiklerimizi sınayalım. Genel olarak, vesayetin uygulanması için iki ana yöntem olduğunu iddia edebiliriz. Bunlardan birincisi vesayeti yapmakla görevli kişi ve grupların bu görevi içselleştirmesinden geçmektedir. Bu görüşü benimseyen kişi veya kurumlar vesayetin getiri ve götürülerini doğal olarak görürken, tepeden inmeci bir siyaseti uygulamakta herhangi bir sorun görmezler. Demokrasi, adalet, halk egemenliği gibi oluşumları sadece kendileri gibi düşünenlerle sınırlı olduğuna inanırlar.

Vesayetin bir diğer uygulanma metodu ise Tufan Erhürman’ın başta bahsi geçen yazısında yeni siyaset anlayışının siyasetçisi başlığındaki biçimiyle ele alabiliriz. Buna göre vesayetin uygulayıcısı olacak olan siyasetçi “ideolojik duruşunu, ilkelerini öne çıkarmayan (hatta çoğu zaman böyle bir duruşu ya da ilkeleri olmayan), halkın (aslında güçlü ve belirleyici çıkar odaklarının) nabzına göre şerbet veren bir yapıdadır.”[i] Başka bir deyişle, tıpkı Erhürman’ın sonuç bölümünde belirttiği gibi, siyasi kirlenmeyi vesayetten ayrı düşünmek, üstelik bunu ideoloji yoksunu, politikofobik bir biçimde yapmaya çalışmak aslında vesayetin yeni bir yüz ile vuku bulmasını talep etmekten başka bir şey değildir. Benzeri bir biçimde, Mustafa Öngün’ün de bahsettiği gibi; genel geçer değerlendirmeler üzerinden politik kirliliğin temizlenmesi talebi sadece ve sadece politikanın ideolojisizleştirilmesini, var olan koşullara makyaj yaparak statüko savunuculuğu yapmaktan başka bir şey değildir.

Kuzey Kıbrıs’ın verili koşullarında vesayet rejimini berhava etmek için öncelikle onun yarattığı doğrulara kuşkucu bir biçimde yaklaşmak gerekmektedir. Üstelik bunu yaparken vesayetin de son kertede reddi oldukça önemlidir. Vesayet rejimine karşı olarak oluşturulacak bir mücadelenin galip gelmesi, siyasi kirliliğin önüne geçmeyi de mümkün kılacaktır. Peki verili koşullar altında kapsayıcı bir biçimde vesayete karşı mücadele etmek mümkün mü?

Bu soruya evet cevabını vermeden önce sorgulamamız gereken bir mesele daha vardır. Öncelikle, vesayete karşı verilmesi gereken mücadelenin sadece hükümet olmakla değişmeyeceğinin farkına varmak gerekmektedir. Oluşturulacak bir hükümetin vesayete karşı bir kaygısı olsa dahi, toplumda alışılmış ve içselleştirilmiş olan vesayete göre talepler ve beklentiler oluşturma alışkanlığının da üstesinden gelebilmek tek taraflı vesayet kaygısının faydasız olacağını göstermektedir.

Toplumun içselleştirmiş olduğu vesayetin üstesinden gelinmesi için ise vatandaşlık meselesini yeniden sorgulamak son derece gereklidir. Bunun sağlanması için öncelikle, Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşayan insanların zoraki vatandaşlıktan, gönüllü vatandaş haline dönüşmeleri gerekmektedir.

Zoraki vatandaşlıktan kastım, elde edilen politik temsiliyetin, oluşturucu unsur olabilme yetisinin aslında sahibi tarafından içselleştirilememiş olma durumudur. Vatandaşlığın kabul edilememiş olmasından dolayı oluşan bu zoraki vatandaşlık durumu ancak ve ancak siyasi yapının kişiyi özgür bir biçimde temsil etmesi ya da temsil edebilme potansiyeli olabileceğine inanılması ile aşılabilinir. Yani, bahsi geçen zoraki vatandaşlıktan gönüllü vatandaşlığa geçiş radikal bir dönüşüm, bir aydınlanma veya uyanış olarak görülmemelidir. Bahsi geçen gönüllü vatandaşlık ilişkisinin sağlanması, ekonomik ve siyasi olarak vatandaşlara verilen kararların demokratik ölçütler içerisinde verildiğine dair inanışın yeniden yaygınlaştırılmasıyla mümkündür.

Aslında özet olarak gönüllü vatandaş olabilmenin bir diğer ölçütü tanınıyor olabilmektir. Fakat buradaki tanınmadan kasıt devletin tanınıyor olması ile ilgili bir mesele değildir. Bu daha çok iktidara karşı tanınma ile ilgili bir meseledir. Yani kendine özgü özellikleriyle de eş haklara sahip olabilmek, bahsi geçen tanınma meselesini açıklayabilir. Tanınan devletlerde de yaşanan zoraki ve gönüllü vatandaşlık ikileminin, Türkiye’deki  örneğini, yaşanan Kürt meselesindede görebiliriz.

Bugün Türkiye’deki Kürt toplumunun yaşadığı travmaların en önemli bölümü onlara dayatılan zorunlu Türkleştirme meselesi değil midir? Kürt kültürünü, dilini, değerlerini net bir biçimde kabul etmeyen Türkiye devletinin dayattığı zoraki vatandaşlık son derece kalabalık bir grubun kendilerini vesayet altında hissetmelerine neden olmaktadır. Çok genel bir iddia olarak görünse de aslında Kürt sorunu olarak anılan bütün mesele bu değil midir?[ii]

Yeniden kuzey Kıbrıs’a geri dönersek; ekonomik, sosyal veya etnik olarak gönüllü vatandaşlık bağının oluşturulması, vesayetin devamını sağlayan toplumsal talepleri dönüştürmekte etkili olacaktır. Örgütlü hareket nezdinde ise vesayete karşı siyasetin aslında ideolojik bir mücadele olduğu bariz bir biçimde ortadadır. Günün sonunda vatandaş olmak iktidar ile insanlar arasındaki karşılıklı bir tanınma ilişkisidir. Üstelik zoraki vatandaşlıktan gönüllü vatandaşlığa geçişe dair oluşturulacak adımlar toplumsal olarak da içselleştirilecek bir muhalefet zemini oluşturmakta başarılı olabilir. Bu siyasi olarak meşruluk sorunu yaşayan solun da çıkmazını aşmasında faydalı olacaktır.

Kıbrıs’ta son dönemde yaşanan siyasi kirliliğe dair verilecek tepkiler kişi ve kurumlara karşı verilmesi son kertede fayda getirmeyecektir. Türkiye ile oluşturulmuş dengesiz ilişkinin, vesayetin, kolonyalizmin ya da adına ne konulursa konulsun sorumlusu öncelikle Kıbrıs’ın kuzeyini bu biçimde görmeyi tercih eden Türkiye iktidarlarına karşı verilmelidir. Bu yüzden adada yaşayan Türkiyeli nüfusa, göçmenlere, yerleşiklere veya adına ne denirse denilsin verilecek tepki de sadece gönüllü vatandaşlığın oluşmasını geciktirecektir. Bu durumda vesayete karşı duramayıp, alternatif olma iddiasında olan kişi veya birliklerin kitlelere karşı olan meşruluğunu nasıl sağlayacağı yeniden sorgulanmalıdır.

Yazının sonunu getirmeden bir noktayı hatırlatmakta yarar vardır. Vesayetin Kuzey Kıbrıs’taki yüzü TC Yardım Heyeti iken, Güney’de veya Yunanistan’daki yüzü troyka olmuştur. Vesayetin sürdürülmesi görevini sağlayan taşeron kurum veya kişilerin isimleri ne olursa olsun amaçlarının ortak olduğunu yaşanılan süreç bize net bir biçimde göstermiştir. Kendine özgü siyasi ve sosyal koşulları bir yana, özellikle Yunanistan bizlere çok önemli bir de ders vermiştir. Yunanistan’da troykanın vesayeti altında yapılan 6 Mayıs ve 17 Haziran seçimlerinde vesayete karşı mücadele etmeyi tercih eden radikal sol SYRIZA, Yunan Komünist Partisi ve sağ Bağımsız Yunanlılar isimli partiler toplam halk desteğini %39’a kadar çıkarmıştır. Bu, yukarıda geniş bir biçimde bahsedilen vesayete karşı mücadelenin meşruluğunun, şartlar olgunlaştığında ne kadar etkili olduğunu göstermektedir.

Yukarıdaki örneği görmek istemeyenler için bir örnek daha var. Bu örneği de vesayetten kurtulmadan karanlıktan aydınlığa çıkmanın mümkün olduğuna inananlar için verebiliriz. Troyka ile uzlaşmacı tavrı savunan PASOK ve Yeni Demokrasi Partileri bahsi geçen seçimlerde tarihlerindeki en büyük destek kaybını yaşadılar. Öyle ki 16 Haziran seçimleri PASOK tarihindeki en kötü seçim olarak tarihe geçmişti.[iii] Yunanistan’da eski kuşak politikacılara güvenin dibe vurduğu bu dönemde, vesayetin sürdürülmesinden yana olanların ise hala daha erime sürecinde olduğunu gözlemliyoruz. Öyle ki 6 Eylül’de yapılan bir kamuoyu yoklaması vesayete karşı olan partilere desteğin arttığını gösterirken, PASOK’un oylarının %7.5 seviyesine geldiğini göstermektedir.[iv]

Son olarak önemli bir hatırlatma yapmakta yarar vardır. Vesayet sadece Kıbrıs’ın kuzeyinin sorunu değildir. Önceki örnektede görüldüğü gibi vesayet şartlar oluştukça batının doğuya, kuzeyin güneye, askerin sivile, sermayenin halka karşı sürdürdüğü bir durumdur. Bu ilişkinin devamlılığı ise çıkar ilişkilerine bağlıdır. Bu çıkar ilişkileri de siyasetin örtüsüyle örtülmüştür. Bana sorarsanız Kıbrıs’ın kuzeyi için kirlenen örtü yeterince değiştirilmiştir. Bundan sonra örtüyü değiştirmek yerine bahsi geçen ilişkiye son vermenin mücadelesi verilmelidir.



[i] Erhürman, Tufan. "Siyasette Kirlenme" Gaile. 11 Eylül 2012. Erişim http://www.yeniduzen.com/detay.asp?a=44995.

[ii] Oran, Baskın. "Bir Analiz: Türkiye Kürtleri Bağımsızlığa Gider Mi?" Türkiye'de Azınlıklar: Kacramlar, Teori, Lozan, İç Mevzuat, İçtihat, Uygulama. Istanbul: Iletişim, 2008. 227-33.

[iii] 17 Haziran seçimlerinde yüzde üç olan seçim barajını geçen partiler arasında Troyka’ya karşı olan Syriza %26.89, ANEL %7.51 ve KKE %4.50 oranında oy alırken, Troyka ile uzlaşmayı savunan Yeni Demokrasi %29.66, Demokratik Sol %6.26 ve PASOK %12.28 oranında oy almıştır. Bu partilerin yanında ırkçı Altın Şafak partisi ise %6.92 oy aldığını belirtmek son derece önemlidir. Daha detaylı bir tartışma için Mavris, Yiannis. "GREECE’S AUSTERITY ELECTION." New Left Review 76.Jul-Aug (2012): 95-107.

[iv] Yapılan kamuoyu yoklamasına göre SYRIZA %30, Yeni Demokrasi %28, PASOK %7.5, Demokratik Sol %4, Altın Şafak %12 desteğe sahip olduğu belirtildi. "Greek Poll Shows Anti-Bailout Syriza Ahead in Voter Preference." Bloomberg. 6 Eylül 2012. Erişim: 11 Eylül 2012. http://www.bloomberg.com/news/2012-09-06/greek-poll-shows-anti-bailout-syriza-ahead-in-voter-preference.html.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 817 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler