1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Yılın Son Çeyreğinde… Ola Madrid…
Yılın Son Çeyreğinde… Ola Madrid…

Yılın Son Çeyreğinde… Ola Madrid…

Daha uçağınız alçalmaya başlarken Madrid gülümser size. Avrupa’nın Paris, Londra ve Berlin’den sonra en kalabalık şehri. Avrupa’nın vur patlasın, çal oynasın neşeli kızı. Hüznü hep o kırmızı kuşağının altında saklayan mağrur şehri. B

A+A-

 

 

Daha uçağınız alçalmaya başlarken Madrid gülümser size.

Avrupa’nın Paris, Londra ve Berlin’den sonra en kalabalık şehri.

Avrupa’nın vur patlasın, çal oynasın neşeli kızı.

Hüznü hep o kırmızı kuşağının altında saklayan mağrur şehri.

Biraz ilim, biraz da gezgin ruhum taşıdı beni en az iki bin yıllık şehir Madrid’e. Çeşmeleri ve meydanlarıyla meşhur tarih ve kültür zengini altı milyon nüfuslu o Akdeniz başkentine.

Şehir merkezinin biraz dışındaki otelimize öğlen iki civarı varmıştık. Bilimsel programa daha dört saat vardı. Şehrin kalbine yolculuğa çıkmak için iyi bir süre. Meydanlar şehri Madrid’in ana meydanının Plaza del Sol (Sol Meydanı) olduğunu biliyoruz. Otelin kenarında duran taksilerden birine atlıyoruz. Nereye gideceğimizi şoföre anlatmaya çalışıyoruz. Ama ne mümkün! Sonraki günlerde de anlıyoruz ki İspanyollar asla İngilizce bilmiyorlar. Otelde, en işlek kafelerde ve restoranlarda kimse İngilizce konuşmuyor. Kelimelerin havada uçuştuğu, kavgada, mutlulukta hüzünde hep konuşan bu millet İngilizce ile hiç barışık değil. Zor da olsa Sol Meydanı’nı şoföre anlatıyoruz. Adam mest oluyor ve bize radyoda Sol Meydanı için yapılan bir şarkıyı dinletiyor.

BİR MEYDANDAN ÖTEKİ MEYDANA…

Sol Meydanı bile günün bu saatinde sakin. Öyle ya 14.00 – 18.00 arası İspanyolların siesta zamanı. Yaz sıcağında 13.00 - 16.00 arası Sarayönü Meydanı gibi. Sakin de olsa meydanın ruhu sarıyor bizi. Madrid’in resmi sembolü El Oso Yel Madrönö (ayı çilek ağacına tırmanıyor) heykeli burada. Bir zamanlar buranın ne kadar yeşil ve ağaçlıklı olduğunu anlatıyor. Meydanın tarih yüklü dingin kokusunu ciğerlerimize çektikten sonra gece yine gelmek üzere oradan ayrılıyoruz. Sokak aralarından bir başka tarihi meydana geçiyoruz. Plaza Mayor... Dedim ya, burası meydanlar ve çeşmeler şehri. Madrid adım adım gezilecek bir şehir. Plaza Mayor kafe, restoran ve turistik eşya satan dükkanlarla dolu. Eskiden bu meydanda boğa güreşleri, idamlar ve geçit törenleri yapılırmış. Meydanın tam ortasında İspanya Kralı Felipe’nin atlı heykeli bulunuyor.

Gezmek de güzel ama aklımızın bir yerinde İspanyolların ünlü tapaslarını (mezelerini) tatmak var. Gece gidilebilecek iyi bir restoran bulmalı. Elimizde referanslarımız var elbette. Plaza Mayor’den yürüyerek Calle de Cava Baja sokağına dalıyoruz. Bar ve restoranlarıyla ünlü eski mi eski bir sokak. Günün bu saatinde sakin. Bize önerilen Casa Lucio isimli tapaslarıyla meşhur restoranı buluyoruz. Tabi ki kapalı. Üzerinde açılış saati olarak 21.00 gözüküyor. Olsun. Gece 21.00’de burada olacağız.

ÇİNGENE PEMBESİ…

Madrid’e seyahat süremiz sadece üç gün. Kısacık bir zaman dilimi. Yılın son çeyreğine girdiğimiz günlerin başlangıcı. Dünyanın başka coğrafyalarında artık hazan zamanı ama Madrid bir Akdeniz şehri ve Akdeniz’de bu mevsim yazdan kalan yaşanası en güzel günlerdir. Tıpkı adamız gibi.

Hani her şehrin bir rengi vardır ya, Madrid’in rengi de bence çingene pembesidir. Cıvıl, cıvıl capcanlı bir kadındır Madrid. Tıpkı efsaneleşen güzel İspanyol çingenesi Karmen gibi…  Kulağının ardında katmerli karanfili, etekleri kat kat, dişiliği ön planda bir şehir. Bedeniyle övünen, konuştu mu sesi gür çıkan, ayakları yere sağlam basan özgür, kendinden emin bir kadın.

Bilimsel programdan sonra bu kez gecenin büyüsünde geliyoruz Plaza Mayor’a. Artık ilk İspanyolca kelimemizi de öğrenmiş olarak. “Ola”… Burada herkes birbirine “ola” diyor. İspanyolca “merhaba” demek. Biz de turistik eşya satan kadına, işportacıya, marketteki çırağa, taksi şoförüne “ola” diyoruz. Uzun bir yemeğe oturmadan önce biraz daha Madrid’i keşfetmek lazım. Öyle ya uzun bir yemeğin en önemli badesi sohbet değil midir?  İspanyollar dostlarla uzun sohbetli yemekleri sever. Tıpkı biz Kıbrıslıtürkler gibi. Öyle fast - food türü, oturmadan ye ve kaç tarzı yemekler onlara göre değil.

Plaza Mayor’un bir başka kapısından çıkınca karşımıza Mercado de San Miquel çıkıyor. Yapımı yaklaşık 100 sene öncesine dayanan bu kapalı pazar yerinin mimarisine daha dış manzarasına bakarak vurulabilirsiniz. İçeri girince burada bir şeyler yemeden çıkamayacağınızı anlıyorsunuz. İçeride neler mi var? Koca koca karidesler, istiridyeler, çeşit çeşit tapaslar, peynirler, zeytinler, şaraplar. Enfes bir mekan… Madrid’e gelenlerin kaçırmaması gereken bir yer.

Mercado de San Miquel’den büyülenerek çıkıyoruz ve restoranımız Casa Lucio’ya yönleniyoruz. Saat 21.30… Açılmıştır artık. Açıldı açılmasına ama yer bulmak ne mümkün, içerisi tıklım tıklım dolu. Bize rezervasyon soruyorlar. Rezervasyonumuz elbette ki yok. Bizi anlamayan garsondan ısrarla yer istiyoruz. Garson bize karşıdaki barı gösteriyor. Orada oturup sonra yine gelmemizi beden diliyle bağıra çağıra anlatıyor. Karşıdaki barda da zar zor yer buluyoruz ama servis hızlı, tapaslar enfes ve şarap muhteşem. Fiyatlar Kıbrıs’la aynı. Uzun bir bar muhabbetinden sonra yorgunluk çöküyor. Casa Lucio’ya değil, otele dönme vakti…

 

İSPANYOL KÜLTÜRÜNÜ YAŞATAN MEYDANLAR VE MÜZELER..

 

Olur da bu şehre yolunuz düşerse eminim siz de benim gibi çok seveceksiniz. Madrid’e en az bir hafta ayırın derim. Kalabalık, enerji dolu Gran Via bulvarında şöyle bir salınarak gezin ve alışveriş yapın. Kristof Kolomb’a adanmış ve heykelinin de bulunduğu Plaza Colon’u, Plaza  Espana’da Cervantes, Don Kişot ve Sancho Panza heykellerini ve Madrid’in en güzel meydanı Plaza Orient’i mutlaka görün.

 

Sanat müzeleri Prado ve Reina Sofia en az birer gün ister. Prado müzesinde Goya, Velazquez, Picasso, Dali ve El Greco’nun yıllara meydan okuyan resimlerine hayran kalacaksınız. Prado’yu gezdikten sonra hemen yanındaki Ritz Otelinde çay içmeyi unutmayın lütfen.

Reina Sofia’da da Salvador Dali’nin ve Picasso’nun en güzel eserlerini göreceksiniz. Picasso’nun meşhur Le Guernica’sı bu müzede…

 

Madrid’e gidip de Toledo’yu görmeden dönmek olmaz. Pek çok gezgin, “eğer İspanya’da sadece bir gününüz varsa ve bu kısa süre içinde tüm İspanya’yı görmek isterseniz, Toledo’yu mutlaka görmelisiniz çünkü Toledo tüm İspanya’dır” der. Toledo Madrid’e 75 km uzaklıkta. Ortaçağ mimarisini günümüze capcanlı taşımış, üç büyük dinin Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlığın izlerini görebileceğiniz buram buram tarih, kültür ve sanat kokan bir şehir. UNESCO’nun da Dünya Kültür Mirası Listesi’nde bulunan Toledo; Romalılar, Vizigotlar, Emeviler ve Fransızlara ev sahipliği yapmış. Bu zengin tarihi nedeniyle de 19.yüzyıldan itibaren sanatçıların ve gezginlerin ilk durağı olmuş. Toledo tarihle öylesine iç içe geçmiş bir şehir ki, tarihi sokaklarını adımlarken kendinizi bir film platosu içinde hissedersiniz. Birden yandaki evin tahta kapısı açılacak, içinden belindeki kılıcıyla çıkan adam, atına doğru yürüyecekmiş gibi…

Şehrin tarihi binaları içinde en görkemlisi Toledo Katedrali. Büyüleyici güzellikteki bu yapı 1200’lerin başlarında yapılmış ve İspanya’nın üçüncü büyük katedrali…



Madrid’de başka ne mi yapmalı?  Retiro Parkı nda kayığa binmeli, el ele gezen sevgililere tebessüm etmeli; tüm turistler gibi Alcala Kapısı’nda fotoğraf çektirmeli; sarayları ve anıtları gezmeli; illa da istiyorsanız boğa güreşine gitmeli; Futbolkolik bu şehirde Santiago Barnabeu stadını gezmeli, Orta Çağ’lardan kalma eski meyhaneleri ve zindanları görmeli; muhakkak bir flamenko dansı ve gitar gecesi geçirmeli; kahvaltıda sıcak çikolata içmeli ve bir şehrin nasıl olup da hem bu kadar yaşlı ve bilge hem de bu kadar genç ruhlu ve şıkıdım kalabildiğine akıl yormalısınız.

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1724 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler