1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Yeni Kıbrıs Türk Siyaseti: Vasatta Buluşma
Yeni Kıbrıs Türk Siyaseti: Vasatta Buluşma

Yeni Kıbrıs Türk Siyaseti: Vasatta Buluşma

Tufan Erhürman: Kıbrıs Türk siyasi hayatında, siyaset bilimcilerin üzerinde hassasiyetle durması gerektiğini düşündüğüm bir depolitizasyon süreci yaşanıyor. Aslında sağ açısından bakıldığında, bu sürecin çok da yeni olmadığı söylenebilir.

A+A-

 

 

                                                                                     Tufan Erhürman

                                                                                     tufaner@yahoo.com

 

 

Kıbrıs Türk siyasi hayatında, siyaset bilimcilerin üzerinde hassasiyetle durması gerektiğini düşündüğüm bir depolitizasyon süreci yaşanıyor. Aslında sağ açısından bakıldığında, bu sürecin çok da yeni olmadığı söylenebilir. Kıbrıs Türk sağında tutarlı bir ideolojik çizgisi olan insan sayısı hiçbir zaman üçü beşi geçmedi zaten. Özellikle bu hareketin doğal lideri olan merhum Denktaş ve onun çevresindeki birkaç isim bir yana bırakılırsa, sağda siyasetle iştigal edenlerin çoğunlukla ideolojik-politik bir birikimi ve çizgisi olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır sanırım.

Sağın en büyük partisi olan UBP’nin 70’li ve 80’li yıllardaki lider kadrosu içerisinde 1950’lerin sonlarından 1974’e kadar TMT’de ya da yakınında faaliyet gösteren kişilerin önemli konumları bulunduğu elbette doğrudur. Ancak bu durum dahi bu insanların tutarlı bir ideolojik-politik duruşa sahip oldukları manasına gelmez. Çünkü Kıbrıslı Türkler açısından “milli mücadele” içerisinde yer almanın sebebi, bir politik ideale bağlı olmaktan ziyade, kendi kendini koruma arzusudur. Kaldı ki UBP’nin lider kadrosu hemen hemen hiçbir zaman tamamen bu kişilerden oluşmamış ve bu kadro sürekli olarak toplum içerisinde sosyalliğiyle, “efendiliği”yle öne çıkan, sevilen simalarla, özellikle de iş bilir teknokratlarla takviye edilmiştir.

1990’lı yıllardan itibaren, yaşamın doğal seyrine paralel olarak, “milli mücadele” içerisinde yer alan kesimlerin siyasetten yavaş yavaş çekilmesiyle birlikte, Kıbrıs Türk sağındaki apolitikleşme eğilimi daha da belirgin hâle gelmiştir. Bu hareketin lider kadrolarının ideolojik-politik eğilimlerini tespit etmek bugün düne göre daha da zordur. Zaman zaman, Türkiye’deki hâkim ideolojiye paralel olarak, bu hareketin Kemalist, liberal, milliyetçi ya da muhafazakâr çizgiye kaydığını gösteren işaretler ortaya çıksa bile, bu kaymaların tamamen pragmatik sebeplerle ve konjonktürel olduğu açıktır. 80’lerin ortalarına kadar devletçi bir ekonomik çizgiye bağlı kalan bu hareketin Özal ile birlikte liberalleşmeye başlaması ve bu eğilimin Erdoğan ile birlikte iyice belirginleşmesi, kanımca ancak pragmatizmle ve Türkiye’deki iktidarlara biat etme çabasıyla açıklanabilir. Benzer biçimde, AKP ile CTP’nin iktidarda ve “ittifak” içinde oldukları dönemde Kemalist çizgiye kayan (bu dönemde UBP’lilerin yakalarında belirmeye başlayan Atatürk rozetlerini ve Mustafa Kemal imzalarını hatırlayalım) UBP’nin, 2009’dan sonra milliyetçi muhafazakâr bir söylem tutturması ve mensuplarının kafa tokuşturmaya ve dine dönmeye başlaması da sanırım pragmatizmden ve Türkiye hükümetlerine ters düşmeme kaygısından başka hiçbir şeyle açıklanamaz.

Kısacası, Kıbrıs Türk sağının mensupları da, bu harekete oy verenler de, istisnalar ayrık tutulursa, genel olarak belli bir ideolojik-politik birikime sahip olmayan, apolitik, pragmatist kesimlerdir. Bu kesimler için önemli olan, Türkiye hükümetleriyle “uyum içinde” davranmak ve ülkede var olan yapının ve sistemin devamını (status quo’nun korunmasını) sağlamaktır. Böyle bir yapı, doğal olarak, apolitik teknokratları, toplum içinde “iyi insan” olarak bilinen, vasat Kıbrıslı Türklerle iyi ilişkiler kuran, sosyal insanları bünyesine taşımış ve bir anlamda toplumun aynası olmayı başardığı için iktidarını daim kılmıştır. Bu arada, vasat Kıbrıslı Türkün de yemeyi içmeyi seven, sosyal, insan ilişkilerine önem veren, “efendi” insanlardan hoşlanan, kişisel çıkarlarının korunmasını her şeyden önemli sayan bir yapıda olduğunu ve bu yapının UBP kadrolarının yapısı ile örtüştüğünü unutmamak gerekir.

 

Kıbrıs Türk Solunda Depolitizasyon

Kıbrıs Türk solunun ayırt edici özelliği, sağın yukarıda anlatılmaya çalışılan çizgisinden tamamen farklı bir biçimde şekillenmiş olmasıdır. Kıbrıs Türk solunun lider kadrosu, 1970’lerin ortalarından itibaren, Türkiye’deki öğrenci hareketi içerisinde politize olmuş insanlardan oluşmaya başlamıştır. Bu hareket, özellikle 1970’li ve 80’li yıllarda sosyalist ve sosyal demokrat çizgiye sadık kalmış ve ideolojik ve politik duruşuna denk düşen bir söylem tutturmuştur. Sağdan farklı olarak solun, Kıbrıs sorunu, ülkedeki ekonomik, sosyal ve siyasal yapı gibi konularda belli bir ideolojik-politik duruştan neşet ettiği açıkça görülebilecek olan tezleri vardır.

Sanırım 2000’li yıllara kadar Kıbrıs Türk solunun hiçbir zaman büyük ortak olarak iktidara gelememesini de bu özelliğiyle açıklamak gerekir. Çünkü Kıbrıs Türk solu, Kıbrıs’ın kuzeyinde çoğunlukta olan vasat seçmen kitlesinin özelliklerine denk düşen özelliklere sahip değildir. Kişisel çıkarlar yerine, ilkeleri ve değerleri ön plana çıkarmakta, Türkiye’deki iktidarlarla uyum içinde olma kaygısı taşımamakta, pragmatizme ve konjonktürel siyasete çok fazla prim vermemektedir.

Soldaki bu çizgi, 1990’lı yıllarla birlikte zikzak çizmeye başlamıştır. Bunda elbette Berlin Duvarı’nın çöküşünün ciddi bir etkisi vardır. Ancak bu zikzakların 2000’li yıllara kadar solun halktan aldığı desteğin artmasına yol açmadığı, hatta bu dönemde sol partilere verilen desteğin dibe vurduğu unutulmamalıdır. Sol oylardaki artışın esas sebebi, 2002’de gündeme gelen Annan Planı’nın yarattığı dalgadır. Ancak bu dönemde iki ayrı etkenin hemen hemen aynı anda ortaya çıkmış olması, sol oyların artış sebebi konusunda kafalarda soru işareti yaratmıştır. Acaba sol oylardaki artışın sebebi, sol partilerin 1990’lara kadar izledikleri nispeten tutarlı ideolojik-politik çizgiden sapmaya başlamaları mı, yoksa yıllardır dillendirdikleri Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin politikaların başarı şansının toplum tarafından algılanmış olması mıdır? Her iki sebep de, vasat seçmenin sol partilere iltifat etmesi sonucunu doğurmuş olabilir. İnsanların kişisel çıkarlarının gerçekleşmesi ihtimalini gündeme getiren ve Türkiye’nin o dönemdeki iktidarının politikalarıyla uyum içinde olan “Çözüm ve AB üyeliği” perspektifinin yıllar yılı UBP’ye oy veren vasat seçmene hitap etmiş olması elbette muhtemeldir. Ancak, bunun yanında, yıllarca tutarlı bir biçimde çözümü, vesayetin kalkmasını ve demokrasiyi savunmuş bir siyasi hareketin öngörüsünün gerçekleşmeye bu kadar yaklaşmış olması, apolitik vasat seçmenin nispeten politize olmasına yol açmış ve onu sol partilere yöneltmiş de olabilir.

Sanırım 2000’lerin ortalarından itibaren sol siyaseti nasıl şekillendirmek gerektiğini belirlerken, soldaki oy artışını sağlamış olması muhtemel olan bu iki sebep üzerinde düşünmek gerekmektedir. Bu düşünce süreci sonucunda üç ayrı sonuca varılabilir:

1. Oy artışının sebebi tutarlı bir ideolojik-politik çizgiden uzaklaşıp vasata yaklaşmak, daha pragmatist, konjonktürel bir çizgiye kaymak ve TC iktidarlarıyla uyum içinde olmaksa, bu duruşu korumak ve onun sayesinde iktidara gelmenin yollarını aramak gerekir.

2. Oy artışının sebebi, yıllardır hassasiyetle korunan nispeten tutarlı ideolojik-politik çizginin başarı ihtimalinin seçmen tarafından görülmüş olması ise, yapılması gereken, bu çizgide bazı reformlar yaparak onu yeniden netleştirmek ve halkı bu çizginin başarı ihtimalinin bulunduğu konusunda ikna etmektir.

İşin ilginç yanı, birinci ihtimalin aslında bir yanılsamadan ibaret olmasıdır. Yani Kıbrıs Türk solu, tutarlı bir ideolojik-politik çizgiden uzaklaşıp vasatla bütünleşse, daha pragmatist, konjonktürel bir çizgiye kaysa ve TC iktidarlarıyla kayıtsız şartsız bir uyumu yakalasa dahi, belli bir oranın üzerinde oy alması mümkün değildir. Bunun sebepleri şunlardır:

a) Bunların tümünü yıllardan beri yapan ve bu konuda ustalaşmış olan bir sağ vardır. Seçmenin ya da Türkiye’nin, aslı dururken kopyası olmaya çalışanı tercih etmesi beklenemez.

b) Özellikle Türkiye’yi yönetenlerin yıllarca kendilerine karşı zaman zaman son derece sertleşen bir muhalefet sergileyen sol partilere sağ partilere duyduğundan daha fazla güven duyması mümkün değildir.  

c) Sağın seçmen tabanı bu çizginin politik söylemine alışkındır. Ancak bu çizginin solun seçmen tabanında kabul görmesi son derece güçtür. Böyle bir çizgi, solun sağdan belli oranda oy almasına yol açabilir ancak kendi tabanından kaybedeceği oy da en az sağdan alacağı kadar çok olacaktır.

d) Sol seçmen hâlâ nispeten politiktir ve apolitik bir çizgiyi kabullenmesi mümkün değildir. Nitekim “hiçbirinin diğerinden farkı yok” sloganının bu kadar yaygınlaşmış olması bunun göstergesidir.

Son sebep üzerinde biraz daha ayrıntılı durmakta yarar vardır. Yukarıda açıklandığı gibi, sol ile sağın bu ülkedeki ayrışma noktalarından biri, sağın pragmatist, esnek olması, tutarlı bir ideolojik-politik çizgiye sahip olmaması, kişisel çıkarları ön planda tutması ve konjonktürel olarak bir söylemden diğerine (örneğin Kemalist söylemden milliyetçi muhafazakâr söyleme) hızla kayabilme yeteneğine sahip olmasıdır. Sol ise, halkın algısında, tutarlı bir ideolojik-politik çizgiye sahip olan, ilkeler ve değerler üzerinden siyaset yapan, kişisel değil, toplumsal çıkarları ön planda tutandır. Halkın çoğunluğunu oluşturan vasat seçmen, bu nedenledir ki sola oy vermediği zamanlarda dahi bu harekete ciddi bir saygı duymuş ve bunu ortaya koymaktan çekinmemiştir. Nitekim bu seçmen, solun ideolojik-politik çizgisinin başarı ihtimalini gördüğü anda, bu çizginin tarihi bir tesadüf eseri Türkiye’deki iktidarın çizgisiyle çakıştığını (bu arada Türkiye’deki sivil-asker bürokrasinin çizgisiyle çatıştığını da görmezden gelerek) ve kişisel çıkarlarıyla örtüştüğünü de tespit ederek, bu çizgideki siyasi partilere destek vermekten çekinmemiştir.

 

Sonuç 

Ben böyle düşünüyorum ama sanırım bazı sol partilerin lider kadroları benimle aynı görüşte değil. Solda “yenileşme” çağrısı yapanların bazıları, tutarlı bir ideolojik-politik çizgi belirlenmesinin, pragmatizmden ve konjonktürel siyaset yapmaktan uzaklaşılmasının, kişisel çıkarların göz ardı edilmesinin ve Türkiye ile değerler ve ilkeler üzerinden ilişki kurmakta ısrar edilmesinin, solu 1995 ortalarına ve öncesine döndüreceğinden endişelenmektedirler. Onlara göre, böyle bir politika solu ilanihaye iktidardan uzak tutacak ve hedeflerine ulaşmasını imkânsız kılacaktır. Çare, tutarlı bir ideolojik-politik çizgi arayışından vazgeçmek, pragmatist ve konjonktürel siyasete dönmek, seçmenin kişisel çıkar arayışlarını görmezden gelmemek ve Türkiye ile ilişkileri ilke ve değer kaygılarıyla riske etmemektir.

Oysa ben, bunun, hem kendi içinde çelişik, hem de sanıldığının aksine solu iktidara taşıması imkânsız bir siyasi tavır olduğu kanaatindeyim. Yazıyı bitirirken, bazı noktalarda tekrara düşmek pahasına sebeplerimi sıralamak istiyorum.

1. Solu iktidara getirmeye ve bu yolla hedeflerini gerçekleştirmeye odaklanan bu siyasi tavır kendi içinde çelişiktir. Çünkü solun hedeflerini gerçekleştirmesi için her şeyden önce hedefleri olması gerekir. Bu hedefler de ancak tutarlı bir ideolojik-politik çizgiden hareketle belirlenebilir. Böyle bir çizgi yoksa, “sol hedef”ten söz etmek mümkün değildir. Tutarlı bir ideolojik-politik çizginin yokluğunda hedef de olmayacağına göre, sol dünya görüşüne göre iktidara gelmenin manası da yoktur. İktidara gelmiş olmak için iktidara gelmek sol literatür çerçevesinde açıklanamaz.

2. Kitleleri depolitize etmek, ideolojilerin ve siyasetin bittiğinden dem vurmak, sağ dünya görüşünün hegemonyası altındaki toplumlarda yalnız ve ancak sağın işine yarar. Çünkü var olan düzenin sahibi sağdır. Sol, alternatif bir düzenden ve sistemden söz eder. “Alternatif yoktur” demek ya da alternatif sunuyorum sanarak sağ politikaları gündeme getirmek sağın hegemonyasına teslim olmaktan başka bir şey değildir.

3. Yukarıda da açıklamaya çalıştığım gibi, bu siyasi tavır, bu ülkede sağa aittir ve onun tarafından yıllardan beri ustaca kullanılmaktadır. Aslı dururken kopyası olmaya çalışana kimse iltifat etmez. Aksi hâlde bugün çok dillendirilen “hiçbirinin bir diğerinden farkı yok” düşüncesine zemin kazandırmak kaçınılmaz olacaktır.

4. Bu ülkede sol siyasi seçmen, geleneksel olarak nispeten politiktir. Bu tip bir siyasi tavır, sağdan üç beş oy gelmesine yol açsa da, sol seçmenin desteğinin kaybedilmesine yol açacaktır.

Bu yazıda amacım, sol siyasetin bundan sonraki çizgisi belirlenirken üzerinde tartışılması gerektiğini sandığım bazı düşüncelerimi paylaşmaktır. Ama bitirirken kendi görüşümü daha açık bir biçimde ortaya koymak istiyorum.

Bence, sol hareketin 2000’li yıllarda gösterdiği başarının sebebi, yıllardan beri koruduğu nispeten tutarlı ve tutarlılığı sebebiyle halkın teveccühüne değilse bile saygısına mazhar olmuş ideolojik-politik çizginin başarı ihtimalinin görülmüş olmasıdır. Eğer bu görüşüm doğruysa, bundan sonra yapılması gereken de, sol değerlerden hareketle üretilmiş yeni, yine tutarlı ve başarı şansı olduğu konusunda halkın ikna edileceği bir ideolojik-politik çizginin halkın önüne koyulmasıdır. Bu çizgi, doğal olarak, birtakım ilkeleri ve değerleri de beraberinde getirir ve solun yapabileceği en büyük hata, Türkiye iktidarlarıyla uyum, seçmenin kişisel çıkar beklentilerinin karşılanması, pragmatizm ve konjonktürel siyaset gibi arayışlarla bu değer ve ilkelerden sapmaktır. Böyle bir hata, kaçınılmaz olarak, ideolojilerin ve dolaylı olarak siyasetin bittiği, alternatifin bulunmadığı, bütün siyasi partilerin özünde birbirinin aynı olduğu konusunda herkesi ikna edecek, seçmen, doğal olarak depolitize olacak, depolitizasyon da status quo’nun korunması dışında hiçbir şeye hizmet etmeyecektir.                 

 

      

              

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 968 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler