1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. 'Yol...'
Yol...

'Yol...'

BİR ÖYKÜ Dr. Derviş ÖZER Eskiler tren yolu derdi. Bu yolu, bu yolun adını İngilizler bırakmıştı. Bizi bu halde bırakanlar da onlardı. Yol, bizim köye bir kilometre uzaklıkta, zeytin ağaçlarının altından bakıldığında, güneşin altında bir yılan gibi

A+A-

 

BİR ÖYKÜ

 

Dr. Derviş ÖZER

 

Eskiler tren yolu derdi. Bu yolu, bu yolun adını İngilizler bırakmıştı. Bizi bu halde bırakanlar da onlardı. Yol, bizim köye bir kilometre uzaklıkta, zeytin ağaçlarının altından bakıldığında, güneşin altında bir yılan gibi kıvrılırdı ve bir yılan derisi gibi parlardı.  İngilizler ovaya tren rayları döşemişler ve yıllar sonra bu tren raylarını söküp yerine asfalt dökerek, yola çevirmişlerdi. Yolun iki tarafına da birçoğumuzun “İngiliz ağacı”, bazılarımızın da “efgaliddo” (efgalipto) dediği ağaçları ekmişlerdi.

Biz çocuklar için tren yolu bir sınırdı.

“Tren yolunu geçme, tren yoluna yaklaşma, tren yolunun yanında seni görmeyim!…”

Küçücük dünyamızda koskoca bir sınır. Oraya gidebilmek için büyümek lazımdı. Oysa o yolun iki yanına dizilmiş “efgaliddolar”ın altında, o yoldan gelip geçen arabalardan atılan kutular, şişeler, tahta parçaları, kamyonlardan düşen portakal kasaları, portakallar, araba lastikleri, bisiklet tekerleri,  her şey, akla gelecek, gelmeyecek her şey vardı. Bizim için o yolun kenarı, “Kabasakal’ın hazinesi” gibiydi. Yaz kış demezdik, biraz yüksekçe bir yere oturur, o yoldan geçen kamyonları, çeşit  çeşit, renk  renk  arabaları  gözlerdik. O yüksekçe yere oturur, kendimizi o arabaların içinde düşler, o arabalarla her yeri gezerdik.

Köyde toplasan 4-5 araba vardı. Biri, Ferhan Çavuş’un;  biri, Hakim Salih’in, Vural Usta’nın, Kemal ve Ahmet Usta’nın. Onlar da zaten eskiydi. Dokunabildiğimiz, okşayabildiğimiz tüm arabalar onlardı. Daha çok, velesbit vardı, kocaman velesbitler.  O velesbitleri de vermezlerdi ki sürelim. Zaten verseler de süremezdik. Bazen, kapının önündeki velesbiti kaçırır, sürer gibi yapardık. Bazen de en iyilerimiz, en çeviklerimiz yarım ayak şeklinde sürer, sonra da atar kaçardık.

Bizim köyde araba tekerleği sürmek moda idi. Diğer Türk köylerini bilmem, Rum köylerini de bilmem ama bizim en havalı oyunumuz idi. Eski araba tekerleği bulurduk, daha çok da tren yolunun yanında bulurduk. Hepimizin birer tane araba tekerleği vardı. Samanlılarda saklardık. Hem de ne saklama, babamız bulup da bahçeyi kırcıdan, soğuktan korumak için yakmasın diye samanların altına gömerdik ve eğer iki gün oynamazsak, biz bile bulamazdık.  Sabah oldu mu gizlice samanlıktan çıkarır, 5-6 çocuk bir olup köyün içinde bir aşağı bir yukarı,  akşama kadar araba, pardon, araba tekerleği sürerdik. Ellerimiz araba tekerleğine tokat atmaktan kapkara olur ve şişerdi. Akşam gizlice tekerleklerimizi saklar,  ertesi gün devam ederdik. Araba tekerleği bulamayanlar,  velesbit tekerleği sürerdi. Eğer telleri çıkıksa, elimize geçirdiğimiz değneği oluğun içine yatırır sürerdik. Eğer telli ise, bu daha makbuldu,  orta deliğe demir geçirir, bükerdik ve tek elimizle demiri tutar, öyle sürerdik. İşte bu oyun malzemelerini, hep ama hep ana yolun, tren yolunun yanına atılan, belki de düşürülen eşyalardan oluştururduk. Bazen şans yaver giderdi. Sapasağlam plastik oyuncak da bulduğumuz olurdu, arabanın arkasında oynarken, oyuncaklarını atan çocukların oyuncakları. Ama bu çok nadirdi.

Sonraki yıllar biraz büyüyünce artık yola çıkmaya başladık, ama bu yola çıkış yine köylülerden birisi görecek, çobanlar bizi babalarımıza şikayet edecek diye korkarak yapılan işlerdi. Kışları o yola gidene kadar, “Mergis” (Nergiz) toplardık ve “Zibizibi” dediğimiz bir otla da onbeş, onaltı tane mergiz arasına iki tane yaprak koyup sarardık ve yolun yanında gelip geçene, arabalara, sallardık: “Ena şeliniga, ena şeliniga!”

 Çok para kazanırdık, o kazandığımız paraları da saklardık. Elimizden almasınlar diye  evde söylemezdik. Daha da önemlisi “Senin tren yolunda arabaların altında ne işin var”  diye bağırmamaları içindi saklamamız ama hem bağırırlar, hem döverler, hem de paralarımızı alırlardı.  O mergiz toplama işi çok sistemliydi. Ne biz, Rum çocuklarının mergiz toplama alanına girerdik, ne de onlar bizim alanımıza. Herkes farklı bir yerden toplardı. Kimse kimsenin sınırını geçmezdi ve onlarla çok iyi anlaşırdık.  Bilinmeyen bir şekilde mergiz fiyatı belirlenirdi. Bugün mergiz fiyatı ena şeliniga. Evet bana göre, mergiz fiyatı, hergün “mergiz toplama ve satma sendikası” tarafından belirlenir ve satış düzenlemesi yapılırdı. 50 metre aralıklarla durulur ve mergiz yoldan geçen arabalara sallanırdı. Ena şeliniga. Kimse kimsenin durdurduğu arabaya koşmazdı. İster Rum olsun, ister Türk olsun, herkes kendi durdurduğu arabaya gider ve mergiz satardı. Pazarlık edip mergiz fiyatını indirmeye kalkanlar olurdu. Ama satmazdık, satamazdık. Bizden büyükler engellerdi. İster Rum, ister Türk olsun, bu sendikacı davranışı kimse bozmazdı. Eğer bozan olursa ki, bozanını hiç görmedim. Mergiz toplama ve satma sendikası tarafından cezalandırılacağımızı ve bir daha yolun yanında mergiz satamayacağımızı bilirdik.

O yola, yılda bir kez de öğretmenlerimiz eşliğinde giderdik. Bütün okul, yolun tam yanında, efkaliddoların altında, yanımızda suyumuz ve yemeğimizle sabahtan akşama kadar beklerdik. Güneşin altında yanar, kapkara olurduk. Elimizde bayrak olmazdı. Sabah, şeherden Mağusa’ya doğru askeri kamyonlar geçerdi. Öğleden sonra suyumuz biterdi dilimiz damağımız kururdu. Ama öğretmenlerimiz köye gitmemize izin vermezdi. Dudaklarımız çatlayarak beklerdik, Türk askerinin adaya gelmesini. Saatler süren susuzluktan sonra da Şehere doğru geçerdi kamyonlar. İşte o kamyonlar geçerken var gücümüzle bağırırdık “Ya ya ya,  şa şa şa,  Türk Askeri çok yaşa!” Bir de,  “Dan dan dan,  çekilin yoldan, Türk Askeri geliyor!” diye başka bir tekerlememiz vardı. Onu da söyler ve el sallardık. Son kamyon da geçince köye dönerdik.  Ama ensemiz güneşten pancar olurdu. İşte Türk askerine böyle susuzduk çocukken.

O yolun yanında kamyonları beklerken ne hikayeler uydururduk. Görmeden, düşünmeden, uydurma şeyler anlatırdık. Nereden duymuştuk bilmem ama duymuştuk belli ki, bir Türk askerinin kaç tane Rum’u öldürebildiğini. Birimiz on tane derken diğerimiz ağzını doldura doldura “Ne on oğlum, yüz yüz!” diye köpükler saçarak sayıyı arttırırdık. Türk Askeri’nin günlerce yemek yemeden yaşayabileceğini, Türk Askeri’nin adil olduğunu, güçsüze yardım ettigini, her birinin iki, hatta iki buçuk metre boyunda olduğunu, kamyonların içinde oturduğu için boylarının belli olmadığını, oysa tamamen kocaman adamlar olduğunu, masallardaki devi yenen kahramanlar gibi hayal ederdik.

Ne zaman ki savaş başladı, sevgiliyi bekler gibi bekledik onları. Ve geldiler. Geldiler ama büyü de bozuldu. Biz onların, masal kahramanları olmadığını gördük. Belki büyüdük, belki de ilk kez ayakta gördük onları, seslerini duyduk ve işte o zaman o yolun kenarında kurduğumuz çocukca hayallerden kurtulduk. Bizim gibiydiler ama bizden değillerdi. Bizim hayal ettiğimiz asker değildi gelen.

Neyse tren yoluna dönelim. İkinci savaştan sonra, köye dönünce, ilk olarak o yolun yanına gittik. O yol bize artık yasak değildi. Aslında yasaktı da dinleyen kimdi. İlk haber, tren yolunda bir tankın yandığıydı. Hemen koştuk tankın yanına ve yerde uzayıp giden kan izlerini ve az ilerde yatan üç tane askeri gördük. Korka korka yaklaştık ve yanmış yüzlerini görüp kaçtık.

O yol bütün savaş sırasında ve sonrasında çok işledi sabah bir konvoy, akşam bir konvoy. Silah ve asker kamyonları. Sonra yine kamyonlar. Sonra yine kamyonlar ama yol kenarında artık portakal kasaları değil, sadece ölmüş askerler yatıyordu. Patlamamış bombalar, mermi ve silah kasaları, yanık askeri araçlar.

Tankın yanması günlerden sonra bitince, içinden mermi çekirdekleri ve bozuk paralar  topladık, kağıt paralar yanmıştı çünkü. Tankın üzerinden söktüğümüz makinelilerle savaştık. Sonra hemen yanımızdaki ölüler kokmaya başlayınca, yanık askerlerin üstüne toprak attılar. Üç tane toprak yığını kaldı yıllarca. Tankı aylardan sonra çekip götürüp müzeye koydular.  Diğer tanklardan farkı kalmadı. Artık o da bizim değildi.

Kış geldi. Mergiz tarlaları sadece bizimdi. Rum çocukları da kalmamıştı. Onlar dikenli tellerin arkasından mergizlere ulaşamadılar. Biz topladık ve sattık. Rum çocuklarının bizleri imrenerek izlediğini biliyorduk. Ama yapacak pek bir şeyimiz yoktu. Onları dikenli tellerin arkasına biz koymamıştık. Her şeyden önemlisi, mergiz toplama ve satma sendikası dağılmıştı. Ve ena seliniga demiyorduk. Sadece “Bir şilin, bir şilin!”  diye bağırıyorduk; isteyen istediği fiyata satıyordu. Yolun kenarındaki tekerlekleri de toplamıyorduk, tekerlek sürmek çocuk işiydi. Bizim velesbitlerimiz vardı artık. Rum çocukların velesbitlerini almıştık. Onları sürüyorduk ve saklamadan rahatça evin önüne bırakıyorduk. İstediğimiz gibi velesbitler vardı, hem de bir değil iki değil, beğendiğimiz,  sahiplendiğimiz kadar. Artık yola, o tren yoluna velesbitlerle gidiyorduk.

 O seneden sonra öğretmenler bizi yolun kenarına götürmedi Biz bir daha o sıcak güneşin altında “Ya ya ya, şa şa şa !” diye bağırmadık, çünkü bizi kurtaran asker,  hayalimizdeki gibi değildi. O yolun da bir anlamı kalmadı. Büyüdük, yol bize sınır olmaktan çıktı. Silahlı adamların beklediği yollar yeni sınır oldu ve yeni çektikleri tel örgülerin arkasında tuttular bizi, Rum çocukları gibi. Aslında kurtarılmadık, İki tarafın çocukları, iki tel örgünün arkasında birbirimizden sakınılarak tutsak edildik. Ne mergiz, ne portakal toplayabildik yolun kenarından, ne de satabildik. Telin dikenlerine takılıverdi çocukluğumuz, örselendi. Ardından,  savaş sonrası barış çabalarının acıtan rüzgarına kapılıp  yitti,  gitti.

Yol orada hala  duruyor. Yine bir yılan gibi kıvrılıyor ve bir yılanın derisi gibi parlıyor güneşin altında. Barış var artık. Ama çocuklar ne mergiz topluyor, ne oturup gelen geçen arabaları seyrediyor, ne de hayal kuruyor. Düşlerimiz yok; düşlerimiz, umutlarımızla beraber, uçup gitti dikenli tellerin üstünden. Dedim ya, bu yolu İngilizler yaptı ve bıraktı. Yaşamımızı da değiştirmeye, kendilerine benzetmeye çalıştılar, yolu asfaltlar gibi; olmadı. Bizi savaşın kucağına bırakıp, düşlerimizi ve umutlarımızı da çalarak, terk edip  gidenler,  onlardı...

(DR. DERVİŞ ÖZER)

        

        

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 826 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler