1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Yaşamın uç noktasına tutunabilmek!..
Yaşamın uç noktasına tutunabilmek!..

Yaşamın uç noktasına tutunabilmek!..

Hiç düşündünüz mü? Öylesi bir denge ki yaşam, ruhu, bedeni ve tümünü içinde nefes aldıran evren, en ufak bir aksama olduğu zamanlarda yaşam denilen enerji terk edebiliyor, ait olduğu uzamı! Elbet gün gelecek, tüm dengeler küçük aksamaların eklendiği bir z

A+A-

 

                  

 

Hiç düşündünüz mü? Öylesi bir denge ki yaşam, ruhu, bedeni ve tümünü içinde nefes aldıran evren, en ufak bir aksama olduğu zamanlarda yaşam denilen enerji terk edebiliyor, ait olduğu uzamı! Elbet gün gelecek, tüm dengeler küçük aksamaların eklendiği bir zincirle sarmalanarak eriyip gidecek; avuçlarımızın arasından. Evren, sınırları bilinmeyen, sırlarının peşinden koştukça tükenebileceğiniz a priori! Bilinçte var olan bilgi apaçık: dünya,  nefes almaya başladığı günden bu yana devamlı gelişmekte, çehresi ve yaşam koşulları değişmekte ve bu bağlamda kendi yaşam sürecini hızla tamamlamaktadır. Diyebilmeliyiz ki: dünya kendi intiharının izlerini sürüyor. Tüm canlılarda olduğu insan soyuyla ilgili tükeniş çığlıkları da sarıyor etrafımızı! Bu gerçekle birlikte, aslında, kendi ördüğümüz acı bulutlarının farkında olmadan, dışımızda aradığımız olaylar zinciri gerçeklikleri bizler için, bir ara dünyanın sanal tortuları olarak görülebilir. Hal böyleyken,  olayları olduğu gibi kabullenmek lüksünü taşımıyoruz yaşamda. Evren, dünya ve beden dinamiğinin dengesi şaşılası bir görüntü, kavranılası güç, sır odası mahzeninde akıllara durgunluk veriyor.

Bazı öncel olaylara, olgulara dayandırma eğilimi, farklı dönemlerde, düşünce pratiğini kendilerine yaşam çizelgesi oluşturan filozofları bile çelişik anlam yaratma veya olayları bir temele dayandırıp/ dayandırmama gibi ikircik düzenlerde yaşamı kulaçlamaya götürmüştür. Bilim ve felsefede a posteriori önemlidir. Gerçek hayat, görgüye ve deneye dayanır. Unutulmaması gereken, kısacık bir ömre sığdırılmıştır yaşamlar. Joseph Cambell’ın sözü geliyor aklıma: Çocuğu olduktan sonra bir insan doğa bakımından ölü sayılır! Ne yazık ki, acı olsa da, durum bundan ibaret gibi geliyor bana!  Peki ya sanatçı için? Onun için her yapıt/üretim/çalışma/iş bin kere ölmek mi, demektir?! Düşündüm de: gerçek hayatı yöneten kavramlar, düşünceler ve illa ki gerçeklik dedirten mantık silsilesi bu alana (sanat) kesinlikle bulaşamaz. Neden mi? Her yaratım yeni bir başlangıçtır; sanatçı denilen örnek çilekeşin uzamında/yaşamında/dünyasında! Gerçek, usa vurma yönteminin dışında bir de duygusal anlamda içsel bir yolculuktur! Bu yolculukta bellek sıklıkla yoklar sanatçıyı… Geçmiş adım adım izler insanı, nefes aldığı sürece. Ne yaparsanız yapın, kesinlikle geçmişe dair izlerin varlığı, açtığı yaraların derinliği kabuklanamaz; görüntülere eklenen sanrı kuşaklarıyla, gökkuşağı yaratmış sansanız bile yaratamaz ve gün gelir bir kıvılcımla ateşlersiniz fitilin ucunu, yaşamın kıyısında…

Tüm bu sözlerin açtığı paragrafları toparlayabilmek adına yazıcının da bir ateşe ihtiyacı olduğunu klavyeye dokundukça daha çok duyumsadım. İçinizde taşıdığınız çok sesli koronun susması ne mümkün! Sesler, en cüretkârından en mahcubuna kadar sıralanan cümleler halinde,  bir görsel şöleni anlamak için, kelimeleri kana kana içiyor. Sanatın amacı nedir? Veya Gombrich edasıyla: sanat yoktur sanatçı vardır! gibi iddialı bir cümle yapısından sonra ressamın eserleriyle, izleyiciyi/alılmayıcıyı ilgilendirmesi gerekliliğinin altını çizmeliyim. Eser, bizi ilgilendirmeli, duygularımızı dinamikleştirmeli ve sonrasında kendi hayal dünyamıza bir gökkuşağı veya siyaha bandırılmış sahne demetleri bırakabilmeli! Bunun ortası yok mudur? Ya siyahtır ya da alaca! Sonuçta siyahın temsil ettiği ile renk skalasının boyadığı düşlem çemberi aynıdır: Geçmiş! Diğer bir deyişle bellek ve yaşanmışlık üzerinden bugüne kalan tortuların izini sürebilmek!

Kıbrıslı sanatçı Hüseyin Özinal’ın Yaşamın Ucuna Yolculuk temalı resim Sergisi, 11 Mayıs 2012, Cuma günü, Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi’nde,  T.C. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ve K.K.T.C. Turizm, Kültür ve Çevre Bakanı Ünal Üstel’in himayelerinde açıldı. Özinal’ın sergisi 11-25 Mayıs 2012 tarihleri arasında Ankaralı sanatseverlerle buluşacak. Sergi açılışından direkt elde ettiğim ve gözlemlediğim izlenim yoğun ilgiydi. Kıbrıs’tan katılımın yanısıra, Ankara’dan sanatçıların ve sanat galerisi yöneticilerinin de büyük ölçüde sergiye karşı ilgi duyduklarını belirtmeliyim.

Hüseyin Özinal, Yaşamın Ucuna Yolculuk adlı sergisinde, yer alan resimlerinde bizleri, dünya ile görüşmeye, iletişim kurmaya ve yaşamı yeniden gözden geçirmeye davet ediyor. Böylece Özinal’ın gördüğü dünyayı, onu görüş şeklini, soyut yüzeylerde izlerken, evrenin/dünyanın kendisini ona nasıl açtığını, örtülerini, perdelerini, kendine kapanan kör pencerelerini ve tüllerini sıyırarak kendini ona nasıl gösterdiğini de seziyoruz. Bu bir çeşit alımlayıcının sanatçının yüreğine dokunması, algılarına sızması, duyularının tenha limanına demirlemesi olarak algılanabilir. Kendi yaşamınızın kıyılarını yeniden keşfetmeniz adına, Hüseyin’in ıssız adasının, sessiz tınılarına davetlisiniz. Aslında her şey gelip geçici ve bu bağlamda gelen-geçen kavramıyla bize Özinal, kendimizi tanımlamamızı, farkındalığın tehlikeli kollarında yaşam sırlarına erişeceğimizi, kırmızı ağırlıklı yüzeyleriyle hatırlatıyor. Resimlere baktıkça ve sanatçı dile geldikçe Delphi Tapınağını kendi hayal dağarcığımda canlandırmadan duramıyorum: Kendini Tanı!

İnsanın yaşamın gizemlerine erebilmesi için, Delphi kâhinlerinin soluduğu petro-kimyasal buhara ihtiyacı var mı? Galiba buna pek de gerek yok! Aksine dünyaya, evrene ve kendisine daha doğru bakması gerekli görünüyor. Hayal görmek için, evinizin altından geçen yağlı kireç taşından bir çatlağın oluşumunu beklemek nafile! İnsan kendi sihirli değneğiyle dokunabilmeli, öncelikle bedenine oradan da kıpırtıların çağlayan sulara ve bastırılmışlıkların köpüren lavların ateş toplarına dönüştüğü ruhsal organizmaya…

Sanat kalıcı bir değerdir, yaşamlarımızda… Bu nedenle Özinal’ın göçte geçen yıllarına inat,  dönüş yaptığı doğduğu toprağa karşı yarattığı her bir yüzey, kendi adıma bir Delphi Tapınağı’nın gizemini gerçek kılıyor. Jeolog, arkeolog, kimyacı veya toksikolog olmamı gerekli kılmıyor geçmişin tortusuyla yüklü yüzeyler… Sadece ve sadece adada doğmanın ayrıcalıklı buharını keşfederek, solumak yeterli gördüğümüz ve fakat kabullenmekte zorluk yaşadığımız acı sanrılarına dolanabilmek adına… Özinal belli ki, kendi yaşamında oluşan kırılma noktalarına yüzeyde ulaşıyor. Kendini aşması, dünyasından taşması için bir gerçeklik arıyor. Bulduğunda da katmanlaşan yüzeylere bir yazarın (Tezer Özlü) anı zincirini cesaretle doluyor. Zincire eklenen halkalara biraz Kafka biraz Pavesé ve biraz da Sveo’dan esinlenme tohumları bırakıyor. Artık bundan böyle acıları mutluluk olarak nitelendirmeye karar vermiştir.  Unutmayalım ki, hepimizin öyküsü aynı… Yaşadığımız, büyüdüğümüz, belleğimizden daha doğrusu topraklarımızdan koparıldık. Ne içindi bu yaralama seansı? Ne içindi bu armağanmış gibi sunulan acı bulutları? Ve ne içindi aidiyetsiz ölümlerin başucunda dikilen taşa yazılan: şu köyde doğdu ve fakat burada yaşadı ve öldü; yazısı? İşte size farklı kültürlerin egemenliği altına rızası dışında dayatılarak sokulmuş, aşılanan asimile şırınganın içindeki eğreti otlarıyla dünyanın hiç gidilmemiş sularında adeta kaybolmuş bir halkın öyküsü!

Kaybolan köylerimizde, kaybolan dünyalarımız, yaşamlarımız ve insanlarımız adına ölçeksiz bir haritada yolculuktayız!

Kendi intiharınızın izini sürerken, gergedanlaştırılanlardan mısınız?

Bu haftalık da benden bu kadar!

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 933 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler