1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. YANILSA - MA! (1)
YANILSA - MA! (1)

YANILSA - MA! (1)

Naim PINAR: Son 5 yılda, Kuzey Kıbrıs’ta siyasi ve sosyo-ekonomik hayatta yaşanan olumsuzlukları, ardı ardına hatırladığımızda herhalde pek huzurlu ve mutlu olanımız yoktur

A+A-

 

 

Naim PINAR

naimpinar@gmail.com

 

Son 5 yılda, Kuzey Kıbrıs’ta siyasi ve sosyo-ekonomik hayatta yaşanan olumsuzlukları, ardı ardına hatırladığımızda herhalde pek huzurlu ve mutlu olanımız yoktur. Kuzey Kıbrıs-TC Hükümeti ilişkilerinden tutun  da Kıbrıs Sorununa, sosyal yaşamımızdaki pahalılaşmadan, eğitimdeki sorunlara, elektrikteki krize ve son günlerde yaşadığımız sağlık skandalına kadar bu liste uzar gider. Burada herkes bir sorumlu ve “sorunlu” arayışındadır. Esasında sorunun cevabı ‘bu ülkede yaşamak istiyor muyuz’ sorusuna verdiğimiz toplumsal yanıtta saklıdır. Ülkemizde bu soruya bir dönem gençler hayır diyerek; bu kadar yapısal bozukluğu olan bir ülkede yaşamak istemiyoruz yanıtını vermişlerdi. Geleceklerini başka ülkelerde görmüşlerdi. Bunun sonucu ciddi bir beyin göçü de beraberinde yaşanmıştı. Bu nokta da insanın aklına hemen bir başka soru geliyor: Peki ama bugün bu ülkeyi seviyor muyuz? Bu sorunun yanıtı biraz zor: Bugün devlette memur olan insanlarımız; “zor koşullar ve yetersiz ücretler dayatılıyor”, “hayat gün geçtikçe pahalılaşıyor” diyorsa, işsizlik gün be gün artıyorsa, asgari ücretle özel sektörde çalışan emekçilerin artık yaşamını sürdürecek hiçbir güvencesi kalmamışsa, bence aynı anda ‘ülkemizin geleceğine dair umutlarımız ne durumdadır’ sorusunu da sormak gerekir. Bu soruların yanıtlarını yine kendimizde bulacağımızın bilinciyle; tarihin böylesi  zor dönemlerde buradan çıkışı sağlayacak fırsatları sunan deneyimlere içkin olduğunu hatırlamakta yarar vardır. Yeter ki bedenimiz bu uyku halinden kendi isteğiyle uyansın ve insan olmanın doğasıyla ülkemizi yeniden  dönüştürelim. Karl Marks’ın şu cümlesi beni hep etkilemiştir: “Koşuldan dolayı yanılsamalardan vazgeçme isteği, yanılsamalar gerektiren bir koşuldan vazgeçme isteğidir”. Her bireyin uykuya ihtiyacı vardır. Uyku sırasında beyin vücudu hareketsiz kılar, güzel düşler yaşarız, bazen de kâbuslarla boğuşuruz ama sabah olduğunda gerçekle yüzleşiriz. İşte o andan itibaren düşlemeye başlamalı insan, ülkesinin geleceği için, pozitif değerlerle kurmalı yeni yaşamların dünyasını, bir sanatçı, mimar, bilim insanı gibi. Buradan hareketle toplumsal varlığımızın devamı için belli başlı sorulara yanıt vermemiz gerektiğini düşünüyorum. Bu sorulardan bazılarını sizlerle paylaşmak ve naçizane fikrimi ortaya koymak istiyorum.

 

 

TÜM YANLIŞLIKLARIN VE OLUMSUZLUKLARIN KAYNAĞI TÜRKİYE Mİ?

 

Bu Aşk Burada Biter

Bu aşk burada biter ve ben çekip giderim

Yüreğimde bir çocuk cebimde bir revolver

Bu aşk burada biter iyi günler sevgilim

Ve ben çekip giderim bir nehir akıp gider

Ataol Behramoğlu, bu dörtlükle başlayan güzel şiirini yazarken “1974 Kıbrıs Harekâtı” henüz vuku bulmamıştır. Şiir 1965 tarihinde şair tarafından kaleme alındığında Kıbrıs’ta çatışmalar vardır. Kıbrıslı Türkler ise varoluş mücadelesi vermektedir. Türkiye’den destek talep edilip, umutla askeri yardımın gelmesi için dualar edilmektedir. Türkiye-Kuzey Kıbrıs ilişkileri çerçevesinde şiirimizi ele alacak olursak, “sevgiliyle” aramızdaki sevgi bağlarının kötüye gittiği aşikârdır. Fakat bu ilişkinin tarihsel süreç içerisinde nasıl şekillendiğine bakmak gerekir ki, ya ilişkimizi düzgün bir zemine çekelim ya da bazı kesimlerin dediği gibi “bu aşk burada biter iyi günler sevgilim” diyelim. Burada bazı kesimlerin, görsel ve yazılı medya aracılığıyla, halkımıza sürekli olarak pompaladığı her kötülüğün kaynağının Türkiye’den geldiği tezi üzerinde tartışmamız gerekiyor. Bu tez, ayni zamanda bu ülkede hiç var olmadığımızı söylediği için de çok tehlikelidir. Maalesef bu düşünce ülkemizde başat rol oynama iddiamızı da ortadan kaldırmaktadır. Bu memleket bizim diyenlerimizin bunu bilerek veya bilmeyerek ortaya koymaları düşündürücüdür. Örneğin, genelde ülkemizdeki sol kesimin “en solunda” olduğunu iddia eden kesimlerin, ülkedeki sorunların kaynağı olarak Türkiye’yi işaret eden söylemleri mevcuttur; “Tüm Siyasiler kukladır”, “Parlamento hikâyedir”, vb.

Fakat sağ yelpazenin esintileriyle bu arkadaşlarımıza “ e siz bu “devletin” kurumlarında işleyen memurlarsınız” savunması gelir ve eklenir; “Türkiye’ye laf ettirmeyiz” denir. Burada dikkat edersek görürüz ki aslında “en sol”da olan kesimlerimizin bu yöndeki söylemleri kendi kendimize yönelik bir hiçleştirmeyi de doğal olarak içerisinde barındırmaktadır. Sağ yelpazedeki kesimse bunu zaten ölçüsü kaçmış bir minnettarlık olarak yapmaktadır. Bu kesim üretken olmaktan çok almaya alışmış bir özyapı ile hareket etmektedir. Bu kesimin ortaya koyduğu siyaset her zaman dış merkezci olmaktadır. Erich Fromm; “Özyapı (Karakter) düşünce ve düşünleri olduğu kadar eylemleri de belirler.” demektedir. Fromm’un “Yeni Bir İnsan-Yeni Bir Toplum” adlı eserinde ortaya koyduğu toplumsal özyapı (karakter) kavramını anlatırken verdiği bireysel özyapı modellerinden” ağızcıl-alıcı” olanını sizlerle paylaşmak istiyorum:

 “ Ağızcıl-alıcı özyapıya sahip birisi ”tüm iyiliklerin kaynağının” dış dünya olduğunu hisseder ve istediği şeyi -bu ister özdeksel bir şey olsun isterse duygulanım, sevgi, haz olsun- elde etmenin biricik yolunu onu bu dış kaynaktan alma olduğuna inanır. Bu öz yapıda biri için sevgi sorunu, sevme sorunu olmayıp, hemen hemen yalnızca “sevilme” sorunudur. Bu tip insanlar, sevgi objelerini seçme konusunda fark gözetmemeye, yapmamaya eğilimlidirler. Çünkü herhangi biri tarafından seviliyor olmak onlar için karşı konulamaz bir deneydir ve bu yüzden, kendilerine sevgi gösteren kim olursa olsun ya da sevgiye benzer ne olursa olsun hemen kapılırlar. Sevdikleri kimsenin sevgisinden vazgeçmesi (AKP hükümetinin Denktaş Bey’e takındığı dışlayıcı siyasal yaklaşımı hatırlarsak, Denktaş o günden sonra meşruiyetini kaybettiğini hissedip Cumhurbaşkanlığına aday olmaz ve çekilir kısaca felce uğrar. NP) ya da kendilerine karşı baştan savıcı bir tavır takınması onları büyük ölçüde etkiler. Düşünme alanındaki yönelimleri de duygu alanındakinin aynıdır. Zeki oldukları zaman en iyi dinleyicidirler. Çünkü yönelmeleri düşünce üretici değil, alıcıdır. Bu yüzden de kendi başlarına kaldıklarında kendilerini felce uğramış hissederler. Bu gibilerin baş düşüncesi en küçük bir çaba göstermektense kendilerine gerekli olan bilgiyi verebilecek birini bulmaktadır. Bu tavır tam onlara özgü bir tavırdır. Dindar oldukları zaman da bu gibilerin her şeyi kendisinden bekledikleri bir tanrı kavramları vardır. Kendi etkinliklerinden hiçbir şey beklemezler. Dindar değilseler kişiler ve kurumlarla olan ilişkileri de dindar olanların tanrı ile olan ilişkilerine çok benzer. Her zaman, “”sihirli bir yardımcı” arayışı içindedirler. Özel türden bir bağlılık gösterirler. Bunun temelinde geçimlerini sağlayan kişiye duydukları gönül borcu ve onu yitirme korkusu yatar. Kendilerini güvencede hissetmek için pek çok yardımcıya gereksinme duyduklarından sayısız insana bağlanmak zorundadırlar. Bu gibiler için hayır demek güçtür. Kolaylıkla, çatışan bağlılıklar ve söz vermeler arasında kalırlar. Hayır diyemediklerinden, her şeye ve herkese evet demekten hoşlanırlar.(2009 seçimleri öncesi sendikalarımızın ana muhalefet UBP genel başkanı Derviş Eroğlu’na imzalattıkları belgeyi unutmayalım. NP) Ama bunun sonucunda eleştirel yetenekleri felce uğradığı için giderek artan bir şekilde başkalarına bağımlı kılınırlar. Bilgi ve yardım için yalnızca yetkelere bağımlı olmakla kalmazlar. Genellikle herhangi bir türden destek için hep başkalarına bağımlıdırlar. ( 2009 seçimleri öncesinde Eroğlu önderliğindeki UBP ekonomik kalkınma için parayı TC merkez bankasından alacağını seçim bildirgelerinden övünerek okumamış mıydı? NP) Yalnız kaldıklarında kendilerini yitmiş hissederler.” 

Bu sistemi “KKTC” kurmakla övünenler, daha toplumsal var oluş mücadelesi verildiği dönemlerden itibaren meşruiyetini bir dış kaynaktan almaktadır. Dr. Küçük’ün liderlikten indirilmesi, 1973 Cumhurbaşkanı Muavinliği seçimleri buna örnek gösterilebilir. Daha sonra Dr. Derviş Eroğlu’nun aynı bağımlılığı göstermesine rağmen, 15 Nisan 2000 tarihindeki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda, “meşruiyetin” kaynağı tarafından daha çok sevilen Denktaş’ın karşısında adaylığını geri çekmeye zorlanması manidardır. Bu gelenek meşruiyetini her zaman dışarıdan almaktadır. Halkın, bu belirlenen sistemde uykusunun ağırlığından faydalanan bu çevreler, her şeye, her zaman evet diyerek kurdukları çarpık sistemin bir gün çökeceğini görememişlerdir. Bu çöküntü altında yaşamaya zorlanan halkı gerçeklerle yüzleştiren uyanış;  2002 yılı ile başlayan Kıbrıs Sorunu odaklı darbeler olmuştur. Gün gelmiş ve halkı bu karabasandan kurtaran alarm zili ülkede çalmaya başlayınca, 2004 Referandum süreciyle yaşanan silkinmeyi hatırlarsak, bu tam da bir alarm zili etkisi yaratmıştı. Şartlar olgunlaştığı zaman toplumsal olarak uyanan Kuzey Kıbrıs halkı, meşruiyetini kendisinden almayan bir liderlik ve yönetici kadroların hakaretleriyle (sinek vb) karşı karşıya kalmışlardır. O zaman, bu halkın zihnini afyon gibi saran milliyetçilik bulutu dağılmaya başlamıştı. Fakat bu süreç, Kıbrıs sorunundaki açmazlar, iktidardaki sol parti CTP-BG’nin politik hayatını adeta çözüme endekslemesi, büyük bir handikap oluşturmuştur. Sistemin koruyucuları daha o gün yeniden meşruiyetin kaynağı olarak gördükleri Türkiye’yi içteki sosyo-ekonomik sorunların çözüm merkezi olarak topluma benimsetme başarısı, yanı sıra bir de Türkiye hükümet yetkililerinin  Kuzey Kıbrıs’taki yeni iktidar üzerinde kurmak istediği geleneksel tahakküm eklenince, iktidar çelişkileri yaşamaya başlayan CTP-BG tam bu sırada çözüm yolunda işbirliği yaptığı “Birleşik Güçlere” dönüp destek istemiştir. Burada, liberal görüşten demokrat insanlarımız ve farklı sol gelenekten gelen birleşik güçlerin bir kısmını oluşturan kesimler, Türkiye-Kuzey Kıbrıs ilişkilerini eski sistemin alışkanlıklarıyla tekrardan kurgulamak isteyince belli stratejik ortaklıklarda çatlaklar oluşmaya başlamıştır. CTP-BG, bu ortaklığa ihanet etmemek için diretse de bu tabandan gelen eleştirilere yol açmıştır. Ta ki tahakküm odağı Türkiye hükümetinin baskıları artsın, fakat CTP-BG bunu yapamayacağını anlayınca erken seçim kararı almak zorunda kalmış ve dönemin parti genel başkanı Ferdi Sabit Soyer, halkına dönüp sistemin değişime zorunlu olduğunu söyleyerek seçime girmiştir. Hatta maaşlarda artış isteyen kesimlere yönelik olarak artışın imkânsız olduğu gerçeğini deklere etmiştir. Dünya’da yaşanan ekonomik krizin etkileri ülkedeki ekonomik koşulları da zorlamaya başlamıştır. Burada CTP’nin yıllardır savunduğu değerlere sahip çıkmadığı iddiasıyla hem sağ’dan hem de “en soldan” saldırı başlamıştır. Bu saldırıda sistemden beslenen medya önemli bir yer tutmuştur. Öte yandan sistemin koruyucuları, oluşturdukları yeni skalalarla (milliyetçilik, TC bizi istiyor, CTP-BG’yi gördük ne değişti, Çözüm Hayaldir vb.) topluma ulaşmış ve topluma uyku öncesi kahramanlık masallarını ve büyük meşruiyet kaynakları ile olan bağlarını ve bağlantılarını anlatarak toplumu uyutmayı başarmışlardır. Bu uyku halinin tekrardan yaşanmasına maalesef “en soldan” da destek gelmiştir. Nasıl mı? Kendi siyasetçilerine yönelik; hiçleştirme söylemleriyle  ”hepsi aynidir”, “TC hükümetlerinin kuklasıdırlar”  sloganlarıyla. Ben, “toplumsal varoluş mücadelesi” adını alan mücadelenin, solun bölünerek sivil toplumun ve sendikaların zümresel çıkarları çerçevesinde verilmesine karşıyım. Kıbrıs’ın kuzeyinde, Lenin’in “Ne Yapmalı” adlı eserinde ortaya koyduğu gibi bir sosyalist entelijensiya-öncü partiye olan ihtiyacı elzem olarak görülüyor. Bırakın var olan sendikaların yapısal eksikliklerini, bu ülkedeki asgari ücretle çalışan emekçilerin bir sendikası bile olamamaktadır. Bu da bizlere toplumsal bir varoluş mücadelesinde emek kesiminin eksik olan yanını yani en önemli ayağı olan özel sektör emekçilerini sisteme karşı uyandırmada zorluklar getirmektedir. Bu nesnel koşullarla yapısallaşan sistemde bir de her kötülüğün kaynağı olarak sol kesimlerin Türkiye’yi hedef göstererek ülkedeki sistemin esas kurucu ve koruyucularını aklar duruma gelmeleriyle nasıl bir varoluş mücadelesi olabilir? Yıllardır zaten sağ kesimler topluma her şeyin adresini Türkiye olarak göstermiş ve bu sistemi yaratmamışlar mıdır? Buna bir de soldan kendi insanına yönelik hiçleştirme yaklaşımı getirilirse; gerçekler, yanılsamalar arasında yok olup gider. Bugün halen sistemi ayakta tutan, her şeyin kaynağının Türkiye olduğu tezi değil midir?  Bu noktadan hareketle Somnambulizm* haliyle eylemselleşeceğimize gerçekten doğru temellerde mücadele alanımızı şekillendirmeliyiz.  Halkımızın bu derin Derealizasyon** halinden çıkmasına yardımcı olunmazsa sanırım hızla bireysel kurtuluşlar çözüm görülmeye başlayacaktır. Sol’un kendisinin tespit ettiği yanılsama*** sorunsalına düşmesi ancak sol ideolojiden kopmakla olur. Artık her şeyin kaynağının bizler olduğu gerçeğini ortaya koyarak bu ülkeye sahip çıkma zamanı gelmiştir. Türkiye her olumsuzluğun kaynağı değildir: Bizlerin bunu kabul etmesi meşruiyetimizi Türkiye’ye teslim etmek olur.

 

 


*  Uykuda oturma ve yürüme benzeri davranışlar.

** Dış dünyanın rüya gibi gerçekdışı algılanmasıdır.

*** Bkz. Fromm, Erich, Yeni Bir İnsan Yeni Bir Toplum, Say Yayınları, İstanbul, 2001, S54-56.

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1290 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler