1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Yanlış Niyet, İyi Sonuç
Yanlış Niyet, İyi Sonuç

Yanlış Niyet, İyi Sonuç

Leyla Kıralp: Eleştirmek hem demokrasinin, hem de aydın kültürünün bir gereğidir. Öncelikle, kendisine bu çabasından ötürü teşekkür etmekle başlamak istiyorum.

A+A-

 

Leyla Kıralp

Leyla_Kiralp@hotmail.com

 

 

Gaile dergisinin 14 Temmuz 2012 tarihli 171. sayısında, Sayın Gürgenç Korkmazel, geçtiğimiz haftalarda yayınlanan kitabım “Kaybolan Gökkuşağımız” hakkında bir eleştiri yazısı yayınladı. Eleştirmek hem demokrasinin, hem de aydın kültürünün bir gereğidir. Öncelikle, kendisine bu çabasından ötürü teşekkür etmekle başlamak istiyorum. Sayın Korkmazel kısaca kitabımın güzel mesajlar vermeye çalıştığını, ancak edebi açıdan başarısız ve yetersiz olduğunu iddia ederek, neredeyse kitabı baştan savma yazdığımı savunacak kadar ileri gitti. Açıkçası bu tepkiyi şahsi olarak algılamadım. Kendi çalışmamı edebi yönden savunmak da istemiyorum çünkü ben Sayın Korkmazel gibi edebiyat eleştirmenliğine soyunmak gibi bir amacı hiçbir zaman taşımadım. Ancak, kendisinin eleştiri üslubu ve vermeye çalıştığı mesaj, beni ister istemez edebiyat, edebiyat için mi yoksa toplum için mi olmalıdır tartışması üzerine düşünmeye itti.

Sayın Korkmazel, eleştirisinde benim kitabımı “yazılması gerektiği gibi yazmadığımı” iddia etti. Bu aslında anlamsız bir sorunsaldır. İyimser bir yaklaşım ile eleştirinin “yazması gerektiği gibi yazmak” ifadesiyle edebiyatın doğasıyla çelişen bir tek düzecilik ya da standardizasyon savunuculuğu yapmadığını var sayıyor ve muhtemelen “Romantik Akım” benzeri tasvirler, dil zenginliği ve melodram yoğunluğu şeklinde bir eksiklikten dem vurduğu faraziyesi üzerine adım atıyorum. Daha önce de belirttiğim üzere, ben edebiyat eleştirmeni değilim. Kaldı ki, kendi kitabımı da “edebi açıdan iyidir” ya da “değildir” diye değerlendiremem. Ben Sayın Korkmazel’in eleştirisine ve maksadına farklı bir açıdan yaklaşacağım. Edebiyat, sanat ya da felsefe ile uğraşan herkes, en azından bir kere kendisine şu soruyu sormuştur: Bütün bunlar toplum için midir, yoksa bunlar toplum içerisinde elit bir kesim için midir? Bu sorunun aydın temelli cevapları, Berna Moran tarafından teorik biçimde derlenmiştir.[i] Değindiğim kitapta anlatıldığı üzere, bu soruya yönelen cevaplar kısaca iki kategoriye ayrılıyor. Birinci kategoriye göre, edebiyat kesinlikle estetik ve soylu bir hava taşımalıdır. Edebiyat toplumu değil, kendi kendisini geliştirmeyi hedef almalıdır.  Edebiyatçı, toplumun düzeyine inmek zorunda değildir ve inerse yaptığına edebiyat denmez. İkinci yaklaşım doğrultusunda ise, edebiyat toplum içindir. Edebi estetik, toplumun sorunlarını yansıtmak ve çare aramak kadar önemli değildir. Buna ilaveten, edebiyatçı toplumun anlayacağı dilden yazamaz ve sıradan bir insana o kitapta kendisinden birkaç parça iz bulduramazsa, çalışması başarısız sayılır. 19 Yüzyıl’da ve 20. Yüzyıl başlarında, bu iki ana fikrin savunucusu akımlar birbirleriyle çatışma içerisine girmişlerdir. Örneğin, Türk Edebiyatı’nda, Türkiye Türkçesi, Türk Halkı’nın kolaylıkla anladığı bir dil olmasına rağmen, Osmanlıca kadar zengin olmayışı ve edebi zenginlik açısından cılız kalışı eleştirilmiştir. Ancak, sosyal mesajlara ağırlık veren sade edebiyat anlayışı 20. Yüzyıl ortalarından itibaren ağırlık kazanmaya başlamıştır.

Hem toplumsal gerçekleri, hem ideal toplumu dünya çapında bir edebi ustalıkla yansıtan Tolstoy’a göre insanı yaşatan şey sevgidir ve edebiyatçı topluma her şeyden önce sevgiyi aşılamalıdır. Yani, hem Tolstoy’a, hem edebiyattaki Marksist eleştiri akımına, hem de edebiyatın toplum için olduğunu savunan zihniyete göre, bir edebiyatçının başarısı, yani yazdığı eserin topluma faydalı olup olmadığı, eserin taşıdığı mesajlara bağlıdır[1]. Şahsen, edebiyatı edebiyat için yapanların çabalarını küçümsemek gibi bir küstahlığa kesinlikle karşıyım. Keşke Dostoyevski’nin, Umberto Eco’nun,  John Steinbeck’in, Yahya Kemal’in ya da Elif Şafak’ın edebi yeteneklerinin tırnağı kadar bir edebi zenginliğe sahip olabilsem… Sayın Korkmazel, “Leyla Kıralp hikâye kitabı okumadan hikâye kitabı yazmış” benzeri bir yaklaşım ile kitabımın edebi yönlerini yerden yere vurdu. Kendisi, “yazarlar böyle baştan savma şeyler yazmasın”, “yayıncılar böyle saçma sapan şeyler basmasın” gibisinden bir mesaj vererek bir bakıma “edebiyat öncelikle edebiyat içindir” yönünde bir görüş savunmuş oldu. Fakat eleştirisinin vahameti ne yazık bununla sınırlı değildir. Kendisinin “demir leblebi” olarak nitelediği tasviri zor olaylar, yaşanması da zor olan olaylardır. Sayın Korkmazel’in şahsımın ve Kıbrıs insanının acılarına karşı bu küçümseyici nitelemesini anlayamıyorum. Ben bu “leblebiyi” bakkaldan satın almadım. Ülkemdeki milis güçler, faşistler ve dış unsurlar tarafından bu “demir leblebi” bana zorla yutturuldu. Bunun acısını Sayın Korkmazel anlayamaz ve doğal olarak yazamaz, çünkü benim ve halkımdaki pek çok insanın yaşadığı travmayı aynen yaşamadı.

Ben şahsen, edebi zenginlikten önce edebiyatın topluma katabilecekleri konusunda kaygılıyım. Kitabımın yazılış amacını da açıkça belli ettim. Ne zengin olmak gibi bir amacım var, ne de eserimin edebi açıdan dünya klasiği olmasını bekliyorum. Tek tasam, Kıbrıs insanının acısını, trajedisini, bireysel ve toplumsal travmalarını gözler önüne sürerek iki toplum arasındaki barış ve dostluk arayışlarının önemini vurgulayabilmek. Kıbrıs Adası geçmişinde ne yaşadıysa iki toplumun birbirinden nefret etmesinden, korkmasından ve kuşkulanmasından dolayı yaşadı.  Bir Siyaset Bilimci buna “Milliyetçilik” derdi. Bir Sosyo-Psikolog buna “Sosyal Travma” derdi. Ben şahsen ders alınabilen ve alınması gereken bir yanlış diyorum. Çaresini de karşılıklı anlayış ve hoşgörü olarak ifade ediyorum. Kıbrıs’ta göçün sebebine bakın, aynı. Savaşın ve ölümlerin sebebine bakın, aynı. Yabancı devletlerin Kıbrıs Siyaseti’ni yönlendirme sebebine bakın, aynı. Siyasi ve sosyal yozlaşmaların sebebine bakın, yine aynı. Hem toplumlar içi, hem toplumlar arası sevgi ve barış eksikliği…

Sayın Korkmazel’i sıkan kitabımda ben topluma kendimce bir mesaj vermeye çabalayarak gerçeklere uygun ve büyük oranda gerçeklerle örtüşen bir çalışmada bulundum. Kendisi kitabımı edebi yönden zayıf buldu. Ben bununla hemfikir de olamam, zıtlaşamam da. Sadece saygı duyarım. Fakat kendisi oldukça vahim bir yanlış içerisine düşerek, eleştirisinde “ben Batılı ve Türkiye’li kadın edebiyatçıları okuyorum, onlar ne güzel yazıyorlar, Leyla Kıralp ne kadar kötü yazmış” kabilinden cümleler kuruyor. Daha da mühimi, benim çalışmamın edebi yanlarını küçümsedikten sonra, verdiğim mesajın anlamlı olduğunu da belirtmesine rağmen, bunca Kıbrıslı edebiyatçıdan hiç biririnin hiç bir eserine göndermede bulunmuyor, “Leyla Kıralp’ın çalışması kötü, ama Kıbrıs’ın barışı ve gerçeklerini edebi bir zenginlikle falanca kitapta bulabilirsiniz” yönünde bir öneride bulunmuyor. Yani sayın Korkmazel’e göre, Kıbrıs’ta ne olup ne bittiğinin bir önemi yok, Kıbrıslı yazarlar edebiyattan anlamıyor, biz yabancı yazarları okuyarak edebiyat öğrenelim, özgün üslubumuz evrensel edebiyat kriterlerine uymuyor, yayıncılar bizim kitaplarımızdan uzak dursun, halkımız da Kıbrıs’ın değil, yabancı toprakların hikayelerini anlatan kitaplar okusun ve edebiyatımız zenginleşsin…

“Kaybolan Gökkuşağımız” adlı kitabımın, evrensel standartlara uymadığını ve edebi açıdan sade ve yalın olduğunu bile varsaysak, bu da başlı başına bir edebi akımı temsil eder ve edebiyat otoritelerinin hiç de küçümsemediği bir yaklaşıma denk gelir: “Edebiyatı toplum için yapmak”. Edebi sadelik topluma daha kolay ulaşmayı sağlar ve toplumda okuryazarlığı cesaretlendirir. Bu açıdan, kitabım sayın Korkmazel’in ileri sürdüğü gibi anlamsız değildir. Fakat kendisinin “bizim yazarlar ve yayın evleri ne saçma sapan işler yapıyor, hâlbuki yabancılar ne güzel eserler yaratıyor” benzeri yaklaşımı, topluma Kıbrıs’ın gerçeklerini göz ardı etme çağrısı ötesinde bir maksat taşıyamaz.  Kıbrıs Halkı’nın gerçekliklerini, acısını ve umutlarını hiçbir yabancı yazar yazamaz. Bu nedenle, Sayın Korkmazel’i kitabımı eleştirmesinden dolayı değil, bunu Kıbrıs Edebiyatı’na hiçbir atıfta bulunmadan yapmasından ve Kıbrıs’ın gerçeklerine yönelik değil de edebi üslup üzerine yoğunlaşan düşüncelere sığınan bir eleştiri oluşturmasından ötürü ayıplıyorum. Son olarak belirtmek isterim ki, eleştirisi vasıtasıyla, Sayın Korkmazel’in edebi kimliğiyle de tanışmış oldum. Kendisinin kitaplarını okuyarak, nasıl bir kitleye hitap ettiğini ve nasıl bir edebi anlayışa sahip olduğunu anlamaya çalışacağım. Ben de kendisini edebi üslubu ile değil, Kıbrıs halkına ne katmaya çalıştığı yönünde eleştireceğim. Eğer halkımıza faydalı bir yolda ilerlediğine kanaat getirirsem, kendisini tebrik edeceğim. Kendisi benim çalışmamı “İyi niyet, kötü sonuç” şeklinde yorumladı. Ben ise kendisinin eleştirisini “yanlış niyet, iyi sonuç” olarak yorumluyorum. Benim niyetim ne zengin olmak, ne üne kavuşmak. Sadece fikirlerimi Kıbrıslılar ile paylaşmak. Kendisi de yanlış bir niyetle benim kitabımın reklamını yapmış oldu. Ne demişler, “reklamın iyisi kötüsü olmaz”…

 



[1] Moran, a.g.e.

 

[i] Moran, B., 1999. Edebiyat kuramları ve eleştiri. İstanbul: İletişim yayınları.

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 672 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler