1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. YARATICILIK… SEVGİ ve OYUN…
YARATICILIK… SEVGİ ve OYUN…

YARATICILIK… SEVGİ ve OYUN…

Giderek sıradanlaşan gündelik hayatımızda her anlamdaki ‘sefaleti’ hangi yanılsama gizleyebilir? Topluluk halinde yaşadığımızı sanırken, yalnızlığımızı ve tecrit oluşumuzu keşfettiğimizde ölü birer nesneden farkımız kalmadığını da görmüyor muy

A+A-

 

Giderek sıradanlaşan gündelik hayatımızda her anlamdaki ‘sefaleti’ hangi yanılsama gizleyebilir? Topluluk halinde yaşadığımızı sanırken, yalnızlığımızı ve tecrit oluşumuzu keşfettiğimizde ölü birer nesneden farkımız kalmadığını da görmüyor muyuz? Birbirimize dokunuyoruz sadece; kimse kimseyle gerçek bir karşılaşmayı beceremiyor, yüz yüze gelmiyor…

Aşık olarak, birlikte olduğumuzu sanıyoruz; oysa, çoğu zaman, sıradanlığın içinde iflas edip gidiyor aşkımız. Nesneleştikçe toplumsallaşıyoruz. Sürekli bir aşağılanma ve saldırganlık birikimini yaşıyoruz.

Hangi toplumsal düzende yaşarsak yaşayalım, gittikçe daha da sıkıntılı olan bir yürüyüş yapıyoruz sanki…

Uzun süredir, farkında olmasak da bize neredeyse dayatılan, “Hayatta kalmak için çalış… Tüketmek için hayatta kal” kuralını uyguluyoruz! Bu cehennemi döngüden ise ‘yaratma tutkusuna, hazza’ yer yoktur. Her üretkenlik çağrısı köleliğe bir çağrıdır…

Niceliksel olan, iktisadi olan, kamusal ve özel yaşamı tahakkümü altına almıştır.

Maddi-manevi her şeyi tüketme yeteneğimiz, hiyerarşinin basamaklarını çıkış  kamusal ve özel yaşamı tahakkümü altına alınmıştır. Maddi – manevi her şeyi tüketme yeteneğimiz, hiyerarşinin basamaklarını çıkış hızımızı gösterir.

Bizlere, yani toplumsal durumun kullanılır hale getirdiği ‘yurttaşlara’ toplumsal roller öğretilir.

Tam olarak benimsenen her rol, ‘gösteri hiyerarşisinde’ yükselmeyi sağlar…

Yaşam hazzındaki niteliğin yerini, ‘hıza dayalı’ nicelik almıştır…

Rasyonel aklın zaferiyle birlikte, “öbür dünyada kurtuluş” inancı yanına “daha mutlu yarınlar” umudu da eklenmiştir.

Kutsal dava, bilim, ilerleme adına acılar, şehitler ve kayıp kuşaklar… Her iki durumda da es geçilen şey: “İÇİNDE BULUNDUĞUMUZ ANDIR…” şimdiki zamandır… Gündelik hayatımızdır…

Hayat, yaratıcılık (kendini gerçekleştirme, sevgi (iletişim) ve oyundur (katılım)… Bu, üç projenin birbirinden ayrıldığı yerde: İKTİDAR YEŞERİR, BASKISI ARTAR…

Gündelik hayata açıkça değinmeden, bir insan + toplumda… zorunluluklarının reddindeki ‘olumluluğu’ anlamadan, başka hiçbir şey geçerli  sayılmaz… Sayılmamalı…

Bir insanın yirmi dört saatinde tüm felsefeden daha fazla gerçek vardır!.. İnsan, günün her saatinde yaratıcılığını yaşayabilir…

Kendiliğindenlik, yaratıcılığın varoluş tarzıdır, dünyayı değiştirme isteminin, hayatın önkoşuludur.

Tek otorite, insanın, kendi dolaysız deneyiminin bilincidir.

Gündelik hayatta herkesin binlerce kez sergilediği yaratıcılık yanında… sanat eserleri nedir ki!

Bilinçli – devrimci bir perspektif ışığında hayatı zenginleştirmek: Vermenin zevkini yeniden keşfetmek, her tür – kişisel ve toplumsal – müdahaleye karşı: Öznellikten ve benlikten yola çıkarak, her şeyi yeniden ‘inşa etmek’… Kölesiz, efendi olmak… sevginin verdiği -  yarattığı o mucizeyi - toplumsal hayatta yeniden yaratmak anlamına gelir…

***

Gerçek katılıma dayalı yeni bir toplum, liderleri, hiyerarşiyi ve kendini kurban etmenin reddine… gerçek bir, ‘kendini gerçekleştirme özgürlüğüne ve saydam toplumsal ilişkilere’ dayanır… Dayanacaktır… Dayanmalıdır…

Bize bir can suyu gibi gereken de budur…

Her gün daha da artan onca can sıkıntısı ve halkımızdaki umutsuzluktan başka kaybedecek bir şeyimiz yok…

Ama, kazanacağımız,  insanımıza umudu yeniden kazandıracak huzur dolu bir dünya var…


 

İÇE SİNDİRMEK

Her gün, ağırlığını daha da -  artırarak hissettiğimiz onca şeyi sindirmek!..  Çok önemli…

Uzun süredir düşünüyorum:  “Sindirmek” sözcüğünün anlamı ve toplumla direkt ilişkisini… Okuduğum - okuttuğum ve yazdığım dönem ve dönemeçlerdeki şartlar içindeki varlığını. Ve şöyle bir sonuca varıyorum:

Bir “sindirmek” var:  Karşısındakinin,  buyruğundakinin ya da yönetimindekinin üzerine gidip,  zorla, baskıyla ve şiddetle onu sindirmek anlamında. Yalnız, insanlara özgü bir eylem değil bu.  İnsansı yaratıklar ve hayvanlar arasında da geçerli. Kediyi, köpeği sindirmek… Daha da ötesi, fili,  aslanı sindirmek…

Ve,  çocuğu sindirmek,  insanı,  aileyi, toplumu sindirmek…

Ama,  bir başka sindirmek daha var: İçe sindirmek

Öteki sindirmek ne denli kara ise,  bu, o derece ak… İlki,  nice çirkinse, bu,  güzelin güzeli… İlki “ölüm” ise,  bu,  yaşamın taa kendisi…

EVET… İÇE SİNDİRMEK…

Yaptığınız işi içe sindirmek…

Niyetinizi duygularınızı,  düşünce ve eylemlerinizi içe sindirmek…

Bulunduğunuz yeri içe sindirmek…

İçinize sindirerek sevmek,  paylaşmak,  çoğaltmak…  Kısacası,  içinize sindirerek yaşamak…  Her zaman,  alnınız açık, başınız dik,  yüreğiniz engin,  onurlu yaşayabilmek…

Az güzellik mi bu?  Değmez mi yaşamaya…

. . .

Baskıya,  korkuya,  şiddet ya da şirretliğe - tek sözcükle ilkelliğe - dayanan sindirmenin,  insanlardan çok, hayvanlara yaraştığını biliyoruz da…  “İçe sindirmenin”,  hayvanlarda da geçerli olduğunu söyleyebilir miyiz?

İçe sindirmek,  belki daha çok,  insanlar ve toplumlar için geçerli…

Örneğin,  demokrasiyi içe sindirmek…

Ulusça içe sindirilmemiş, benimsenmemiş bir demokrasi yaşar mı? Bırakın demokrasiyi içe sindirilmemiş bir “diktatörlük” bile yaşamaz… yaşayamaz…

. . .

Demokrasi demek, çoğulculuk demek…

Tek değil, farklı görüşler, değişik düşünceler demek… Bunları söylemek, tartışmak, eleştirmek, eleştiriyi “hoşgörü” ile karşılamak demek…

Toplumun öncüsü olarak, politikacılardan daha çok, “düşünce ve sanatçılar” bilinir. Onlar, topluma bu anlayışı aşılayacak, örnek olacak, toplumu ileriye götüreceklerdir…

OYSA…

Hangi tür sanatçılar mı bunlar…

         Gerçek sanatçı kişilikleriyle, alçak gönüllü, olgun, sanatlarıyla uğraşan, araştıran, yaratmaktan başka kaygısı olmayan…

         Evet… gerçek sanatçılar…

 


 

PARANTEZ

‘’Ben, her vaatte bulunabilirim. Mühim olan sizin bu vaatlere inanıp inanmadığınızdır. Vaatlerimi gerçekleştiremem ise başarımı gölgelemez. Bu, sizin başarısız olduğunuzu gösterir…

Herkes konuşursa kargaşa olur kimse kimseyi dinlemez. O yüzden, siz beni can kulağıyla dinleyin;  çünkü ben,  sizin yerinize de konuşuyorum. Bu demek değildir ki,  ben sizin konuşmanızı engelliyorum…  Hayır,  beni dinleyin yeter!

Ben sizin beni alkışlamanıza karışıyor muyum?

Hatta,  bana gelirken,  yanınızda davul zurna da getirin… şenlikli olur…

Ama,  gerçekleştiremediğim,  vaatlerimden dolayı,  benim önümde toplanıp,  gürültü yapamazsınız!

Unutmayın,  gerçekleşmeyen vaatlerin sorumluluğu size aittir. Benim görevim,  size vaatte bulunmaktır!

Siz bana inanın ve gönlünüzü ferah tutun…

Ve gürültüyü kesin…

Çünkü,  çoğunuz bana müstahaksınız!..”

 

 

 

  

 

 

Bu haber toplam 992 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler