1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Yaşamak: Nerede mi Nasıl mı? Ya da Kavafis ile Hasbıhal
Yaşamak: Nerede mi Nasıl mı? Ya da Kavafis ile Hasbıhal

Yaşamak: Nerede mi Nasıl mı? Ya da Kavafis ile Hasbıhal

Bir flaneur gibi dolaştığı kentte aslında hep uzaktan gelecek mektuplar beklerdi. Başka bir ses, başka bir tınıyı içeren mektuplar… Onun başkalığı özlemesi yanılsama isteğinden kaynaklanmıyordu. Kendinden kaçış arayışı içinde de değildi. Yanılsamayı

A+A-

 

 

 

Bir flaneur gibi dolaştığı kentte aslında hep uzaktan gelecek mektuplar beklerdi. Başka bir ses, başka bir tınıyı içeren mektuplar… Onun başkalığı özlemesi yanılsama isteğinden kaynaklanmıyordu. Kendinden kaçış arayışı içinde de değildi. Yanılsamayı tanıyacak kadar akıllı, arzuyu derinlemesine yaşayacak kadar cesurdu. Biriktirilmiş veya yaşanmamış özlemlerin insanı değildi. Hiç olmamıştı. Ama yine de başkalığı özlüyordu işte. “İnsanın nerede yaşadığı önemli değil, nasıl yaşadığı önemlidir” denildiğinde dudaklarının ucuna ironik bir gülümseme kondururdu. “Böyle bir lafı ancak kitabi acemiler söyler” anlamına gelen gülümsemesi nihilizm ile bilgelik arasında mad-cezir idi. Ve tabii o lafı edeni berbat ederdi. “Öyle yerler vardır ki, ancak böyle ‘nasıl’ üretirler” demek istiyordu. Bunu anlamayana ve kitabi hayatlar anlatanlara müthiş öfkelenirdi. En çok da Kostantinos Kavafis’e. Neydi o şiir öyle!: “Yeni yerler bulmayacaksın, başka denizler bulmayacaksın/Şehir arkandan gelecek/Aynı sokaklarda dolaşacak/Aynı mahallelerde yaşlanacaksın/Ve aynı evlerde ağaracaksın…”

Kavafis’i hem korkak, hem de acımasız bulurdu. Belli ki, İskenderiyeli şair adadan hiç geçmemişti. Böyle bir yere mahkûm olmuş birine böyle bir şiir sunmak ‘öldürücü darbe’ vurmak gibi bir şeydi. Kavafis’in o şiirde kendini anlattığını düşünürdü. Onun gözünde Kavafis, Chehov’un “kız kardeşlerinden” farksızdı. Onlar nasıl mırıldanıp durur ve bir türlü Moskova’ya gitmiyorsa, Kavafis de öyle mırıldanıp duruyor ve bir türlü kendi hayatını yaşayamıyordu. Kaderine boyun eğmiş bu adam bir de tutmuş bize “ömrünü nasıl tükettiysen burada bu köşecikte, öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de” diyordu.

Kavafis’in “nasıl yaşamak” konusunda başka bir şiirinde söyledikleri de canını sıkardı. “Eğer hayatını istediğin gibi yapamıyorsan/En azından bu kadarını yapabildiğin kadar yapmaya çalış” diye başlayan ve şu ‘tavsiyeyle’ devam eden o şiire çok öfkelenirdi. “Rezil etme onu (hayatını)/Dünyanın çoklu ilişki ve bağlantılarında/ Bol hareketlerde ve bol gevezeliklerde/Rezil etme onu/Götürüp getirip sık sık teşhir edip gündelik hayatın saçma sapan ilişkilerine/ Yorucu bir yabancı gibi olancaya kadar…”

“Hem berbat bir yerde çakılı kalacaksın hem de rezil etmediğin bir hayat yaşayacaksın!” Lefkoşa sokaklarında dolaşırken en çok bunları düşünürdü. Bir insandan böyle bir şey nasıl istenebilir ki! Hem de Lefkoşa’da yaşayan bir insandan! Bütün kasvetiyle insanın üstüne çullanan, kendi yaralarını sarmaktan aciz ve en küçük zekâ ve estetik kıpırtısından yoksun bu kentte ömür tüketmekten “bilgelik” üretmek ağırına giderdi. O, bu şiirde narsis, kendini beğenen ama kendine yeteri kadar güvenmeyen birinin kendi kendine mırıldanmasını görür ve “ellerini kirletmekten korkan birinin bilgelik taslamasına” isyan ederdi. Bu sözler ancak yaşamaktan ve yaşamdan korkan birinin ağzından çıkan sözler olabilirdi.

Evet, durmadan Kavafis ile kavga ederdi Lefkoşa’da aylak aylak gezerken. Kimsenin onu bu kentte yaşarken mutlu olmaya ikna etmeye çalışmasına tahammülü yoktu. Onu hiç kimse başka bir şehrin, başka bir hayatın mümkün olmadığına inandıramazdı. Kavafis ile kavgası bu yüzdendi.

Ne var ki, yıllar ilerledikçe ve zamanın izleri vücuduna düştükçe, istemeye istemeye de olsa Kavafis’e hak veriyordu. “yaşamak: nerede mi nasıl mı” sorusu yavaş yavaş netlik kazanıyordu. Özellikle Kavafis’in bir şiiri, nerede yaşarsak yaşayalım nasıl yaşadığımızı tayin eden “güçlerle” çevrili olduğumuzu, üstelik bu güçlerin kendi içimizde oturduğunu, dolayısıyla da “nerede veya nasıl” değil, “kendimiz” kadar yaşadığımızı anlattığı o şiiri, onu derinden etkiliyordu artık.

Ve artık, bir flaneur gibi dolaştığı ve yorgun düştüğü şehirde en çok o şiiri mırıldanıyordu:

 “Akılsızca, acımadan, utanmadan

Büyük ve yüksek duvarlar ördüler dört bir yanıma

Oturuyorum hayal kırklığıyla burada

Başka bir şey düşünemiyorum: aklımı yiyor bu duvar

Zira çok şeyim vardı yapacak dışarıda

Ah, nasıl da dikkat etmedim duvarları ördüklerinde

Fakat işitmedim asla ne duvarcıların gürültüsünü, ne de bir ses: habersizce ve hiç fark etmeden dünyanın dışına kapattılar beni…”

 


Bir Not: metinde geçen şiirleri Yunancadan kendim çevirdim.

   

 

Bu haber toplam 1148 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler