1. HABERLER

  2. ÖZEL HABER

  3. YARIM ASIRLIK DÜĞÜM
YARIM ASIRLIK DÜĞÜM

YARIM ASIRLIK DÜĞÜM

DİPLOMASİNİN ÇIKMAZ SOKAĞI KIBRIS

A+A-

Fezile A. Öksüz-Fehmi Gürdallı

ABD’de başkanlık yarışını Nixon kazanmıştı, Rusya’da Brejnev, Yunanistan’da cunta, Türkiye’de Süleyman Demirel iktidardaydı. Portekiz ve İspanya diktatörlükle yönetiliyordu. ABD başkanlık yarışın en güçlü adayı Robert Kennedy, ve siyahların hakları için büyük bir mücadele veren Martin Luther King o yıl, 2 ay arayla suikasta kurban gitmişti.  Vietnam savaşının en kanlı yıllarından biriydi ve savaşın dengesi ABD aleyhinde değişmişti. Soğuk Savaş’ta büyük bir mücadele yaşanıyordu, Rusya, Çekoslovakya’yı işgal etmişti ve gençlik hareketleri başta Avrupa olmak üzere tüm dünyada etkisini gösteriyordu.  Apollo 8’le ayın yörüngesine ulaşan astronotlar, dünyayı uzaydan ilk kez renkli ve bütün olarak  fotoğraflamayı başarmıştı. Life dergisi, 1968’i “dünyayı değiştiren yıl” olarak tanımlamıştı.  İşte o yılın, 1968’in 3 Haziran'ında Kıbrıs’ta ilk toplumlar arası müzakereler başladı.  Dünya geçen yarım asırda, bambaşka bir yapıya kavuştu, ancak değişmeyen ve devam eden bir şey vardı: Kıbrıs müzakereleri...

Bundan tam yarım asır önce başlayan müzakereler, çoğu zaman dünya gündeminde pek az yer buldu, ancak Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar, nesiller boyu müzakere süreçlerinin nasıl sonuçlanacağına odaklandı.  Müzakere masası her birkaç yılda bir yeniden kuruldu ve dağıldı.  O gün doğanların çocukları hatta torunları, şimdi yeni müzakere süreçlerine tanklık etmeye başladı... 

Çoğunlukla Kıbrıs’ta yürütülen müzakereler, zaman zaman çözümü kolaylaştıracağı umuduyla farklı ülkelere taşındı.  Farklı çözüm önerileri, farklı modeller gündeme geldi, ancak konuşulmayan hiçbir şey kalmadı.  Geçen 50 yılda, müzakere parametrelerinin temelini oluşturan ve uluslararası toplum tarafından da benimsenen “iki toplumlu, iki kesimli, siyasi eşitliğe dayanan federal bir çözüm” modeli tarafları ortak bir metin üzerinde buluşturmaya yetmedi. Herkesin çözümü farklıydı ve herkes bir anlaşmadan farklı şeyler bekliyordu. 

50 yıl süren müzakerelerin 36 yılında, Kıbrıs Türk toplumu adına masaya oturan isim Kıbrıslı Türk lider Rauf Denktaş oldu.  Denktaş’ın karşısına sırayla, Klerides, Makarios, Kiprianu, Vasiliu ve son olarak yeniden Klerides oturdu.  Denktaş’ın ardından halefi Mehmet Ali Talat, önce Papadopulos ve Hristofyas’la, Kıbrıslı Türk lider Eroğlu Hristofyas ve Anastasiadis’le, Kıbrıslı Türk lider Mustafa Akıncı da yine Anastasiadis’le pazarlık yürüttü.  Ancak masadaki isimlerin değişmesi, sonucu değiştirmedi. 

"Referandum" ise 50 yıllık müzakere sürecinde “çözümü toplumlar değil, liderler istemiyor” tezini çürüten bir gelişme olacaktı. BM Genel Sekreteri Kofi Annan, belki de diplomasi tarihinde ilk kez denenecek bir yöneteme başvurdu.  Buna göre tarafların anlaşamadığı noktaları Annan tamamlayarak kendi adını taşıyan belgeye son şeklini verdi.   Ve bu belge, iki lider beğense de beğenmese de referanduma sunuldu.  Yani bir anlamda, son sözü doğrudan halklar söyledi.  Kıbrıslı Türklerin yüzde 65’lik “evet” oyuna, Rumlar yüzde 75’lik “hayır” oyuyla karşılık verdi.  

İLK RANDEVU 1968’DE

Kıbrıs sorununa çözüm bulma amaçlı ilk toplumlararası görüşmeler, toplumlararası çatışmaların yoğunlaştığı, Geçitkale saldırılarından sonra varılan anlaşma gereği, 1968 yılının Haziran ayında Beyrut’ta başladı.  Denktaş 44, Klerides 49 yaşındaydı. 

Bir hafta sonra Lefkoşa'ya taşınan görüşmeleri Türk tarafı adına, 4 yıllık sürgün hayatının ardından Nisan 1968'de adaya dönen ''Cemaat Meclisi Başkanı'' Rauf Denktaş; Rum tarafı adına ise ''Temsilciler Meclisi Başkanı'' sıfatıyla Glafkos Klerides yürüttü. 

Yasama, yürütme, güvenlik ve idari konularla ilgili görüş alışverişi şeklinde bazen Klerides, bazen de Denktaş'ın evinde yapılan görüşmeler, 20 Eylül 1971'de başarısızlıkla son buldu ancak taraflar, BM’nin çabaları sonucu çok geçmeden yine bir araya geldi. 

Yunanistan, Türkiye ve Birleşmiş Milletler temsilcilerinin de yer aldığı beşli görüşmeler, 8 Haziran 1972’de başladı ve çeşitliaralıklarla2 Nisan 1974’e kadar sürdü. Klerides’in, Türkiye Başbakanı Bülent Ecevit’in ‘Kıbrıs için en iyi çözüm yolu federasyondur’ yönündeki demecini eleştirerek, görüşmelerden çekilmesiyle toplam 6 yıl süren bu görüşmeler hiçbir sonuç alınamadan sona erdi.

YUNAN DARBESİ VE KIBRIS HAREKATI

Görüşmeler sürerken adada çatışmalar devam ediyordu. Göçmen durumuna düşen binlerce Kıbrıslı Türk zor şartlarda yaşamını sürdürürken, Kıbrıslı Rumlar arasında da güç mücadelesi giderek kızışıyordu. 15 Temmuz 1974’te Yunan subayların komutasındaki Rum Milli Muhafız Ordusu ve EOKA-B Kıbrıs’ta darbe düzenledi. 

Bu yıllarda, Kıbrıslı Türkler de kendi siyasi örgütlenmesini oluşturmaya çalışıyordu. 1967 yılında ilan edilen ‘Geçici Türk Yönetimi’, daha sonra ‘Kıbrıs Türk Yönetimi’ne dönüştürüldü. 1973 yılında yapılan seçimlere tek aday olarak giren Rauf Denktaş, başkanlık görevini Dr. Fazıl Küçük’ten devraldı.

Bu arada darbeyi kabul edilemez bulan ve adadaki Türklerin geleceğinden endişe eden Türkiye, ortak müdahale girişimlerinden sonuç alamayınca 20 Temmuz’da tek başına müdahale etti. Türkiye, 3 gün süren harekatın ardından ateşkesi kabul ettiğini açıklarken, darbe lideri Sampson da başkanlık görevini Temsilciler Meclisi Başkanı Glafkos Klerides’e devretti ve Klerides, Makarios adaya dönünceye kadar başkanlık görevini yürüttü.

CENEVRE’DEİKİ OTONOM YÖNETİMİN VARLIĞI KABUL EDİLDİ

Ateşkesin ardından, çatışmaların tekrarını önlemek ve sorunları çözmek için ABD tarafından yoğun diplomatik girişimler başlatıldı. Cenevre’de İngiltere, Türkiye ve Yunanistan Dışişleri Bakanları’nın katıldığı konferansta çok az konuda görüş birliğine varan taraflar, yayınladıkları ortak bildiride, ateşkes koşullarına uyulması ve işgal edilen Türk bölgelerinden, Rum ve Yunan kuvvetlerinin çekilmesinde anlaştı. 

İki otonom yönetimin varlığının kabul edildiği konferanstaki uzlaşıya rağmen Rum Milli Muhafız Ordusu (RMMO)işgal ettiği bölgelerden çekilmedi. İkinci Cenevre Görüşmeleri’nin de başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Türkiye 2. harekâtını gerçekleştirdi ve 16 Ağustos’ta yeniden ateşkes ilan edildi.
       
YENİDEN DENKTAŞ-KLERİDES VE NÜFUS MÜBADELESİ

BM Genel Sekreteri Kurt Waldheim Ağustos 1974’te adaya gelerek her iki tarafla görüşmeler yaptıktan sonra Klerides ve Denktaş, insani konuları görüşmek üzere Lefkoşa’da haftada bir kez bir araya gelmeye başladı. Bu toplantılar neticesinde Ekim ayı sonuna kadar tüm esirler karşılıklı serbest bırakıldı.

Kıbrıslı Türklerin 13 Şubat 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti’ni ilan etmesini protesto eden Rum tarafı bir süre görüşmelere katılmayı reddetti. KTFD'nin ilanını takiben toplanan BM Güvenlik Konseyi 12 Mart 1975 tarihinde, sorunun çözümünü sağlamak üzere BM Genel Sekreterine iyi niyet görevi veren 367 sayılı kararı kabul etti. 

BM Genel Sekreteri himayesinde Nisan 1975’te Viyana’da başlayan toplumlararası görüşmeler, Şubat 1976’da 5. turun sonunda bir kez daha kesildi. Rum tarafını ise Kıbrıslı Rum lider Makarios adına Klerides’in temsil ettiği Viyana Görüşmeleri’nde varılan en önemli sonuç ‘Nüfus Mübadelesi Anlaşması’ oldu. Bu anlaşmayla,  Kıbrıs’ın güneyinde kalan Türkler kuzeye, Kıbrıs’ın kuzeyinde kalan Kıbrıslı Rumlar da güneye geçti. 

1977-1979 DORUK ANLAŞMALARI

Görüşmelerin kesilmesinden yaklaşık 1 yıl sonra Makarios’la Denktaş arasındaki birinci görüşme 27 Ocak 1977’de Lefkoşa’da yapıldı. BM Genel Sekreteri Kurt Waldheim’ın da hazır bulunduğu ikinci görüşmede 4 maddelik bir ilke anlaşması imzalandı ve toplantılar Genel Sekreter himayesinde Viyana’da devam etti. 

Her iki taraf da ‘bağımsız, bağlantısız bir federal cumhuriyet’ kurulması konusunda uzlaşsa da Viyana görüşmeleri bir anlaşmaya varmadan sonuçlandı. Toplumlararası görüşmeler, Mayıs 1979’da yeniden başladı ve 18-19 Mayıs 1979’da bir araya gelen Denktaş ve görevi Makarios’tan devralan Kıbrıslı Rum lider Spiros Kipriyanu, 10 maddelik bir anlaşma imzaladı. 

Bu anlaşma 1977 Denktaş-Makarios arasında varılan ilkelerin biraz daha geliştirmiş bir biçimiydi. 1977-1979 Doruk Anlaşmaları’ olarak anılan bu düzenlemeler de nihai çözümün kapısını aralayamadı. 
      
Kesilen görüşmeler, 1980 Ağustosunda tekrar başladı ve aralıklarla, Kıbrıslı Rumların BM Genel Kurulu’na başvurdukları Mayıs 1983’e kadar devam etti. Taraflar, iki kesimlilik-iki bölgelilik gibi bazı kavramlarda anlaşamadığı gibi, temsil, federal devletin yetkileri, yerleşme, mülk edinme ve serbest dolaşım konularında da uzlaşamıyorlardı.
       
CUELLAR BELGESİVE GALİ FİKİRLER DİZİSİ

Kıbrıs Türklerin, 15 Kasım 1983’te KKTC’yi ilan etmesinin ardından BM Genel Sekreteri Perez de Cuellar’ın çabaları sonucu 10 Eylül 1984’te New York’ta ‘dolaylı görüşmeler’ başladı.

Cuellar, 3 tur süren görüşmelerde son teklifleri de aldıktan sonra taraflara bir belge sundu. Her iki tarafın görüşlerini alarak masaya getirilen belgeyi Denktaş imzalamayı kabul etti ancak Kiprianu imzalamaktan kaçındı. 

Kıbrıslı Türk lider Denktaş,  Kıbrıs’ın güneyindeki başkanlık seçimlerini kazanan Yorgo Vasiliu ile Eylül 1988’den 1989 yazına kadar bir dizi ikili görüşme yaptı. 1992’de göreve gelen yeni BM Genel Sekreteri Butros Gali, Denktaş ve Vasiliu’yu New York’ta bir araya getirdi ve Türk tarafına yüzde 28.2 oranında bir toprak bırakan bir harita ortaya koydu. Güzelyurt’un Rumlara verilmesini öngören haritayı reddeden Denktaş’ın en fazla yüzde 29 (+) oranına inebileceğini belirtmesinin ardından Gali, ‘Fikirler Dizisi’ olarak anılan çözüm planını taraflara sundu.

Tarafların temel konularda büyük görüş ayrılıkları içinde olduğunun anlaşılması üzerine görüşlerin yakınlaştırılması çabalarından vazgeçildiği açıklaması yapıldı.
 
DENKTAŞ İLE KLERİDES 18 YIL ARADAN SONRA KARŞI KARŞIYA

Kıbrıs Rum tarafında Şubat 1993’te yapılan başkanlık seçimlerini kazanan Glafkos Klerides, 18 yıldan sona Kıbrıslı Türk lider Rauf Denktaş ile toplumlararası görüşmeler için yeniden bir araya geldi. Ancak iki lider arasında 1993-1994 yıllarında Lefkoşa ve New York, 1997’de de Lefkoşa ve İsviçre’de gerçekleştirilen görüşmelerden de bir sonuç alınamadı. 
       
Aralık 1999’da yeni BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın çağrısıyla New York’ta başlayan dolaylı görüşmelerse Cenevre’de devam etti. BM öncelikle Kıbrıs’ta olası çözümün dört ana unsurunun; ‘hükümet, anayasa, toprak ve güvenlik’ konularının ele alınmasını istedi. Konuların bunlardan ibaret olmadığını savunan Türk heyeti konfederasyon modeli, KKTC’ye uygulanan ambargo ve eşit statü üzerinde durdu. Türklere yüzde 24 toprak bırakılması önerisini getiren Kıbrıs Rum heyeti ise federasyon modeli ve Türk askerinin adadan çekilmesi gibi konuları öne çıkardı. Rum tarafının üyelik başvurusu nedeniyle Kıbrıs sorununa bir de AB boyutu eklendi.

Kıbrıs Rum tarafı, 31 Ocak 2000’de Cenevre’de yapılan ikinci turda Karpaz, Güzelyurt, Lefke ve Akıncılar bölgesinde 4 kanton oluşturulmasını önerdi. Denktaş ise, “egemenlik konusu halledilmeden toprak ve harita konusunu görüşmeyeceğini” açıkladı. Annan, Kasım 2000’de Cenevre’de yapılan 5. turda taraflara resmi olmayan bir belge sundu. Belgede tek ve bölünmez bir devlet hedeflenirken, bu devletin tek uluslararası kimliği ve vatandaşlığı olacağı belirtildi. İki toplumun etkili bir şekilde merkezi hükümete katılması istenilen belgede, siyasi eşitliğin sayısal eşitlik anlamına gelmediği vurgulandı. Belgede ayrıca, mal-mülk konusunda uluslararası hukuk kurallarının geçerli olması savunulurken, önemli bir toprak parçasının Rum tarafına verilmesi ve Rum göçmenlerin kuzeydeki evlerine dönmesi öngörüldü. Rumları önemli ölçüde memnun eden karara Türk tarafı sert tepki gösterdi. Cenevre sürecinin kendileri açısından noktalandığını söyleyen Denktaş, 24 Kasım’da Ankara’da yapılan zirvenin ardından da ‘Türk parametreleri’ kabul edilmedikçe dolaylı görüşmelere devam etmeyeceğini açıkladı. Böylece yaklaşık 1 yıl süren dolaylı görüşme süreci de sonuçsuz noktalandı.
       
26 YIL ARADAN SONRA BİR İLK VE DOĞRUDAN GÖRÜŞMELER MARATONU

Tarafların yeniden masaya dönmesini sağlamak için BM’nin yanı sıra ABD, İngiltere ve AB temsilcileri de sık sık Ankara-Atina-Lefkoşa hattında girişimlerde bulundu. ‘Uzlaşmaz taraf’ olduğu yönündeki eleştirilerin arttığı bir dönemde sürpriz bir çıkış yapan Denktaş’ın yüz yüze görüşme çağrısı üzerine iki lider, Aralık 2001’de Lefkoşa’da bir araya geldi.

Klerides, Denktaş’ın davetini kabul ederek, yaklaşık 26 yıl aradan sonra sivil otomobiliyle Kıbrıs’ın kuzeyine geçti ve Sarayı’ndaki akşam yemeğine katıldı. Ardından da Denktaş, Kıbrıs’ın güneyine geçerek iade-i ziyarette bulundu.  Kıbrıs’ta bir anda yine “iyimser” bir hava oluştu. Bu kez Denktaş 77, Klerides 82 yaşındaydı.  İlk toplumlararası görüşmeleri gerçekleştiren ve yıllar sonra yeniden müzakere masasında karşı karşıya gelen iki deneyimli liderin, iki avukatın ve iki eski arkadaşın, siyasi kariyerlerinin zirvesinde, hayatlarını adadıkları bu sorunu çözebileceğine inananların sayısı hiç de az değildi. 

Uluslararası toplumun da büyük destek verdiği görüşmelerde hedef, Kıbrıslı Rumların AB’ye davet edildiği Aralık 2002’deki Kopenhag Zirvesi öncesinde bir anlaşmaya varmaktı. Ancak 16 Ocak’ta başlayan görüşmeler ilerledikçe, baştaki iyimserlik de kaybolmaya başladı. Eylül sonuna dek tam 58 kez bir araya gelen Denktaş ve Klerides somut bir ilerleme sağlayamadı. 
       
ANNAN PLANI

BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın mayıs ayında adaya yaptığı ziyaret sonrasında BM’nin masaya bir çözüm planı koyma hazırlığında olduğu açıkça ortaya çıkmıştı. Kopenhag Zirvesi’ne kadar çözüme varılamamasının, Kıbrıs düğümünü daha da çözülemez hale getireceğinden endişe eden BM, Denktaş’ın sağlık sorunlarına rağmen, hazırladığı, kendi adıyla anılan planı 11 Kasım’da taraflara sundu.

Taraflar, BM’nin ufak-tefek değişiklikler yaptıktan sonra yeniden sunduğu plana imza atmayı reddetti. Türk tarafının, anlaşma olmaması halinde topluluk müktesebatının Kuzey’de uygulanmayacağı kaydedilen Kopenhag Zirvesi kararlarına yönelik “Rumların üyeliğini erteleyin” yönündeki talebi dikkate alınmadı.

Kopenhag Zirvesi’nin ardından 15 Ocak 2003’te ara bölgede bir araya geldiği Kıbrıslı Türk lider Rauf Denktaş ile doğrudan görüşmelere yeniden başlayan Klerides’se hem Kuzey’de hem de Güney’de büyük bir tartışma başlatan Annan Planı’nın ilk kurbanı oldu.  Ve Şubat 2003’te 84 yaşında girdiği seçim yarışını kaybederek görevi sağcı DİKO ve komünist AKEL’in ortak adayı, eski EOKA’cı Tasos Papadopulos’a devretti.  Artık her şey daha zor olacaktı. 

Annan’ın 26 Şubat 2003’te Kıbrıs’a gelerek, planın üçüncü versiyonunu sunmasıyla devam eden süreç, garantör ülkeler Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin de katılmasıyla Lahey’e kaydı. Referandum konusunda uzlaşma sağlayamayan Annan, 11 Mart sabahı konunun çıkmaza girdiği sonucuna vardığını açıkladı. 

REFERANDUMA SUNULAN PLAN, NİHAİ HALİNİ BÜRGENSTOCK’TA ALDI

Kofi Annan, 1999’dan beri devam eden dolaylı-doğrudan müzakere süreci ve çözüm planının sunulmasından sonraki gelişmelere ilişkin 1 Nisan 2003 tarihli raporunda, doğrudan görüşmelerin sonuçsuz kalmasından Kıbrıs Türk tarafı sorumlu tuttu.  Müzakerelerle ilgili olumlu bir gelişme yaşanmazken, ada tarihi bir adıma tanıklık etti. 1974'ten beri adayı ikiye bölen Yeşil Hat, 23 Nisan 2003 tarihinde kuzey ile güney arasında geçişlere açıldı. İlk karşılıklı geçişler Ledra Palace noktasından yapıldı. 

BM Genel Sekreteri Annan, 2004’ün başlarında mektup göndererek, tarafları, müzakere sürecini başlatmak amacıyla New York’a davet etti ve müzakere yolunun yeniden açılmasına imkan sunan bir mutabakata varıldı.

İki aşamalı olarak 19 Şubat 2004’tebaşlayan müzakereler 31 Mart 2004 tarihine kadar adada devam etti. Siyasi düzeyde iki taraf arasında gerçekleştirilen görüşmelerde anlaşma sağlanamamış olsa da, teknik düzeyde yapılan komite toplantılarında bazı gelişmeler elde edildi. Müzakerelerin ikinci aşaması ise İsviçre’nin Bürgenstock kasabasında, anavatanların da katılımıyla başladı ve Annan’ın 31 Mart 2004 tarihinde planın nihai halini taraflara sunmasıyla sonuçlandı.

ÇÖZÜME İLİŞKİN İLK VE SON REFERANDUM

24 Nisan 2004 tarihinde iki tarafta referanduma sunulan planda, yeni ortaklığın iki kesimli olacağı, iki tarafın birbirinin ayrı kimliğini ve bütünlüğünü tanıyacağı, tarafların birbirlerinin kültürel, dini, siyasi, sosyal ve dil kimliklerine saygı gösterecekleri, bir tarafın diğer taraf üzerinde hakimiyet kuramayacağı, kurucu devletlerin kendi alanlarında yetkilerini egemence kullanacakları ve kendi düzenlerini serbestçe kurabilecekleri, kurucu devletlerin ve Federal Hükümetin birbirlerinin yetki ve işlevlerine karışamayacakları gibi hususlara ilaveten, bir tarafın diğer taraf üzerinde otorite ve yetki iddiasında bulunamayacağı hususu yer almaktaydı.

Eş zamanlı referandumlarla iki halkın onayına sunulan plan, Kıbrıs Rum halkının yüzde 75.83’ü tarafından reddedilirken, Kıbrıs Türk halkının yüzde 64.91 tarafından kabul edildi.

REFERANDUM SONRASINDA MÜZAKERELERE UZUN SÜRE ARA VERİLDİ

Referandum sonucu,  dünyada, ama en çok da halkın dörtte üçünün “evet” oyu kullandığı Kıbrıs’ın kuzeyinde büyük bir hayal kırıklığı yaşanmasına yol açtı.  On yıllardır süren müzakere maratonlarının artık son bulacağı ve dünyanın çözülmemiş en eski meselelerinden biri olan Kıbrıs sorunun hallolacağı yönündeki beklenti, bir kez daha boşa çıktı.  İlk kez referandum aşamasına gelen süreç, bir kez daha sonuçsuz kalacaktı. 

Kıbrıs’ın güneyinde ise hayal kırıklığından ziyade yeni bir heyecan vardı.  Kıbrıs2ın güneyi Mayıs 2004 tarihinde Kıbrıs Cumhuriyeti adı altında AB’ye tam üye oldu.  Kıbrıs Türk tarafının, BM Genel Sekreteri’nin ambargo ve kısıtlamaların kaldırılması için yaptığı kuvvetli çağrıysa karşılık bulmadı.  

Referandum sonrasında müzakerelere uzun süre ara verildi. Bu arada Türk toplumuna çok uzun süre liderlik yapan ve Rum tarafıyla yapılan müzakereleri yürüten Rauf Denktaş, görevi 2005’te Mehmet Ali Talat’a devretti.  

Ocak 2006’da Kıbrıs Özel Temsilciliği ve UNFICYP Misyon Şefliği görevine getirilen Michael Möller, taraflarla yaptığı görüşmelerde, Kıbrıs’taki iki tarafın ortak ilgi alanları çerçevesinde müşterek komiteler oluşturulması önerisini getirdi. Talat, kapsamlı çözümün yerine geçemeyeceğini vurgulasa da Türk tarafınca geliştirilen ve günlük hayatı kolaylaştırmak amacı taşıyan, iki taraf arasında eşitlik temelinde gerçekleştirilecek teknik komitelerin kurulmasını kabul etti.

DENKTAŞ’SIZ YENİ MÜZAKERE SÜRECİ

BM Genel Sekreter Siyasi İşler Yardımcısı İbrahim Gambari’nin 7-8 Temmuz 2006 tarihlerinde Kıbrıs’ta Kıbrıslı Türk lider Mehmet Ali Talat ve Kıbrıslı Rum lider Papadopulos arasında yürüttüğü temaslar çerçevesinde, iki lider 8 Temmuz 2006’da bir görüşme yaptı. Varılan mutabakat doğrultusunda Kıbrıs’ta Türk ve Rum tarafları 31 Temmuz 2006 tarihinde Kıbrıs sorununun özünü ilgilendiren konulara ilişkin kâğıtlarını teati etti.

MASADA İKİ YOLDAŞ, TALAT VE HRİSTOFYAS

Kıbrıs Rum tarafında Şubat 2008’de gerçekleşen başkanlık seçimlerinde, seçim kampanyasını Kıbrıs sorununun çözümüne dayandıran AKEL Genel Sekreteri Dimitris Hristofyas’ın yeni Kıbrıs Rum Lideri seçilmesiyle birlikte, tam teşekküllü müzakerelerin başlamasına giden yeni süreç başladı.

İki lider, ilk olarak çalışma grupları ve teknik komitelerini kurarak tam teşekküllü müzakerelerde bulundu ve Nisan 2008’de Lefkoşa’da yayalar için geçişi sağlayan Lokmacı geçiş noktası açıldı.

Liderler daha sonra “iki kesimli, iki toplumlu ve ilgili BM Güvenlik Konseyi kararlarında tanımlandığı şekliyle siyasi eşitlik temelinde bir federasyon kurulacağını duyurdu. Bu ortaklığın tek uluslararası kimliğe sahip bir Federal Hükümeti’n yanı sıra eşit statüye sahip bir Kıbrıs Türk Kurucu Devleti ile bir Kıbrıs Rum Kurucu Devleti’nin olacağı” hususunda mutabık kalındığı belirtildi.

Tam teşekkülü müzakereler ise 3 Eylül 2008 tarihinde, BM Genel Sekreteri’nin Özel Danışmanı Alexander Downer’ın katılımıyla başladı.  Bu kez masada ilk kez iki “sol” görüşlü lider vardı ve beklenti yine yüksekti.  Liderlerin temsilcileri başkanlığında yürütülen toplantılarda, uzlaşılan konular ve üzerinde daha fazla tartışılmaya ihtiyaç duyulan noktalar tespit edilerek, üç ana başlık için toplam 30 ortak metin hazırlandı. Mülkiyet, Toprak ile Güvenlik ve Garantiler konularında tarafların pozisyonlarında herhangi bir yakınlaşma sağlanamamasından dolayı ise ortak metin çalışması yapılamadı.

EROĞLU MÜZAKERE MASASINDA

Nisan 2010 tarihinde gerçekleştirilen Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanan Dr. Derviş Eroğlu, BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon’a göndermiş olduğu 23 Nisan 2010 tarihli mektubunda, müzakerelere kalmış olduğu yerden devam etmeye hazır olduğunu belirtti.

Eroğlu ve Hristofyas, çıkan zorlukları aşmak için çeşitli müzakere yöntemleri denedi ancak cesaret verici ilerlemelere rağmen süreç, arzulanan noktaya ulaşamadı. Müzakereler bir süre sonra Kıbrıs Rum tarafında gerçekleştirilecek Başkanlık seçiminin yaklaşmasıyla duraksama dönemine girdi.

Şubat 2013’te Kıbrıs’ın güneyinde gerçekleşen seçimlerde DISI lideri Nikos Anastasiades’in başkan olmasından sonra müzakerelerin yeniden başlaması neredeyse bir yıl sürdü. Yaklaşık 5 ay süren görüşmeler ve diplomatik girişimlerden sonra Kıbrıslı Türk lider Dr. Derviş Eroğlu ile Kıbrıslı Rum Lider Nikos Anastasiadis 11 Şubat 2014’te mutabakatına vardı.

EROĞLU-ANASTASİADİS VE ORTAK AÇIKLAMA METNİ
 

Ortak Açıklama metni, yerleşmiş BM parametreleriyle temel hak ve özgürlüklere saygı yanında, kurulacak yeni ortaklığın iki kesimli ve iki toplumlu olacağı, oluşturulacak yeni ortaklığın BM’ye üye diğer devletlerden daha farklı bir egemenliğe sahip olmayacağı ve bu egemenliğin Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumlardan eşit şekilde kaynaklanacağı gibi öngörülen ortaklık devletine ilişkin temel unsurları içeriyordu.

Liderler ve müzakereciler düzeyinde birçok görüşmenin yapıldığı süreç, Rum tarafının doğal kaynak bulma amacıyla sondaj denemesi gerçekleştirmesiyle yeniden kilitlendi. Kıbrıs Türk tarafının da meşru hak ve çıkarlarını korumak amacıyla kendi araştırma faaliyetini başlatacağını duyurmasıyla Rum lider BM müzakere sürecinde görüşmelere katılmama kararı aldı.

AKINCI İLE MÜZAKERELER YENİDEN BAŞLADI

Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanarak Eroğlu’ndan görevi devralan Mustafa Akıncı, çok kısa bir süre sonra, 15 Mayıs’ta Kıbrıslı Rum lider Anastasiadis ile görüşmelere yeniden başladı.

Liderler, yeniden başlayan müzakere sürecinde, iki tarafın bulundukları noktaya dair temel değerlendirme çalışmasının tamamlanmasının ardından29 Haziran’da özlü müzakere aşamasına geçti.

2016 sonbaharına dek özlü müzakerelerde ele alınan ana konular “Yönetim ve Güç Paylaşımı”, “AB” ve “Ekonomi” başlıklarında bazı ilerlemeler kaydedildi. “Mülkiyet” başlığında kısmi ilerlemeler sağlansa da, mülkiyet meselesinde başvurulacak çözüm yolları bakımından belirleyici olacak tanımlar ve kriterler bağlamındaki görüş farklılıkları devam etti. “Güvenlik ve Garantiler” ile “Toprak Düzenlemeleri” konusu ise ana ilkeler hariç görüşülmedi ve müzakerelerin son aşamasında ele alınması kararlaştırıldı.

KIBRIS KONFERANSI VE SONUÇSUZ KALAN BİR SÜREÇ DAHA

Akıncı ile Anastasiadis, 2016’nın sonlarına doğru, henüz uzlaşı sağlanamamış konularda ilerleme elde etmek, “Toprak” düzenlemesi başlığının kriterlerini tespit etmek ve “Güvenlik ve Garantiler” başlığının görüşüleceği Beşli Konferans’ın gerçekleşmesini sağlamak amacıyla İsviçre’nin Mont Pelerin kasabasında bir araya geldi.

Açılışı Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-Moon’un da katılımıyla gerçekleştirilen 2 aşamalı görüşme istenilen şekilde sonuçlanmasa da taraflar, garantör ülkeler ve AB’nin gözlemci olarak katıldığı Beşli Kıbrıs Konferansı’nı İsviçre’de topladı. 

Ocak ve Haziran 2017’de 2 aşamada gerçekleştirilen Kıbrıs Konferansı sonuçsuz kaldı. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in toprak, siyasi eşitlik, mülkiyet, eşdeğer muamele, güvenlik ve garantilerle ilgili “paket anlayışı” önerisi dahi süreci kurtaramadı.  Anastasiadis’in, tarafların önceden uzlaştığı unsurları dahi tekrar tekrar pazarlık konusu yapmak istemesi ve “sıfır asker, sıfır garanti” ısrarı süreci tıkadı. 

BM Genel Sekreteri, İsviçre’nin Crans Montana kasabasında, liderlerle 6 Temmuz akşamı düzenlediği ve 7 Temmuz’un erken saatlerine kadar süren akşam yemeğinin sonunda konferansın sonuç alınmadan kapandığını kamuoyuna duyurdu. Tarih, bir kez daha tekerrür ediyordu.

BM Genel Sekreteri, Kıbrıs’ta konuşlu BM Barış Gücü Misyonu’na (UNFICYP) ilişkin olarak 10 Temmuz 2017 tarihinde yayımladığı dönemsel raporunda, Kıbrıs Konferansı’nın sonucunun hayal kırıklığı yaratan bir başarısızlık olduğunu ifade ederek, tüm tarafları ve iki lideri bu sonuç üzerinde ciddi bir şekilde düşünmeye davet etti.  

Kıbrıs müzakereleri bir kez daha duraksama sürecine girecek, ve liderlerin bir sosyal yemekte buluşması için 9.5 ayın geçmesi gerekecekti.  
 


KIBRIS MÜZAKERELERİ, BUGÜNE DEK 6 BM GENEL SEKRETERİ, ONLARCA DİPLOMAT ESKİTTİ

 

Fezile A. Öksüz 

 

Kıbrıs adasını yarım asırdır tanımlayan sorunu çözüm  müzakerelerinde bugüne kadar birçok lider, BM Genel Sekreteri, diplomat ve uluslararası temsilci ülkesine eli boş dönmek zorunda kaldı.

Toplumlar arası çatışmaların yoğunlaşmasıyla birlikte taraflar arasında diyalog kurulması ve barışı sağlamak amacıyla adaya gelen BM, Avrupa’nın devam eden en uzun sorununun çözümünü sağlamak amacıyla 50 yılda Kıbrıs için tam 25 temsilci ya da danışman görevlendirdi. 

Kıbrıs Türk tarafını 4, Kıbrıs Rum tarafını ise 6 liderin temsil ettiği 50 yıllık müzakereler sırasında görev yapan 7 BM Genel Sekreteri’nin ve diğer ülkelerin temsilcilerinin girişimlerinin ve arabuluculuk denemelerinin hep sonuçsuz kalması, birçok kaynakta Kıbrıs’ın “Diplomat Mezarlığı” olarak anılmasına neden oldu.

BM’nin kuruluşundan bu yana görev yapan 9 Genel Sekreter’den 7’si; 1961-1971 yılları arasında görev yapan Myanmarlı U Thant, 1972-1981 yılları arasında görev yapan Avusturyalı Kurt Waldheim, 1981-1992 yılları arasında görev yapan Perulu Perez de Cuellar, 1992-1996 yılları arasında görev yapan Mısırlı Butros Gali, 1997-2006 yılları arasında görev yapan Ganalı Kofi Annan ve 2007-2016 yılları arasında görev yapan Güney Koreli Ban Ki-moon, ve son olarak da 1 Ocak 2017’de göreve gelen Portekizli Antonio Guterres, mesai saatlerinin bir bölümünü Kıbrıs sorununa, müzakerelerine ve liderlerine ayırdı.  Bazıları, ülkelerine uzak bu Akdeniz adasında, kendi ülkelerinden bile fazla tanındı. Kimi adını Kıbrıs sorununun çözümünü öngören belgelere, fikirler dizisine, planlara adını verdi, kimi tarafları cesaretlendirmekiçin bizzat adayı ziyaret etti, mekik diplomasisi yürüttü,  ancak sonuç hep aynıydı: Başarısızlık...

Kıbrıs, onların kariyerlerinde bir başarı değil, başarısızlık hikayesi olarak yer aldı.  Öyle ki, Annan Planı’na adını veren ve adı yıllarca Kıbrıs gündeminden düşmeyen Kofi Annan, 2013’te yayımlanan “Interventions: A Life in War and Peace” (Müdahaleler: Savaşta ve Barışta bir Yaşam) adlı kitabında, Kıbrıs’tan hiç ama hiç bahsetmedi. 

Bosna’daki barışın mimarlarından Amerikalı Richard Holbrook gibi başarılı diplomatın bile çözüm girişiminin başarısızlıkla sonuçlandığı Kıbrıs’ta yıllardır devam eden çözüm sürecini, bir dönem Kıbrıs temsilciliği yapan İngiliz diplomat David Hannay, yaşanan bu durumu “Kıbrıs’ta çözümsüzlüğe bahis yatıran kimse bugün kadar kaybetmedi” sözleriyle tanımladı.

İLK TEMSİLCİ KALP KRİZİNDEN ÖLDÜ

Kıbrıs, sadece BM Genel Sekreterlerini değil, onlarca diplomatı da eskitti. Arabuluculuk yaparak tarafların bir araya gelmesine ve müzakerelere ev sahipliği yapan BM’nin temsilcilerinin bazıları adadaki çok önemli gelişmelerin bir parçası olurken, bazıları da olaysız geçen dönemlerde görevlerini yerine getirdi.

Kıbrıs’ta ilk BM temsilcisi, toplumlararası çatışmaların yoğunlaştığı 1963’te görevlendirildi. BM Güvenlik Konseyi’nin Kıbrıs’a temsilci ataması ve adada Barış Gücü oluşturması için Genel Sekreteri yetkilendirdiği 186 sayılı kararla Finlandiyalı diplomat Sakari Severi Tuomioja özel temsilci, Hindistanlı general Prem Singh Gyani ise BM Barış Gücü komutanı olarak atandı.

Taraflar arasında diyalog kurması için atanan Tuomioja, daha ilk raporunu sunamadan, 53 yaşında geçirdiği kalp krizi sonucunda hayatını kaybetti. Tuomioja’nın ardından sırasıyla Ekvator’dan Galo Plaza Lasso, Brezilya’dan Carlos Bernardes ve İtalya’dan Pier P. Spinelli’nin temsilci olduğu yılların ardından olaylı 1967-74 dönemde İspanyol Bibiano Osorio Taffal görev yaptı. Çatışmaların başladığı yıllarda ABD Başkanı Lyndon Johnson da Cyrus Vance’ı Kıbrıs’a özel temsilci olarak görevlendirdi.

1968’de başlayan müzakerelerin ilk ayağının başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Taffal yerini gelen Meksikalı Luis Weckmann-Munoz’a bıraktı. Meksikalı dipomat, Barış Harekatı’ndan kısa bir süre sonra görevini, daha sonraki yıllarda BM Genel Sekreteri de olan Perulu Javier Perez de Cuellar’a devretti.

“KIBRIS’IN DRAMI, DRAM OLMAMASIDIR”

İsviçre’den Remy Gorge ve El Salvador’dan Galindo Pohl’un nispeten “olaysız” geçen dönemlerinden sonra, yoğun görüşmelerin yapıldığı ve yeni planların müzakere edildiği 1980-1984 döneminde BM’yi Arjantinli Hugo Gobbi temsil etti. 

Müzakerelerin başarısız olmasından büyük hayal kırıklığı yaşayan Gobbi, yakın çevresine “Kıbrıs’ın dramı, dram olmamasıdır” şeklinde yorumlarda bulundu.

Gobbi’nin ardından 2000’e kadar görev yapan Şilili James Holger’in ardından Arjantinli Oscar Camilion, Kanadalı Joe Clark and ABD’li Gustave Feissel özel temsilci oldu. 1998’e kadar görev yapan Feissel, verdiği çeşitli ropörtajlarda, tarafların aşılması zor pozisyon almasından dolayı, zayıf olan başarı umudunun yok olduğu değerlendirmesi yaptı.

DE SOTO, ÇÖZÜME EN ÇOK YAKLAŞAN DİPLOMAT

Koreli Han Sung-Joo, Ekvadorlu Diego Cordovez and Yeni Zellandalı Dame Ann Hercus’un ardından, çözüme en çok yaklaşan diplomat, Alvardo De Soto oldu. 2000’de görev başı yapan De Soto, müzakere süreci sonunda Annan Planı’nın referandumuna kadar götürülmesinde büyük rol oynadı.  Diplomatik girişimlerinin yanısıra, renkli kişiliğiyle de akılarda kalan isim oldu.  Ancak o da, Ada’dan hüsranla ayrıldı. 

Müzakerelerin duraksadığı dönemde de adaya temsilci atamaya devam eden BM Genel Sekreteri, sürecin yeniden başlayana kadar sırasıyla BM Genel Sekreteri Temsilcisi olarak Polonyalı Zbigniew Wlosowich, Danimarkalı Michael Moller ve Kanadalı Elizabeth Spehar’ı görevlendirdi.. 

BM Genel Sekreteri Özel Danışmanı olarak atanan Avustralyalı Alexander Downer ise, 2008’de yeniden başlayan ve bugüne kadar devam eden Annan Planı sonrası müzakerelerinde ortak deklarasyonun hazırlanmasında önemli rol aldı. 

SON ÖZEL DANIŞMAN: EIDE

2014’te Downer’den özel danışmanlık görevini devralan Norveçli diplomat Espen Barth Eide ise müzakere sürecini, garantörlerin de katıldığı Kıbrıs Konferansı’na kadar taşımayı başardı.  Göreve geldiğinde iyimser ve iddialı mesajlarıyla dikkat çeken Eide de, sürecin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından el boş döndü, ve kariyerine Norveç siyaset sahnesinde devam etmeye karar verdi. Eide’nin görevinden ayrılmasının ardından yerine bir atama yapılmadı.

Bu süreçte BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Temsilciliği görevini sırasıyla Ethopyalı Taye-Brook Zerihoun, ABD’li Lisa Buttenheim ve Kanadalı Elizabeth Spehar yerine getirdi. 

Şu an hala adada bulunan Spehar, BM Genel Sekreteri’nin özel danışman ataması yapmamasından dolayı taraflarla temas kurup, nabız tutma görevini yerine getiriyor. 

Taraflarda müzakerelere başlama işaret görmesi halinde görüşmelerde bulunmak üzere yakın çalışma arkadaşlarından birini Kıbrıs’a göndermesi beklenen BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in şu an için özel danışma atama niyeti olmadığı söyleniyor.
 


TALAT, “KIBRIS SORUNU VAR OLDUĞU SÜRECE ÇÖZÜM İÇİN ÇABA SARF ETMEK ZORUNDAYIZ”


tal.jpg

    Raif Uzkan

 

2. Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, Kıbrıs sorunu var olduğu sürece çözüm için çaba sarf etmek gerektiğini belirterek, “Kıbrıs sorunu çözülmek zorundadır, öyle ama böyle” dedi.

İki devletli çözüm olacaksa bile iki tarafın da bunda anlaşması gerekeceğini aksi halde ikinci devleti Türkiye’den başkasının tanımayacağını kaydeden Talat, Kıbrıs sorununun çözümünün ihtiyaç olduğunu ve bundan hiç şaşmamak gerektiğini belirtti. 
 

Talat, “Asla anlaşmadan kaçan taraf biz olamayız. Bunun acısını 2004’e kadar yaşadık, 2004’ten sonra öyle olmadık ve bunun da nimetlerinden yararlandık” dedi.

Beyrut’ta 3 Haziran 1968’de başlayan Kıbrıs toplumlararası müzakereleri, 50’nci yılını tamamladı. Kıbrıslı Türk ve Rum liderler, geçen yarım asırlık süreci Türk Ajansı-Kıbrıs’a değerlendirdi.

Mehmet Ali Talat, müzakerelerden 50 yıldır sonuç alınamamasını, süreci ikiye, hatta üçe ayırarak değerlendirmek gerektiğini belirtti. Talat, “Bir Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsız olarak ilan edildiği dönem ve ondan öncesi ilanı gerektiren süreç, sonra Kıbrıs Cumhuriyeti ve yıkılışı, bir de 74 ve sonrası bu üçünün karakteristikleri farklı” dedi.

“SONUÇ ALINMAMASINDAN ÖNCE DENKTAŞ, SONRAKİ DÖNEMDE RUMLAR SORUMLU”

“1963’te olaylar başladığında Kıbrıs Cumhuriyeti’nin geçici bir sıkıntı yaşadığı düşünülüyordu. Makarios bunun ENOSİS’e evrilmesini, Türk tarafıysa bunun Taksim’e evrilmesini hayal ediyordu. O nedenle çözüm olması mümkün değildi” diyen Talat şöyle devam etti:

“68’de görüşmeler başladığında Türk tarafının Kıbrıs Cumhuriyeti’nin zımnen” devamını kabul ettiğini kaydeden Talat, “O dönemde Kıbrıs Cumhuriyeti’nin restorasyonu gündemdeydi, yani 74’e kadar olan dönemde, ‘Kıbrıs Cumhuriyeti nasıl restore edilir?! çalışmalarıydı, onun 50. yıldönümündeyiz zaten…”

Talat, 1974’teki müdahaleden sonra durumun gene değiştiğine işaret ederek, “1973’te bir anlaşma yapılmış olsaydı, 1974’te gene müdahale olabilirdi aslında… 74 harekâtı sırasında görüşmeler de devam etti Cenevre’de. Bir türlü sorunu kökten çözme yoluna gidilmedi” şeklinde konuştu.

Mehmet Ali Talat, şöyle devam etti:
“Birinci harekâtla ikinci harekât arasında Türkiye’nin ‘kantonal model’ bir federasyonu önerdiğini de hatırlamak lâzım. Kayıtlarda çok öne çıkmıyor ama, ikinci harekâtın olmaması için bu önerilmişti. Bunda da sonuç alınamayınca ikinci harekât başladı. Sonra da ilk ağızlı yüzlü anlaşma 77… Denktaş-Makarios anlaşması işte orada ilk kez federasyon iki tarafça kabul edildi ve ondan sonraki BM anlaşmalarında hep ‘federasyon’ yer aldı”

DENKTAŞ ÇÖZÜM İSTEMİYORDU”

Talat, 1977’den itibaren Kıbrıs’ta federal bir çözüm aranmaya başlandığını ama tarafların federal çözüme bakış açılarının çok farklı oluşundan dolayı sonuca ulaşmanın mümkün olmadığını kaydetti.

Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın da çözüm istemediğini ve bunu defalarca kendi çevresine söylediğini belirten Talat, “Cuellar belgesini kabul etti, Kiprianu kabul etmeyecek diye. Neden çözüm olmadığı sorusunun cevabı budur. Çünkü Denktaş Bey asla çözüm istemezdi… Ondan sonra Rum yönetiminin gerçek niyetlerini bilemezdik, çünkü Denktaş Bey atılır ve her şeyi reddederdi… Dolayısıyla niyetlerinin ne olduğunu göremezdik” dedi.

“RUM EGEMENLİĞİNİ PAYLAŞMAK İSTEMİYOR.. BUGÜN İÇİN ESAS NEDEN BU”

“Bir şey daha var tabi. Dünyaca ‘yasal devlet’ sayıldığı için egemenliği paylaşmak Rum tarafı için zordu. Bugün bana göre temel neden budur.. Denktaş dönemini saymıyorum” diyen Talat, sözlerini şöyle sürdürdü:

 “Mont Pelerin ve Crans Montana’da da bu görüldü. Anastasiadis, dönüşümlü başkanlığı zorla, uluslararası aktörlerin baskısıyla, garantilerle ilişkilendirerek ve karışık bir ifadelendirmeyle kabul eder gibi göründü. Karar alma süreçlerinde bir Kıbrıslı Türk’ün de oyunun olmasını Bakanlar Kurulu seviyesinde kabul etti, diğer organlarda kabul etmedi. Egemenliği paylaşmak istemiyorlar. Bugün için esas neden budur. Bugün için konuşuyorum, geçmişte farklıydı”

“MÜZAKERELERİ KİLİTLEYEN KONULAR DEĞİŞKEN”

Mehmet Ali Talat, müzakerelerin değişik dönemlerde değişik nedenlerle kilitlendiğine işaret ederek, “Şu anda görünen ‘Garantiler’ ve son dönemde ‘Yönetim ve Güç Paylaşımı’”  dedi.

‘Yönetim ve Güç Paylaşımı’nın kendi döneminde büyük oranda çözüldüğünü vurgulayarak, “Çok ufak şeyler kalmıştı. FIR hatlarını bile sona getirmiştik” diyen Talat, şöyle devam etti:

“Mülkiyette son dönemde ilerlemeler oldu, Anstsaiadis-Akıncı döneminde ilerleme olmasının nedeni AİHM’nin Dimopulos kararıdır. AİHM’nin ‘Loizidu içtihadı’ yerine ‘Dimopulos içtihadını’ getirmesi sonucunda Rum tarafı Kıbrıslı Türklerin de ‘kullanıcı’ hakkı olacağını kabul etti”

“BM ETKİN OLARAK DEVREYE GİRMELİ, TAKVİM OLMALI”

2. Cumurbaşkanı Talat, Kıbrıs Konferansı’nın başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından kopan müzakerelerde yeni bir masa kurulacağına yönelik bir izlenimi olmadığını ancak kurulacaksa BM’nin aktif rol üstlenmesi gerektiğini belirtti. 

Talat, BM Genel Sekreteri’nin 30 Nisan’da Crans Montana’da ‘Aman masa devrilmesin’ der gibi can havliyle iki tarafın hassasiyetlerine cevap vermeyi hedefleyen köprü kurucu önerilerinden oluşan ve her iki tarafça farklı yorumlanan “Guterres Çerçevesi”ne tarafların bağlılığının BM tarafından teyit edilmesi gerektiğini vurguladı.

“Rol BM’nindir şu anda…BM gelinen son noktadan hareketle, taraflarla ayrı ayrı yoğun çalışma yapmalıdır..” diyen Talat, Guterres çerçevesinin ayrıntılanmış halini iki tarafın da kabul edebileceği hale getirdikten sonra tarafların bir araya getirmesi ve bu işi bitirmesi gerektiğini belirtti. Talat, öbür konularda zaten anlaşma sağlandığını ve anlaşılmayan konuların da sadece bunlar olduğunu kaydetti.

Zaman sınırlı bir takvimin şart olduğuna işaret eden Talat, “Çünkü biz ‘zaman kısıtlaması’ dediğimizde, Rum tarafı, bunu ‘Kıbrıslı Türkler ayrılacaklar, ayrı devlet peşine düşecekler’ şeklinde algılayıp, o düşünceyle bunu reddetmektedir. Zaman kısıtlaması sonunda ne olacağını ne biz söyledik, ne onlar söyledi, ne de BM böyle bir şeyi kabul etti. Bu şeye benzer ‘Evrenin sonunda ne olacak’ …” ifadesini kullandı.

“ÇÖZÜME EN YAKIN NOKTA, ANNAN PLANI’YDI”

Mehmet Ali Talat, çözüme en yaklaşılan dönemin Annan Planı zamanı olduğunu belirterek, “Hepimiz bunu sezdik. Annan Planı’nın takvimlenmesi, önceden referandum tarihinin de belirlenmesi çözüm havasını doğurmuştu” dedi.

Talat, Rum tarafından “Hayır” kampanyası başlatılıp, meydanlarda yığınlar toplanınca, çok çözümcü görünen Kıbrıslı Rumların bile o dönemde olumsuz tutum takındığını belirtti.

“GEÇEN SÜRE ÇÖZÜME OLUMSUZ ETKİ YAPIYOR”

Geçen zamanın süreci çok olumsuz etkilediğini vurgulayan Talat, “Bir kere büyük bir güvensizlik var şu an, güven yıkıldı” diyerek, özellikle Rum tarafının çelişkili tutumunun kendisini çok rahatsız ettiğini söyledi.

Talat, “Yeniden başlanacak şartlar yok şu an. Bazı örgütlerden duyuyoruz, ‘görüşmeler başlasın’ deniyor… Mümkün değil. O ortam yok, o hava yok. Ben karşı değilim ama başlayıp da çökerse, o zaman daha büyük hayal kırıklığı olacak” dedi.

“BM GENEL SEKRETERİ’NİN ZİYARETİ BİZİMLE GÖRÜŞMESİ ÇOK ÖNEMLİYDİ”

Mehmet Ali Talat, müzakereler devam ederken, BM Genel Sekreteri’nin adaya gelip, kendilerini  ziyaret etmesinin ve bir görüşme ortamında onlarla buluşmasını çok önemli bulduğunu ifade etti. 

Talat, “Orada biz ‘Bir envanter oluşturalım, bizde seçimler geliyor, şu ana kadar hangi konularda anlaştık bunu ilan edelim’ demiştik. İngilizlerin ‘Stocktaking’ dediği, bizden sonra biri gelecekse o oradan devam etsin, vatandaşa ve dünyaya bunu duyurmak istedik. Genel Sekreterin aklına yattı bu, Rum tarafı bunu kabul etmedi” diye konuştu.

Rum tarafının “Her iki taraf kendi açıklasın, ortak açıklama olmasın” önerisi üzerine BM Genel Sekreteri’nin kendisine “Ne yapabilirim?” yönünde soru sorduğunu kaydeden Talat, kendisinin de “Yapacağınızı yaptınız, teşekkür ederim” yanıtını verdiğini belirtti.

Talat, şöyle devam etti:
“Şunu demek istiyorum, Genel Sekreter büyük ümitlerle geldi, o açıklamanın yapılması durumu değiştirebilirdi ve Genel Sekreter bir defa geldi. Biz de Genel Sekreter’le hiç görüşme yapmadık, çünkü müzakerelerimiz iyi gidiyordu… Ama bu ortak açıklama konusundaki anlaşmazlığı görünce ‘belki ikna ederim diye’ geldi. Ama edemedi. Sonradan ben sebebini öğrendim. Çünkü eğer o ortak açıklama yapılsaydı onların uluslararası hukuk uzmanlarına göre bu bir ‘ara anlaşma” sayılacaktı ve ‘taraflar bu ara anlaşma üzerinde uzlaştılar’ denecekti ve bundan geri dönemeyeceklerdi. Uzmanların onlara telkin ettiği buydu. O nedenle ısrarla ve Genel Sekreterin de ısrarına rağmen kabul etmediler.”

“MÜZAKERE MASASINDA EN MAKUL LİDER VASİLİU”

Mehmet Ali Talat, müzakere masasında en makul Kıbrıslı Rum liderin Vasiliu olduğunu ve bunun da ispat edildiğini belirtti.

Güney Kıbrıs’taki seçimler arifesine kadar Anastasiadis’in tutumunun da olumsuz olmadığını kaydeden Talat, Anastasiadis’in Annan Planı döneminde de olumlu bir duruş sergilediğini ancak orada, gerçek bir lider olan Klerides faktörünün bulunduğunu ve onları yönlendirdiğini vurguladı. “Partiyi de yönlendirdi. O zaman partileri bölünmüştü. Annan Planı’na evet deme kararının alındığı toplantıda çıkıp ‘Ülkemin bölünmesini göreceğime, öleyim daha iyi’ dedi ve DISI’yi ‘Evet’e yönlendirdi” diyen Talat, bu nedenlerden dolayı Anastasiadis’le, Hristofyas’la kıyaslandığında, müzakereler daha rahat götürülür diye düşündüğünü bildirdi.

Yaptıklarına tüm kesimlerden eleştiri gediğinden dolayı çekingen olan Hristofyas’ın, açık çek vermesine rağmen DISI’ye hiç güvenmediğini kaydeden Talat, DIKO’dan, kiliseden ve diğer sağ kesimlerden çekindiği veya şirin görünmek için yavaş davrandığını, müzakereleri bitirememe sebeplerinin de bu olduğunu söyledi.

“KIBRIS SORUNUNU ÇÖZMEYE MECBURUZ”

Mehmet Ali Talat, Kıbrıs sorunu var olduğu sürece çözüm için çaba sarf etmek gerektiğini belirterek, “Buna mecburuz, biz tanınmamışız. Eskiye göre belki daha az, ama tecrit edilmişiz” dedi.

İki devletli çözüm olacaksa bile iki tarafın da bunda anlaşması gerektiğine işaret eden Talat, “Aksi halde ikinci devleti Türkiye’den başkası tanımaz. Tanıyanla da ilişkilerimiz çarpık olur; şimdi olduğu gibi…” şeklinde devam etti.

“ULUSLARARASI İLİŞKİ KURABİLECEK DEVLET OLMA ANCAK BİR ANLAŞMAYLA MÜMKÜN”

Mehmet Ali Talat, dört dörtlük uluslararası ilişki kurabilecek bir devlet haline gelmenin ancak bir anlaşmayla mümkün olabileceğini belirtti. “Burası Türkiye Cumhuriyeti’nin koruması altında bir bölge mi, ayrı bir devlet mi? Evet devlet özellikleri vardır, ama tam olduğunu, her şeyiyle mükemmel olduğunu iddia edemeyiz…” diyen Talat, şöyle devam etti:

“Geçmişte Türkiye Cumhuriyeti de, biz de Kıbrıs Sorunu yüzünden aşağılanıp hakarete uğrardık. Şimdi bu yok ama resmi ilişkilerimiz olamıyor. Resmi ilişkilerimiz olamayınca, başka şeyler de olamıyor, Türkiye’yle ilişkilerimiz de doğru rayında gidemiyor. Bir gün buraya Türkiye Cumhuriyeti dışında başka bir ülkenin bakanının da geldiğini hayal edebilirseniz, göreceksiniz ki Türkiye Cumhuriyeti ile ilişkileri daha doğru bir zemine oturtabileceğiz. Şimdi oturtamıyoruz. Zaman zaman her işimize karışırlar, zaman zaman ‘ne haliniz varsa görün’ derler, zaman zaman köyleri gezer propaganda yaparlar; şimdi olduğu gibi… Zaman zaman bize doğru olmayan bazen de hakarete varan ifadelerle saldırırlar, zaman zaman da canciğer kuzu sarması oluruz, böyle gider bu ilişki, çünkü bunların hiçbiri resmi ilişki değil”

 


DERVİŞ EROĞLU, “ FEDERASYONDA ISRARIN ANLAMI YOK”

 

er.jpg

 

Rahme Çiftçioğlu       

Üçüncü Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu, Kıbrıs’ta müzakerelerin 50 yıl uzamasından zarar gören tarafın Kıbrıslı Türkler olduğuna işaret ederek, federasyonda ısrar etmenin anlamı olmadığını belirtti.
Artık eski süreçlerin benzeri müzaekerelere başlanmaması gerektiğini belirterek, Guterres Çerçevesi’nde görüşmelere başlamayı kabul etmenin son derece yanlış olacağını kaydeden Eroğlu, “Türk tarafı önce ambargo ve izolasyonların kalkmasını istemeli, aksi takdirde hiç bir sürece katılmayacağını, katkı koymayacağını açıkça deklere etmelidir” dedi.
Beyrut’ta 3 Haziran 1968’de başlayan Kıbrıs tolumlararası müzakereleri, 50’nci yılını tamamladı. Kıbrıslı Türk ve Rum liderler, geçen yarım asırlık süreci Türk Ajansı-Kıbrıs’a değerlendirdi.
 

“SORUNUN ÇÖZÜLMEMESİNİN NEDENİ, RUMLARIN BİZİ AZINLIK OLARAK GÖRMESİ”
 

Derviş Eroğlu, müzakerelere başlandığında  30 yaşında olduğunu ve ihtisas yapmak üzere eşi ve kızlarıyla Ankara’ya gitmeye hazırlandığını belirterek, “Ben o zamanlarda da halkın genelinde bir anlaşma umudu görememiştim. Verilen mücadeledeki esas hedef bağımsızlığımızı elde etmekti” dedi.
Kıbrıs müzakerelerinden bu kadar uzun süre sonuç alınamamasının nedenini anlamak için adanın etrafında neler olduğuna, hangi devletler bulunduğuna ve ne gibi sorunlar yaşandığına bakılması gerektiğini kaydeden Eroğlu, şöyle devam etti:
“Tarihi iyi bilmek, tarihsel olayları sebep-sonuç ilişkisiyle değerlendirmek şart. Kıbrıs konusunun temelinde Yunanistan’ın yayılmacı hayalleri vardır. Bazı ülkeler de bundan istifade ederek, Kıbrıs’a kendi çıkarları doğrultusunda şekil vermek istemişlerdir. Örneğin, kimi tarihçilere ve bizim kimi önde gelen siyasilerimize göre, İngiltere 2’nci Dünya Savaşı’ndan sonra adayı eski sahibi, Osmanlı İmparatorluğu’nun varisi pozisyonundaki Türkiye’ye vermeliydi. Rahmetli UBP Eski Genel Başkanı, Eski Meclis Başkanı, 1959-1960 görüşmelerinde yer alan Osman Örek bu görüşteydi. Rumlara göre ise, İngiltere, self determinasyon hakkı gereği 1950 yılında yaptıkları plebisiti ve oradan çıkan Enosis sonucunu kabul etmeli, ada Yunanistan’a bağlanmalıydı. Ancak İngiltere ne yaptı? Türkiye, Yunanistan ve kendisini de işin içine sokarak, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasını sağladı. Bu arada kendisi de adada iki tane üs elde etti.  Bugün hala,100 mil karelik bir alanda egemenliği var.”
 

“STATÜKONUN DEVAMI HALA İŞLERİNE GELİYOR”
 

Derviş Eroğlu, 1968’den bu yana Kıbrıs meselesinin çözümlenmemesinin sebebinin, Rumların Kıbrıslı Türkleri azınlık olarak görmesi olduğu kadar, bazı büyük devletlerin Rumların bu saçma düşüncelerine, gerçeklere rağmen ses çıkarmamaları olduğunu vurguladı.
Eroğlu “Oysa çıkıp, doğruyu söyleseler ve gereğini yapsalar, sorun çözülecek ama bu işlerine gelmiyor. İşlerine gelmediği için de ‘Kıbrıs’ta iki halk ve iki devlet var. Kıbrıs Türkü bir azınlık değildir. Kıbrıs Türklerinin devleti de en az Rumların Kıbrıs Cumhuriyeti’ni silah zoru ile gasp ederek oluşturdukları devlet kadar meşrudur’ demiyorlar. Neden? Bunun ABD, İngiltere ve Rusya açısından farklı yanıtları vardır ama sonuçta hepsi aynı kapıya çıkar: Statükonun devamı hala işlerine geliyor. Türkiye’nin güçlenmesini, Türkiye’nin Kıbrıs sorunundan kurtulmasını, Kıbrıs Türk tarafının olası bir çözümle Rumlarla siyasi eşit bir ortak haline gelmesini istemiyorlar. Mesela İngilizler Kıbrıs konusu çözülürse İngiliz üslerinin tartışılır hale geleceğinden korktuğu için mevcut durumun devamından yana sinsi bir tavır ortaya koymuş olabilir” şeklinde konuştu. 
 

“HİÇBİR BAŞLIKTA SAMİMİ DEĞİLLER, HEDEFLERİ GARANTÖRLÜĞÜN KALKMASI…”
 

Derviş Eroğlu, Rum tarafının müzakere başlıklarından hiçbirinde samimi, yapıcı ve Kıbrıslı Türklerin haklarını gözeten bir anlayış içinde olmadığını belirtti. Eroğlu, sözlerini şöyle sürdürdü: 
“Yönetim ve Güç Paylaşımı, Ekonomi, AB, Vatandaşlık, Toprak ve Mülkiyet, Güvenlik ve Garantiler konularında ciddi sorunlar vardır. Ama bana göre Rumların asıl hedefi Türkiye’nin adaya tek yanlı müdahale hakkını da içeren garantörlük anlaşmasını sıfırlamaktır ve bu sürecin tıkanmasının başlıca sebebidir. Kıbrıs Türkü bilmelidir ki güvenlik olmadan alacağımız hiç bir hakkın anlamı ve değeri yoktur. Bizim için yegane güvence ise Türkiye’nin etkin ve fiili garantisinin devamıdır”
 

“ONLARIN KAFASINDAKİ ÇÖZÜM, TÜRK ASKERLERİNİN ADADAN ÇIKMASI” 
 

Rum tarafının, Annan Planı’nda olduğu gibi, Crans Montana’da da çözümü bir kez daha reddettiğini kaydeden Eroğlu, 28 Mayıs 2004’te BM Güvenlik Konseyi’ne sunulan Annan raporunda belirtildiği gibi, çözümü reddeden Rumların kafalarında oluşturdukları bir çözüm olduğunu ve bu çözüme kadar her türlü öneriyi reddetmeye devam edeceklerini kaydetti. 
Eroğlu, “Onların kafasındaki çözüm, Türk askerinin adadan çıkarıldığı, Türkiye’nin garantörlüğünün sıfırlandığı, 1974 öncesine dönüşün önünün açıldığı çözümdür. Bunu elde edecekleri bir çözüm şekli ortaya çıkmadığı sürece tüm süreçleri çökerteceklerdir. Dünya mademki kendilerine bir yaptırım uygulamıyor, Kıbrıs Türkü’nü cezalandırmaya devam ediyor, neden bunu yapmasınlar ki?” dedi.
 

“FEDERAL ÇÖZÜM, DIŞ DÜNYANIN ORTAYA ATTIĞI BİR GÖRÜŞ”
 

Federal çözümün Kıbrıs Türkü’nden ziyade dış dünyanın ortaya attığı bir görüş olduğunu kaydeden Eroğlu, “Denktaş ve Klerides yüzde yüz olmasa da ‘federal bir çözüm olsun’ şeklinde bir mutabakata varmıştı. Bunu Makarios reddetti. Bizde ise, siyasallaşma olduktan sonra sol geçinen bazı partiler federasyona yapıştı. Devlet kurduğumuzda bunun hata olduğunu söylediler, ‘federal çözüm tek çözüm yoludur’ inancını yaymaya çalıştılar” şeklinde devam etti.
 

“AYNI POLİTİKADA, FEDERASYONDA ISRAR ETMENİN ANLAMI YOK”
 

3. Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu, politikaların günün koşullarına göre değişebileceğini ve değişmesi de gerektiğini belirterek, şöyle devam etti:
“50 senedir görüşüyoruz bir yere varamıyoruz. Biz hala ‘federasyon olmazsa olmazdır’ demeye devam mı edeceğiz? Böyle devam edilirse ne üzerimizdeki ambargolar kalkar, ne de adımlarımız dünya tarafından kabul görür. İzlediğiniz politikadan zarar gören sizseniz bunu sizin değiştirmeniz gerekir. Müzakerelerin 50 yıl uzamasından zarar gören taraf kim? Kıbrıslı Türkler. Demek ki aynı politikada, federasyonda ısrar etmenin anlamı yok”
 

“GUTERRES ÇERÇEVESİ’NDE GÖRÜŞMELERE BAŞLAMAYI KABUL ETMEK SON DERECE YANLIŞ”
 

Artık eski süreçlerin benzeri süreçler içine girilmemesi gerektiğini kaydeden Eroğlu, Guterres Çerçevesi’nde görüşmelere başlamayı kabul etmenin son derece yanlış olduğunu ve böylesi bir sürecin Kıbrıs Türkü’ne kazandırmayıp kaybettireceğini belirtti. 
Eroğlu, “Türk tarafı önce ambargo ve izolasyonların kalkmasını istemeli, aksi takdirde hiç bir sürece katılmayacağını, katkı koymayacağını açıkça deklere etmelidir. Eğer bir süreç başlayacaksa bu kısa sürede sonuç alınacağı konusunda baştan uzlaşılan ve ilan edilen ucu kapalı bir süreç olmalıdır. Rum tarafının görüşme sürecini bizim haklarımızı gasp etmek için kullanma taktiğine daha fazla boyun eğilmemelidir” ifadesini kullandı.
 

 “ANASTASİADİS’İN ÇANTASINI TOPLAYIP ÇIKTIĞI ANI UNUTAMAM”
 

Derviş Eroğlu, Kendisinin yürüttüğü müzakerelerde Rum Lider Anastasiadis’in çantasını toplayıp, aniden masayı terk etmesini unutamadığını belirtti. 
Eroğlu “Rum lider Anastasiadis, 24 Temmuz 2014’teçantasını toplayıp masadan kaçtı. Bu anıyı unutamam. Sebebi neydi? Rum lider, tıpkı son zamanlarda olduğu gibi, BM parametrelerini ve önceleri varılan yaklaşımları kendi istediği gibi yorumlayarak, bana empoze etmeye çalışıyordu. Bense sakin bir şekilde kendisini dinliyor, parametrelerin bize göre ne anlama geldiğini izah ediyordum. Birden kalktı ve arkadaşlarına dahi bir şey söylemeden masadan kaçtı” dedi.
 

“RUM LİDERLER, MÜZAKERE MASASINDA BİRBİRİNDEN FARKLI DEĞİL”
 

Rum liderlerin, Kıbrıs konusunun çözümünde birbirlerinden özlü bir farkı olmadığını, tümünün de Kıbrıs Türkü’nü azınlık olarak gördüğünü kaydeden Eroğlu, “Tümü de Türkiye’nin güvencesinden bizi yoksun bırakıp, 1974 öncesine dönüş hayali içindedir” dedi.
 

“YARINLAR KKTC’NİNDİR…”
 

3. Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu, Kıbrıs Türk halkının KKTC’ye dört elle sarılması gerektiğini çünkü en büyük güçlerinin devletleri olduğunu belirtti. 
Eroğlu, Türkiye’nin etkin ve fiili garantisinin sona ermesine ne Türkiye, ne de KKTC’nin asla izin vermemesi gerektiğini kaydetti.
“Ekonomik, sosyal sorunlarımız var olabilir ama bunlar var diye devlet olgusundan, egemenlikten, özgürlükten, güvenlikten taviz verilemez.  Ben halkımızın zaman içinde gerçekleri gördüğüne, Rumlarla bugünkü gidişatla bir anlaşma olamayacağını anladığına eminim. Yarınlar KKTC’nindir. Yeter ki birlik, beraberlik içinde olalım ve KKTC’nin refah seviyesini yukarılara çekelim”


 


YORGOS VASİLİU: “KIBRIS, ÇÖZÜMSÜZ CEHENNEM, ÇÖZÜMLE CENNET OLABİLİR”


vas.jpg

 

    Şifa Aslan   

 

Kıbrıs Cumhuriyeti  eski başkanlarından Yorgos Vasiliu, Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumların ayrı olmasının bir suç olduğunu belirterek, “Kıbrıs çözümsüz cehennem, çözüm ile cennet olabilir” dedi.
Vasiliu, Beyrut’ta 3 Haziran 1968’de başlayan Kıbrıs 50’nci yılını tamamlayan toplumlararası müzakere sürecini Türk Ajansı-Kıbrıs’a değerlendirdi.
Güney Kıbrıs’ta 1988-1993 döneminde başkanlık görevini yürüten Vasiliu, Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Raif Denktaş ile ünlü Gali Fikirler Dizisi’ni müzakere etti.
 “SORUMLULUK HEM KIBRISLI RUMLARA HEM DE TÜRKLERE AİT”
Yorgos Vasiliu, Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler arasında 1964’te başlayan anlaşmazlığın sürdürülen müzakerelere rağmen çözümlenmemesinin acı olduğunu belirtti. 
Vasiliu, “1974’ten sonra 40 yıl birçok müzakere oldu, çözüm olmadı. Bir müzakerede biri ya da öbürü suçlu demek her zaman kolaydır. Ancak sorumluluk her ikisine de aittir. Bu kesin” dedi. 
 

“İKİ DEVLET TALEP ETMEK, ÇÖZÜMSÜZLÜK İSTEMEK DEMEK”
 

Kendi başkanlığı döneminin başında Türkiye’nin müzakerelerin yapılmasını dahi istemediğini iddia eden Vasiliu, müzakerelere yeniden başlamayı başardıklarında ise Rauf Denktaş’ın federasyon modelini istemediğini belirtti.
Vasiliu “İki devlet istiyordu. İki devlet çözümü olması da imkânsızdı. İki devlet talebinin bugün yeniden gündeme geldiğini görüyoruz. Birkaç gün önce Türk Başbakan, belki Türkiye Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü açıkça, iki devlet talep etmemiz gerektiğini söyledi” dedi.
Yorgos Vasiliu, şöyle devam etti:
“İki devlet olamaz. Biz istemediğimiz için değil, ki ben kesinlikle istemiyorum, Avrupa istemediği için. AB üyesi olmasaydık, o zaman istediğimizi yapabilirdik ancak Avrupa Birliği içerisinde yapamayız. Avrupa Birliği Kıbrıs gibi küçük bir adacığın AB üyesi iki bağımsız devlete bölünmesini asla kabul etmez.  Düşünün, şimdi Kıbrıs iki devlet olsa İtalya kaç devlet olacak? 8 mi? 10 mu?  Bu daha devam da eder. Bu nedenle,  iki devlet talebinin, çözüm istemiyorum demek gibi bir şey” 
 

“GARANTÖRLÜK KONUSUNDA KARARI GARANTÖR GÜÇLER VERMELİ”
 

Vasiliu, müzakere sürecinin devam etmesi gerektiğini belirterek, “Her şeyden önce söylemem gerekir ki, müzakerelerin geçen yıl kesintiye uğraması ve o zamandan beridir hareketsizlik olması beni çok endişelendiriyor” dedi.
Müzakereler ne kadar erken başlarsa, o kadar iyi olacağını kaydeden Vasiliu, “Bunun ötesinde, dönüşümlü başkanlık gibi iki toplumu ilgilendiren sorunlar var, garantör güçleri ilgilendiren konular var. Garantör güçler için kararı biz veremeyiz. Onlar karar vermeli, biz de kabul ediyoruz veya etmiyoruz diyeceğiz” şeklinde devam etti.
 

“ZAMAN ÇÖZÜM LEHİNDE İŞLEMİYOR”
 

Yorgos Vasiliu, Crans Montana’da anlaşmazlığa düşmeden önce çözüme çok yaklaşıldığına işaret ederek, “Ama olmadı. Müzakerelerin kesintiye uğramasından ve hareketsizlik olmasından çok endişelendiğimi ve bunların en kötüsü olduğunu size söylemiştim. Zaman çözüm lehinde işlemiyor” dedi.
Kendisinin, başkanlık dönemimde de, sonrasında da, Kıbrıs sorununu mümkün olan en kısa sürede çözmek gerektiğinde ısrar ettiğine belirterek, “Maalesef başaramadım ancak en azından şu an, geç olmamasını umarım” ifadesini kullandı.
 

“EĞER 1993’TE SEÇİLSEYDİM, ÇÖZÜME ULAŞABİLİRDİK”
 

Yorgos Vasiliu, şöyle devam etti:
“Görev yaptığım sürede, müzakere masasında pişmanlık duyduğum bir şey olmadı. Konuşma tarzım ve yaptığımız öneriler Güvenlik Konseyi’nin bütün üyeleri ve zamanın BM Genel Sekreterleri, önce Sayın Cuellar ve ardından Sayın Gali tarafından kabul edildi. Bu nedenle çözüme çok yakındık. Tabii Sayın Denktaş hayır, hayır, hayır dedi. Ancak bunlara rağmen Birleşmiş Milletler’den büyük baskı vardı. 1993’te devam edersek çözüme ulaşacağımıza inanıyordum ancak ben seçimleri kaybettim ve orada kaldı.  Gerçekten de Rauf Denktaş ile bir dostluk ilişkisi kurmayı başardım ancak ilerlememiz zordu, çünkü kendisi çözüm istemiyordu.
Ayrı olmamızın Kıbrıslı Rumlar açısından da Kıbrıslı Türkler açısından da suç olduğunu düşünüyorum. Bu, her ikisinin çıkarlarına da aykırıdır. Kıbrıs çözümsüz cehennem, çözümle cennet olabilir. Bu nedenle artık nihayet görüşme olmasını ve sonunun da iyi olmasını ummak istiyorum”
 

Bu haber toplam 1380 defa okunmuştur
Etiketler :
Önceki ve Sonraki Haberler