1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Yazarın Sancısı ve Sorumluluğu*
Yazarın Sancısı ve Sorumluluğu*

Yazarın Sancısı ve Sorumluluğu*

Gürgenç Korkmazel: Kıbrıs Tarihine bakılırsa sanıcının hiç eksik olmadığı görülür bu adada, dönem dönem azaldı, dönem dönem arttı, ama hep vardı. Belki de sancısız yaşanabilecek bir coğrafya değil bu coğrafya

A+A-

 

 

Gürgenç Korkmazel

gurgench@yahoo.co.uk

 

 

“Bireyler bireyleri üreten toplumu üretirler  --- P. Corcuff

 

         Kıbrıs Tarihine bakılırsa sanıcının hiç eksik olmadığı görülür bu adada, dönem dönem azaldı, dönem dönem arttı, ama hep vardı. Belki de sancısız yaşanabilecek bir coğrafya değil bu coğrafya. Zaten sorunsuz, sancısız, ağrısız bir yaşam olmaz, olamaz. Önemli olan sancıyı ne kadar paylaştığımız, onunla nasıl başa çıktığımız ve neye dönüştürdüğümüzdür.   

         İşte yazar da, çalkantılı ve depremli dönemlerdeki toplumsal sancılardan nasibini, hatta bazı iddialara göre hassas doğasından dolayı daha fazlasını alır.

Peki nasıl üstesinden gelinebilir sancının?

Bunun için öncelikle ve kesinlikle sorumluluk duymak gerek. Sadece kendine karşı sorumluluk değil, başkalarına karşı da sorumluluk… Sancıyı iyileştirmek için sorumluluğu kabul etmek, sorumlu davranmak şarttır. 

Burada durup soralım, bu durumda tam olarak nedir yazarın sorumluluğu?

Bir kere yazarın en büyük sorumluluğu öncelikle kendine, yaşamına, yani şiirine, yazısına karşıdır. Sonra topluma… Yazar, yaratarak var olan kişidir ve birincil sorumluluğu yaratmaktır. Üretmektir yani yazarın sorumluluğu – ama nitelikli eserler üretmek. Peki üretim gerçekleşince, yazar, iyi, doyurucu, sağlam bir iş ortaya çıkarınca orda bitiyor mu görevi? Bence bitmiyor. Yazar toplumun ürettiği bir bireydir. Aksini savunsa bile toplumun bir parçasıdır. İçinde veya kıyısında yaşadığı bu topluma karşı sorumlulukları vardır (karşı’nın altını çiziyorum.)

Bu adada eski kuşak birçok ‘yazarın’ yapmaya çalıştığı gibi topluma yol göstermek, onu eğitmek, kimlik kazandırmak veya kurtarmak gibi sorumluluklar değil bunlar. Olsa olsa, topluma ayna tutabilir, onu eleştirebilir veya kişilerin algılarını daha duyarlı hale getirip, güzellik ve gerçekle olan ilişkilerine yeni bakış açıları ve yaklaşımlar kazandırabilir. Bireyleri bilinçlendirebilir. Vesaire, vesaire…   

 

Maalesef özellikle de küçük toplumlarda yazara, yazmaktan daha çok iş düşüyor, çok yönlü olması gerekiyor. Yani bir yazar, sırasında kadın hakları, eşcinsel hakları için mücadele etmeli ve anti-militarizmle, çevreyle ilgili eylemlerde veya kendine göre önemli bulduğu toplumsal hareketlerde yer almalıdır.

Fildişi kulesine, kalesine, mağarasına, bahçesine veya yatak odasına, ne isterseniz deyin, çekilen yazar eksik bir yazardır benim gözümde. Bireyselliğin (hadi hastalıklı demeyim) narsistik boyutta yaşanmasıdır bu, ‘biz’e karşı ben’in değer kazanmasıdır.’ (P. Corcuff). Sanatçı dediğin sokakta, meydanda olmalıdır. Meydanda at koşturmak veya boy göstermek için değil de, örnek olmak, etki ve fark yaratmak için. Boğazına kadar siyasete batmalıdır, bilmem hangi partiden aday olmalıdır veya her sanat etkinliğinde ön safhada olmalıdır, her televizyon kanalında konuşma yapmalıdır demiyorum.   

 

 Geçenlerde, Jenan Selçuk’la  konuşuyorduk. Jenan yazarın televizyona çıkmasını hoş karşılamıyor, daha doğrusu kendisi edebiyatla veya kitapla ilgili televizyon programlarından gelen davetleri reddediyor. Böyle bir tavrı var medyaya karşı. Burada beni düşündüren Jenan’ın televizyona çıkıp çıkmaması değil,  haksızlıklara, adaletsizliklere ve vicdansızlıklara karşı ne kadar sokakta, meydanda olduğudur; ne kadar söz aldığı ve sözü eyleme ne kadar dönüştürebildiğidir?

Bu sorunun cevabını ona bırakıyorum.

Yeri gelmişken şunu söylemeliyim ki, 70’lerde ve 80’lerde doğan, benim beğendiğim, önemsediğim ve bir sonra ne yazacak diye merakla beklediğim Rıdvan Arifoğlu, Cengiz Erdem, Emre İleri, (parantez içinde Gürkan Uluçhan ve Ceyhan Özyıldız’ı da sayabilirim) gibi genç şair ve yazarlarda genel olarak agorafobia gibi bir durum var sanki. Saydığım bu isimlere Jenan Selçuk ve Senem Gökel’i de ekleyebilirim, bir farkla, Jenan ile Senem kalabalık önünde şiir okumaya hayır demiyorlar.

Kenarda durmayı, kabuğunda kalmayı seçen böyle bir kuşak var gibi görünüyor(edebi olarak değil, zamansal olarak kullanıyorum kuşak deyimini.) Hayır, 74 Kuşağının yaşadığı kimlik sorunu gibi bir sancıları yok. Toplumsal sorunlara karşı duyarsız veya apolitik olduklarını da söyleyemeyiz. Hatta içlerinden bazıları anarşizme yakın duruyor. Belki de, Kıbrıs edebiyatındaki siyaset hastalığını iyi bildiklerinden bulaşmıyorlar, bulaşmak istemiyorlar gündelik olanın politikasına. Bilmiyorum. Ama umursamazlık ve boş vermişlik, bu kuşağın ortak özelliğiymiş gibi görünüyor benim baktığım yerden.    

Bütün bir kuşak böyle değil tabii ki, Tufan Erhürman ve henüz kitapsız olsa da Halil Karapaşaoğlu gibi hep meydanda olan yazarlar da var mesela.    

Bir veya iki kişi olsa neyse, sanatçı halidir, rastlantıdır der geçerim, ama daha fazlası var sanki burada. Mademki sanatçı toplumun ürettiği bireydir, sonuçta Kıbrıs toplumunun yaşadığı tarihsel süreç ve sosyal koşullar mı onları bu hale getirdi? Yoksa asıl neden teknolojinin gelişmesi, iletişimin sapıkça bir hal alması mıdır?

Hayır, kimseyi yargılamaya çalışmıyorum, anlamaya çalışıyorum sadece (yoksa bunları söyleyerek meseleyi gereksiz yere kurcalıyor, iş karıştırıyor, kışkırtmaya mı çalışıyorum birilerini?)     

         Yazarın bireyselliğini savunması ve özerk olması önemlidir, ama toplumdan ne kadar bağımsız olabilir veya kendini nereye kadar soyutlayabilir?

         Öyle anlaşılıyor ki kimine göre özgürlük sorumlulukta, kimine göre de tam tersi, sorumsuzluktadır. Benim adına sorumluluk dediğim olguya karşı sorumsuzluğun daha özgürleştirici bir şey olduğu ve yazarın yaratmak için buna daha çok ihtiyacı olduğunu söyleyebilir başka biri…  

 

         Sorumluluk hakkında söyleyeceklerim, sancıdan daha çok galiba, yine de bitirmeye yaklaşırken konuyu sorumluluktan, sancıya kaydırmak istiyorum yine – Yaratma sancısına. Bana göre sanat varoluş sorunudur, sancısıdır.

Her kuşağın kendine özgü birtakım sorunları, sancıları olabilir, ama edebiyatta asıl mesele, asıl sancı yaratıcılıktır. Kuşkusuz günün sonunda kalıcı olan, yaratılan eserdir. Toplumsal değişimler, dönüşümler yaşanır geçer, ama üretilen edebi eserler zamana karşı ne kadar direnebilir? Ne kadar kalıcıdırlar?

Yayımlanan kitaplara baktığımızda, şu bir gerçek ki burada üretilen eserlerin çoğu sancı hapı alınarak üretiliyor. Evet sancılanıyorlar, ama ondan sonra ortaya çıkıyor ki gebe bile değiller. Bu üretimlerin çoğu yaratıcılık değil, üstünkörü yapılmış işlerdir.

 

Sonuç Yerine: Doğadan Kopmanın Sancısı

 

         Günümüzde, birçok modern sancının nedeni temelde insanın büyük ölçüde doğayla uyum halinde yaşamaktan vazgeçmesi, hatta doğadan kopuk yaşamasıdır. Doğayla, iklimle uyum içinde yaşamaya çok basit bir örnek vereyim: eskiden isabetli olarak kerpiç evler inşa edilirdi Mesarya’da, şimdi, beton evlerde oturuyor ve yazları sıcaktan, kışlarıysa soğuktan şikayet ediyoruz. Doğayla uygun yaşamadığımız için, bedeli gerçekten de ağır olan enerji kaynaklarıyla serinlemeye veya ısınmaya çalışıyoruz.

Hiç kuşku yok ki doğadan uzaklaştıkça ve hissedilen iç-boşluk sebebiyle teknolojiye daha çok sarıldıkça artıyor bireysel sancı – acı.  

 


*Işık Kitabevi’nin düzenlediği, 25. Kitap fuarında, ‘Edebiyatta Sancı’ panelinde okunan bildiridir. 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1008 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler