1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. 'Yıldıray abi...'
Yıldıray abi...

'Yıldıray abi...'

Onu hayatımda dört veya beş kez gördüm ama nedense hiç aklımdan çıkmıyor. Ne zaman ki köye gitsem, ne zamanki o evin yanından geçsem. Ne zaman ki köyde bir maç olsa, aklıma onu gördüğüm o dört-beş sahne canlanıyor ve ben kafamda bir film kuruyorum.. Film

A+A-

 

BİR ÖYKÜ

 

 

 

Dr. Derviş Özer

 

Onu hayatımda dört veya beş kez gördüm ama nedense hiç aklımdan çıkmıyor. Ne zaman ki köye gitsem, ne zamanki o evin yanından geçsem. Ne zaman ki köyde bir maç olsa, aklıma onu gördüğüm o dört-beş sahne canlanıyor ve ben kafamda bir film kuruyorum.. Film hep aynı yerde başlıyor ve aynı yerde bitiyor. Hep güzel şeyler düşünerek, hep sonu güzel biten bir film olarak başlıyorum ama olmuyor. Arkadaşlarım gülüyor. Savaşta mutlu son nasıl olur diye.

O yaz okullar tatil olmuştu ve biz aklımızın başımıza geldiği bir çocukluğu ilk kez yaşayacaktık daha doğrusu yaptığımız her şey hatıralarımıza kazanan bir çocukluğu.

Onun evi köyün dışında idi. Köyde yeni yeni yapılan betonarme evlerdendi. İki küçük çocuğu vardı. Biri bizden altı yaş küçük, biri de daha bir yaşında ya var ya yoktu. Kendisi gemilerde çalışırmış. Günlerce köye, evine gelmezmiş. Ama bir geldi mi iki oğluna oyuncaklar, oyuncaklar ve yine oyuncaklar getirirdi. İşte biz o oyuncaklarla oynamak için ciğerci kedileri gibi o evin etrafında döner dururduk. Biz o oyuncaklar için gittiğimizde hiç birisi ama hiç birisi bu oyuncaklarla oynayamazsınız demedi bize. Ne onun karısı, ne de çocukları, aksine bizi kapının veya evin etrafında gördüklerinde içeri alıp karnımızı doyurup, oyuncakları önümüze yığdılar ve bir köyün çocuğu o oyuncaklarla aylarca oynadık. Onu hiç görmemiştim ama çocukların gözünde hep bir hayal olur ya, o bizim gözümüzde o zamanki filmlerden Hulusi Kentmenvari bir kişi olarak kalmıştı, yani öyle birisini bekliyorduk. Uzakta evin içinde asılı düğün fotoğraflar vardı, güleç bir yüzü vardı. Hep güleç miydi yoksa o gün düğünü olduğu için mi öyle gülümsüyordu bilmiyorum. Hatırladığım; biz ki, ne zaman o eve gittik, oyuncaklar önümüze dökülürdü. Ve akşama kadar oynardık.

Bir gün kapıda bir karartı oldu. Kapıdan gelen ışık kesildi. Arkamızda birisi. Evet kapıyı dolduran kapı kadar birisi. Ve o geldi. Kapı gibi devasa bir adamdı. Çocuklarını aldı. Büyüğünü sırtına bindirdi. Küçüğü kucağına aldı. Öptü. Öptü… Seferden yeni dönmüştü ve çantası oyuncak doluydu.

Köyümüzün bir futbol takımı vardı, biz hatırlamıyoruz ama Rumlar’la da maçlar yaparlarmış. Ne zamanki TMT kuruldu Rumlar’la maç yapmayı kesmiş bizim köylüler. Türk takımları ile maçlar yapıyorlardı. Civar köylerden gelen takımlarla oynanıyordu. O zaman dar şortlar vardı. Krampon pek yok veya herkeste yoktu. Onun da yoktu. Bugün düşündüğümde ayağına göre yoktu. Maçları yalın ayak oynardı. Bek oynardı. O zamanın deyimiyle top geçer, adam geçmezdi. Bir gün kırmızı kartla dışarı atmıştı hakem onu. Atılmıştı ama sahadan çıkmamıştı. Yalın ve koca ayakları ile kendisini kırmızı kartla oyundan atmış olan hakemi köyün etrafında saatlerce kovalamıştı. Bu onu ikinci görüşüm idi.

O cumartesi onu iki kez gördüm. Sabah on civarı elinde megafon ile bizim evin önünde. Yine yalın ayak. Sırtında bir atlet ve silahsız. Rum köyüne Rumca küfürler etmekteydi. Ve arkasından teslim ol çağrısı yapmıştı. Akşam saat yedi ve sekiz civarı omuzunda büyük oğlu, kolunun altında ağlayan küçük oğlu ile elinde Thomson makineli tüfekle ve yanında birkaç mücahitle evlere tek tek girip sivilleri, kadınları yaşlıları ve çocukları, bizleri çıkarıp köyden ayrılmamızı sağlamıştı. Beraberindeki iki mücahitle birlikte yaklaşık 60 – 70 sivili yanan köyden Sancaktarlığa kadar sağ salim götürmüştü. Onu yanan köyden bizleri çıkarırken gördüm.

Sancaktarlık’ta gördüm. Ellerini başının arasına almış. Bir duvara yaslanmış. Mermi ve top seslerinin arasında çocuklar gibi ağlıyordu. Yine yalın ayak idi.

- Hepsini vuracaklar. Hepsini öldürecekler.

- Katliam bu.

- Gelenler Rum askeri. Türk askeri dağları daha geçemedi

- Hepsini öldürecekler,

diye ağlıyordu. Elinde silahı yoktu. Ve dediği gibi hepsini öldürdüler. Doğru bilmişti, gelen Türk askeri değildi.

Ve onu ikinci savaştan sonra gördüm. Üzerine bayrak örtülmüş bir şekilde geçirdiler köyün içinden ve mezarlığa götürdüler. Günlerden sonra bulunmuştu. İkinci harekattan sonra Değirmenlik’te umutla beklediği askeri görünce kucaklaşmak istemişti sadece. Oysa onu Rum sanmışlardı...

İki oğlu kaldı. Biri bir, biri dört yaşında.

O düğün resmine sarılıp dedesinin evinde kapıları “Baba, baba!” diyerek tekmeleyen dört yaşında bir oğlan ve hiçbir şey anlamayan hiçbir şey bilmeyen bir yaşında bir oğlan. Babanın yüzünü bile hatırlamayan, kokusunu bile içine çekememiş bir çocuk.

Oyuncaklar mı? O ev savaşta atılan havan mermileri ile yandı. Geriye sadece ateşte erimiş şekilleri değişmiş renkleri kaybolmuş pirililer ve bir de babayı hatırlayamayan iki tane çocuk kaldı...

Oyuncaklar mı? Biz büyüdük ve hepsini unuttuk. Unutuldu. Her şey gibi oyuncaklar da unutuldu....

(DR. DERVİŞ ÖZER)

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1143 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler