1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Yeni Parti Modeli: HEPİMİZ
Yeni Parti Modeli: HEPİMİZ

Yeni Parti Modeli: HEPİMİZ

Cemal Mert: Örgüt, Yönetim, Başkan, Program ve Eylem Olarak HEPİMİZ

A+A-

Cemal Mert

mertcemal@kibrisonline.com

 

 

 

Örgüt, Yönetim, Başkan, Program ve Eylem Olarak HEPİMİZ

Dünya sosyalist hareketlerinin partisel örgütlenme modelleri, tarihsel süreç içerisinde zamana, koşullara ve mekâna bağlı olarak farklılıklar göstermiştir. Sosyalist devrimler ve ulusal kurtuluş mücadeleleri çağı diyebileceğimiz 1917 ile 1970’li yıllar döneminde, hâkim eğilim, leninist-demokratik merkeziyetçi parti modeli ile sosyal demokrat parti modeli idi.

Kapitalizmin, ulus-devletlere dayalı emperyalist aşamasında geçerli ve işlevsel politik mücadele araçları olan bu iki parti modelinin günümüz küresel kapitalizm çağında ne oranda geçerli ve işlevsel oldukları ciddi tartışma konusudur.

Kendi adıma söylemem gerekirse, her iki model de günümüzde geçerli ve işlevsel politik mücadele araçları olmaktan uzaklaşmış modellerdir. Yerlerine nasıl parti modelleri geçirileceği konusunda ise herhangi bir şablon yoktur. Her coğrafyanın kendine özgü koşullarına ve geleneklerine göre farklı modeller tasarlanmak durumundadır.

Biçimler ve modeller tartışma konusu olmakla birlikte, biçime ve modele şekil verecek ilkeler konusunda belirli bir netlik vardır. Bu ilkeler, özgürlük, eşitlik, adalet, barış, demokrasi, dayanışma, doğayı korumak ve insan haklarına saygıdır.

Geleneksel sol parti modellerini geçersiz ve işlevsiz yapan nedenler nelerdir?

1970’lerden bu yana dünyamızda hızlı ve derin ekonomik, bilimsel, teknolojik ve kültürel dönüşümler olmaktadır.

 Bu dönüşümler, iletişim, ulaşım, haberleşme, mülkiyet, demokrasi anlayışı ve en önemlisi üretim tarzında köklü değişimler yaratmıştır. Endüstriyel üretimden maddi olmayan üretime doğru bir geçiş vardır. ABD'de kol gücüyle çalışanların oranı aktif nüfus içinde yüzde 10'un altına düşmüştür.(*) 2010 yılında ABD’nin Gayri Safi Milli Hasılasının yalnızca %11’i meta üretimine dayanmaktadır. Ekonominin %89’u maddi olmayan üretime (hizmet, turizm, finans, iletişim, ulaşım, film-reklam ve imaj sektörü, patent, medya, insan bakımı ve sağlık, eğitim, bilişim, fikir ve bilgi üretimi vb.) dayanmaktadır. Bilindiği üzere hâlen ABD, dünyanın en büyük üretimini yapan ülkedir ve buradaki ekonomik eğilim dünya için de belirleyicidir.

Üretim tarzındaki dönüşüm üretici güçlerin - yani insanın - yapısını da dönüştürmektedir. İnsan yapısı, düşünüş ve yaşayış tarzı, aile ve toplum yapısı, zihniyet, beklentiler, arzular ve talepler de değişmektedir.

İnsanın bireyselleşmesi, özgürleşmesi, hiyerarşik ilişkileri reddetmesi, vesayet ve tabiyeti kabul etmemesi, mekânlara ve kişilere bağımlılığının azalması, ideolojik güdülenmelerden ziyade somut programatik ve pragmatik manifestoların değer bulması, çağımızdaki temel belirleyici eğilimdir. Elbette ki bunlara ters eğilimler dünyamızda, Türkiye’de ve Kıbrıs’ta da hâlen yaygındır; bu ters eğilimler uzun bir süre daha da varolacaktır ama belirleyici olmaktan uzaklaşmaktadır.

Kuzey Kıbrıs olarak halihazırda dünya ekonomik ve hukuksal sistemine entegre olabilmiş değilsek de, içinde yaşadığımız kendimize özgü sosyo-ekonomik yapılanmamız hızla dünyadaki genel trendle benzeşmektedir.

2010 yılı KKTC DPÖ Hane Halkı Anketi sonuçlarına göre Kuzey Kıbrıs’ta doğrudan meta üretimi ile ilgili sektörler olan tarımda istihdam oranı %5.66, imalâtta %8,97, inşaatta %8,28 olarak tespit edilmiştir. Yani işgücümüzün yaklaşık %23’ü meta üretiminde istihdam edilirken, yaklaşık %77’si de maddi olmayan üretim yapan sektörlerde istihdam edilmektedir. Hele ülkemiz koşullarında meslekler arası geçiş ve ikinci iş yapma oranı da göz önüne alınırsa işgücü yapımızdaki esnek insan yapısı açıkça ortaya çıkmaktadır. Eğitim düzeyimizdeki yükseklik, hizmetlere ve bilgiye ulaşmaktaki kolaylıklarımız da dikkate alınırsa, Kıbrıslı Türkleri emir komuta içerisinde siyasi olarak örgütlemek mümkün gözükmemektedir.

Bugün sol partilerimizin örgütlenme, yaratıcılık ve katılımcılığı sağlamada karşılaştıkları ana sorun da işte buradadır.

Partilerin dikey hiyerarşik yapılanması (üyelik-ocak-bucak-ilçe-parti meclisi- MYK vb.) toplumsal dinamiği üreten birçok insanı ve toplum kesimini bünyesine katamamaktadır. İnanmış ideolojik militanlar ve sempatizanlar dışında çok az insan partilerin örgütsel yapılanmalarına katılmaktadır. Hele toplumsal heyecanın düşük olduğu devrelerde bu katılım minimuma inmektedir. Katılım olmayınca, sol partilerin, seçmenleri anlama ve temsil etme imkânı da zayıflamaktadır. Siyasetten geçinenlerin partilerdeki etkinliğini artıran bu durum, seçmenlerin siyasete güvensizliğinin ana unsurudur. 

Bu zaafiyet sivil toplum örgütleri ve demokratik kitle örgütleri için de geçerlidir. Ve yalnızca ülkemize ait bir sorun da değildir.

Sol partilerin temel misyonu dünyayı ve toplumu dönüştürmek, daha adil ve yaşanabilir bir dünya ve toplum yaratmaksa, bu misyonu gerçekleştirecek motor güç insanların kendi emek ve üretimleridir. Dolayısı ile motor gücü bünyesine alamayan sol partilerin, bu misyon iddiaları bir temenniden öteye geçemez. Ülkemiz örneğinde olduğu gibi UBP, Türkiye örneğinde olduğu gibi AK Parti, kitleleri sürükleyip kendi muhafazakâr, tutucu, adaletsiz renk ve motiflerini toplumsal gelişmeye dayatmaktadırlar.

Kuzey Kıbrıs’ta, en başta CTP olmak üzere, tüm sol partiler, kendilerini yeni toplumsal yapımıza uygun şekilde, fikir, program ve eylem çerçevesinde hem dikey hem de yatay olarak yapılandırmak, katılımcılığı artırmak, demokratikleşmek ve dinamik toplumsal güçleri bünyelerine katmak zorunluluğundadırlar.

Sol politika, artizan profesyonel figürlerin tekelinden çıkarılmalıdır. Bu hem partilerin gelişmesi hem de dinamik toplumsal güçlerin eylem üzerinde bilinçlenmesi bakımından şarttır.

Geçmişte yaşanan Annan Plânı mücadele dönemi, dikey ve yatay örgütlenmelerin ülkemiz koşullarında yaşanmış yaratıcı bir örneği olarak durmaktadır. Bu örnek üzerinde daha derin çalışmalar yaparak özgün bir modelleme geliştirilmesi konusunda daha fazla geç kalmamak gerekmektedir. Ayrıca solun hükümetteki performansı ile niçin bu modelin uzağına savrulduğunun nedenleri de ortaya konarak aynı sorunun tekrarından korunmalıyız.

Dikey örgütlenmeden kastımız, partilerin klasik örgütlenme yapıları iken, yatay örgütlenme ise bu klasik örgütlenmeye paralel olarak yürüyecek, esnek, kolay oluşup kolay bozulan, somut işlere göre belirli zaman dilimlerine yayılan, süreğen yada kısa süreli olan, bileşenleri genişlemeye ve daralmaya müsait, partilerin katı tüzüksel ilkelerine mutlak bağlılık öngörmeyen, etkileşime ve yeni fikir ve eylem tarzlarının denenmesine olanak sağlayan özerk modelleri tanımlamaktadır.

Yatay örgütlenme, ekonomiden çevreye, sağlıktan eğitim ve kültüre, insan haklarından feminist harekete, hobiler ve özel uğraş alanlarından, esnaf ve küçük üreticilerden toplumun dışlanmış yada güçsüz kesimlerine kadar her alanda fikir, program ve eylem üretenlerin kendi özerklik, eşitlik ve kimliklerini koruyarak ama her türlü medya olanağını da kullanarak özgür bir iletişim ve dayanışma içinde partilerle paralel çalışma modellerini kapsamalıdır. Hepimiz olduğumuz yerlerden kendimize hangisi uygunsa ya dikey ya da yatay örgütlenmede yer alabilmeli ancak iletişim ve dayanışmamızı da ortaklaştırabilmeliyiz.

Yeni parti modeli olarak önerdiğimiz model, örgüt, yönetim, başkan, program ve eylem olarak ‘HEPİMİZ’i dikey ve yatay olarak kapsayacak bir biçim; partinin rolünü, -toplumu geliştirmek, yaşanası bir ülke ve çevre yaratmak yolunda bir araca dönüştürmek olan- bir modeldir.

“HEPİMİZİ” oluşturanlar, Kıbrıslı Türklerin varoluşunu önemseyen, çözüme ve dünya ile entegrasyona ulaşmak isteyen, kendi geleceğini ellerine almak isteyen, yaşanası bir Kıbrıs ve dünya hayal eden ve bir program çevresinde bir araya gelecek olanlardır. İşte sol partinin misyonu bu buluşmayı başarmaktır.

 


(*)Mehmet Altan, http://www.aksam.com.tr/kuresel-vicdanimiz-olsaydi-van-depreminde-600-kisi-olmezdi--77324h.html. “Dünya arafta... Bir yerden bir yere geçiyoruz. Emeği sömürüyorlar ama artık emeği sömürmek fazla para getirmez hale geliyor. ABD'de kol gücüyle çalışanların oranı aktif nüfus içinde yüzde 10'un altına düştü. Emeğe olan ihtiyaç azaldı, teknoloji bunu ikame ediyor. Bu durum bize esas büyük zenginliğin inovasyonlar ve buluşlar olduğunu, sınırların eridiğini gösteriyor. Söylediklerimi, dünyanın gidişatını, zamanın ruhunu, tarihin temposunu okuma kabiliyetiyle değerlendirmek ve rakamlara bakmak lazım. Tabii ki sömürü, haksızlık, adaletsizlik var... Sırf mevcut resimden hareket edersen pesimizme düşüp karamsar olabilirsin ama tarihsel gelişime bakıp insanlık neye göre değişmiş onu değiştiren neydi ve şimdi değiştiren unsur ne diye baktığında o değişimi somut olarak görebilirsin.”

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1259 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler