1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Yaşama Gülümsemek…
Yaşama Gülümsemek…

Yaşama Gülümsemek…

Yüreğinde açan güllerle, Yaşamındaki fırtınalarınla, Bahçende kokusu burnunda fislikanınla İzlemeye doyamadığın cemilelerinle Ürettiklerin, kendi şarkın ve kendin gibi geçmiş bir yaşamla, Gömüleceksin bir metrekarelik çukura… Kilomet

A+A-

 

Yüreğinde açan güllerle,

Yaşamındaki fırtınalarınla,

Bahçende kokusu burnunda fislikanınla

İzlemeye doyamadığın cemilelerinle

Ürettiklerin, kendi şarkın ve kendin gibi geçmiş bir yaşamla,

Gömüleceksin bir metrekarelik çukura…

         Kilometrelerce uzaktaydım. Neredeyse yirmi dört saat uyumamıştım. Ercan- İstanbul, İstanbul- Los Angeles derken tam bir ‘jet-lag’ durumu. Gecem gündüzüme karışmış, uykuya yol almaya çalışırken telefonum çalıyor. Telefona bakıyorum, saat sabahın beşi. Kızım arıyor. ‘Anne matematik ödevimde anlamadığım bir soru var.’ Matematik ödevi kilometrelerce uzaktan yardımlaşarak yapılıyor. ‘Orada saat kaç?’ diyorum. ‘Akşam yedi’ diyor kızım. ‘Erken yat’ diyorum.

Uyku tutmayacağı kesin. Hızla giyinip sokağa çıkıyorum. ‘Biraz yürüyüp ortamı keşfetmek güzel olur’ diye düşünüyorum. Bu ülkeyi seviyorum. Belki de yaş olarak en güzel yıllarımda oralarda zaman geçirip, çok şey öğrenmek ve keşfetmek şansını yakaladığım için; belki de bana verdiği o sınırsız özgürlük duygusundan dolayı... Gün yeni yeni ağarıyor. Burası, West Lake. Haritada, ‘Los Angeles dışında bir köy’ olarak geçiyor. Elbette ki oralarda köy kavramı, sadece gökdelenleri olmayan, bol alana yayılmış rahat yerleşim yeri demek. Kaliforniya Amerika’nın seçkin bir bölgesi… Biraz petrol, biraz da Hollywood nedeniyle kültürlü, yaşam seviyesi yüksek insanların toplandığı bir bölge. Cemileler (begonvil), yaseminler ve kaktüsler arasında rüya gibi bir sokakta yürüyorum. Hani sokaklar çöp dolu olsa, arada bir lağım kokuları gelse, yollar bu kadar geniş olmasa ve yollarda yaya ve bisikletliler için de özel bölümler ayrılmasa, Kıbrıs’tayım diyeceğim. Müstakil, şirin evlerin küçük büyük fark etmez bahçe dizaynları muhteşem. Köşedeki cafe’den mis gibi kahve kokuları geliyor. Otele dönüp güzel bir kahve içme ve kahvaltı yapma zamanı.

İçimde farklı bir huzur, sonsuz bir özgürlük duygusuyla otelin kahvaltı salonuna giriyorum. Kapıda gülümseyen genç bir adam, yakasına ‘Michael’ yazısı tutturulmuş: Adı... Amerikalıların klasik sorusunu soruyor gülümseyen neşeli yüzüyle: ‘Good morning madam, how are you today?’ İçimde bir muziplik… Cep telefonumu çıkarıyorum. Notlar bölümüne ‘Good morning Michael’ yazıyorum ve en sempatik halimle garsona gösteriyorum. Michael, gülümsemesine devam ederek önündeki kâğıda; ‘I prefer Mike, it sounds more friendly, please tell me Mike’ Mike’ı tercih ederim, daha arkadaşça, lütfen bana Mike deyin ) diye yazıyor ve bana gösteriyor. ‘O.K’ diye yine notlar bölümünden cevap yazıyorum.  Mike, önündeki kâğıda yazmaya devam ediyor: ‘I would like to give you the best table today’ (Bugün size en iyi masayı vermek istiyorum). Ben gülümsüyorum. Mike beni bahçe kenarında hoş bir masaya götürüyor. Kahvaltı salonunda sadece ben varım. Henüz kimse uyanmamış. Yanıma tatlı, yaşlıca bir bayan garson geliyor. O da gülümsüyor. ‘Ben Sarah…’ diyor ve ekliyor: ‘Kolombiyalıyım’. Artık yazmıyorum. Konuşuyorum. Mike da yazmıyor. Enfes kahve ve kahvaltı gülümsemeler ve kesik kesik süren sohbetle devam ediyor.

İletişim teknolojisi mesafeleri sıfırlamış… Cep telefonuma Kıbrıs’tan mesajlar yağıyor bu arada... Lefkoşa sel nedeniyle yine sefilleri oynuyor. Bu kaçıncı kez? Her zamanki gibi; yüreğim sızlasa da garip bir boş vermişlik içindeyim. O sabah, hiçbir şeyin bu huzur ve uygarlık ortamında moralimi bozamayacağını düşünüyorum… Ama bir an geliyor ki, bozuluyor işte, moralim de, tatlı düşlerim de… Sunat Atun en fanatik Kaşif taraftarı iken; bir anda Küçük’e destek vereceğini açıklıyor. Derinden üzülüyorum. Yok, Kaşif’e inandığımdan, Kaşif yandaşı olduğumdan dolayı değil de, gencecik bir politikacının bu kadar kötü bir düzenin oyuncağı olabilmesinden dolayı üzülüyorum…

Ve o gün moralimi bozan bir başka olay daha... Türkiye’den gelen diş hekimleri de var. Bunların arasında diş hekimi olmayan bir gence, ‘Niye geldin?’ diye soruyoruz? ‘Ben implant üreticisiyim’ diyor. Nasıl yani, Türkiye’de implant üretimi yapan yer var mı? Meğer varmış! Ve bu yoğun detaylı programın bir bölümü de genetik mühendislerle dolu muhteşem bir teknolojiyle üretilen implant fabrikasının gezilmesi. Sonradan öğreniyorum, meğer implant üreticisi olan arkadaş fabrikayı gezmek ve fotoğraf çekmek için gelmiş. Yani bir çeşit, hani elim yazmaya varmasa da, ‘bilimsel hırsızlık’. Elbette Amerikalılar uyanıyor ve fabrikanın bir kısmını ilk gün gezemiyoruz. Bir hoca sunumunda, standardize edilmeyen Ortadoğu’da yapılan ve bir ay sonra ağızda rüzgârdaki ağaç misali eğilen implantları gösteriyor. Tabii ki, aklıma ilk gelen şey, Hatay’da yapılan ucuz diş tedavileri…

Üzülüyorum gelecek adına: Sunat Atun gibi genç politikacıların umut ve inanca vurduğu darbeye…

Üzülüyorum, bilimin bu kadar hızlı ilerlediği, kök hücreyle uğraşan bilim adamlarının Nobel aldığı günümüzde, en yakınımız Türkiye’de, daha çok kazanmak adına yapılan üç kağıtlara, bilimin bile standardize edilememesine…

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 858 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler