1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. YAZ ORTASI BULUTLARI
YAZ ORTASI BULUTLARI

YAZ ORTASI BULUTLARI

Deniz kıyısında güneşleniyoruz. Mutluluk için sayısız neden var. Cennetten bir köşede dünya tatlısı iki insanla birlikteyim ama kafam başka bir yerde. Gerçekleşmeyeceğini düşündüğüm bir vaatten kaçmak için buraya gelmişim çünkü… Buradayım ama burada

A+A-

 

 

Deniz kıyısında güneşleniyoruz. Mutluluk için sayısız neden var. Cennetten bir köşede dünya tatlısı iki insanla birlikteyim ama kafam başka bir yerde. Gerçekleşmeyeceğini düşündüğüm bir vaatten kaçmak için buraya gelmişim çünkü… Buradayım ama burada olmak istediğimden emin değilim.  Andreas: “Neyin var? Seni ilk kez bu kadar ışıksız görüyorum” diyor. Bu haksızlık biliyorum. Hem kendime hem de başkalarına… Kendimi iyiymiş gibi göstermeye çalışmam fayda etmiyor. Kalbimin çiçeği soluyor, fark ediyorum bunu…

Bir formül bulduğumu sanıyordum ilişkilerde üzülmemek için. Düş kurmayacaksın ki düş kırıklığına uğramayasın. Söylenenleri ciddiye almayacak, vaatleri yapılmamış sayacaksın. Her zaman yedekte bir başka planın, uçup kaçacağın bir penceren olacak. Bugün söylenenin yarın garantisi olmadığını bileceksin.  Sadece anı derinleştiren birer armağan kabul edeceksin geleceğe dair mutlu buluşmalar vaat eden cümleleri…

Peki bu ne şimdi? Bu dokunsalar ağlayacak hal. Boşluğa yuvarlanma duygusu. Yazı hüzne boyayan iç burukluğu....

Elimde Derek Walcott’un Midsummer’i   

“Yaz ortası arkamda bir kedinin esnemesi gibi uzanıyor.

Ağaçların dudakları tozlu, arabalar eriyor  ocağında”

Bu güzel koyda daha çok da bir şiirin haberci dizeleri gibi yaz ortası… Gizli aynamda kendimi izliyorum. Şezlonga uzanan dalgın bir kadın, elindeki kitap: Yazortası. Evden çıkmadan az önce çekip almış kitaplıktan. Bir protesto gibi atmış kendini dışarıya. En çok da kendine bir protesto gibi…  Olmayacak rüyalara inandırıldığı, buna direnmediği için… Durduk yerde inceden kırılan kalbi için… Zamansız, anlamsız burukluklar, adı konmamış bir iç huzursuzluğu için…

 Eski yazların anımsamaları  mı yoksa her şey yolunda  gibi giderken böyle çıkagelen?  Gözlerimin ışıklarını  söndüren ne?  Buna benzer zamanlara dair belleğim, anı çalıyor benden; farkındayım. Çok benzer bir an  var yıllar öncesinde. Hayretle keşf ediyorum bazı ayrıntıları... Aynı elbiseyi giymişim mesela. Yıllardır dokunmadığım, o lanet anın sembolü gibi duran elbiseyi neden birden çekip aldım geçen gün dolaptan?  Ne garip! Filmi  geriye sarıp  karşılaşma anına geri gidiyorum sürekli... Bilmediğim bir şey var sanki... Bir kırılma ...

Hayat sürprizleriyle beklemekte, kalbin sınırlarını zorlamakta halbuki… Yazın bavulu hazır çoktan... Hava alanlarından, gemi güvertelerinden geçecek. Otel odalarında  açılacak.  Yorgunlukla sokaklarda sürüklenecek. Yepyeni mekanlarda olmanın hoş ürpertisi, iç genişleten coşkusuyla dolacak . Yeni tanışmalar, keyifli paylaşımlar için açılacak. Ama neden iç acıtıcı  bütün bu hayallere eşlik eden müzik?  Bellek hatırlatıp duruyor, geçmişin motifini koyuyor çünkü önüne... Kendini kaptırmanı engelliyor. Bu an, neden deniz kıyısında sahici, güzel bir an olamıyor? Dalgınlığın dalgaları geliyor ve hep başka yere sürüklüyor beni...

Hangi şehre gitsen onu “yalnızlığın başkenti” yapabilirsin. Bu şehir ardından gelir. Ezber bozulamaz mı peki? Her şeyi geride bırakıp yepyeni bir serüvene dalmak  mümkün olamaz mı?

Gün bitmek bilmiyor.  Kriakos’un bahçesinde ay ve şarap,  Camille Claudel ve onun Rodin’i aşmış olduğu  üzerine çok fazla takip edemediğim Rumca bir sohbetle devam ediyor.  Ne Kıbrıs sorunu, ne yakınlarımızdaki yaklaşan savaşın sesleri... Anın büyüsüne kapılmış masadakiler. Gezdikleri müzelerden söz edip duruyorlar. Ben kendi hüzün bulutuma büzüşüp oturuyorum. Sığınmak istediğim yalnızlığa, akıtmak istediğim gözyaşlarına ulaşamıyorum bir türlü.

Ertesi sabah arkadaşımın doğum günü için hazırladığımız sürprize uyanıyorum. Sürpriz çetesi, doğum günü pastası, balonlar, çiçeklerle yola koyuluyor ve sabahın köründe orman içindeki güzel evin kapısına dayanıyor. Bütün bu şirinlikler arasındaki fotoğrafıma bakıyorum. Orada işte. Gülümseseler bile gözlerimin içinde düş kırıklığı, tüm bedene sinmiş bir protesto hali... “Bunu bana neden yaptın, bunu kendime neden yaptım?” sorusu.

Bu yazı bir yalan olamazdı. Vaziyet böyle çünkü... Belki Pazar sabahı size ulaştığında benim ruh halim değişmiş olacak. Belki bu yazıyı yazmak bununla başa çıkmak için bir yöntem.

Gözyaşlarım hala akmadı. Belki aksalar bu kederden uzaklara taşırlardı beni... Bu gönül kırıklığı ne ilk ne de son... Yaz ortasında gözlerimde keder bulutlarıyla oturmuş bekliyorum. Kavurucu bir yaz. Satırlarım tozlanmış. Düşlerim eriyor. Tozları alırsın. Düşlerin yenileri gelir belki. Hayat bu... Her an yeniden şaşırtabilir insanı...

 

 

 

Bu haber toplam 1190 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler