1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Yalnızca İktidar Değil Muhalefet Sorunu da Var!
Yalnızca İktidar Değil Muhalefet Sorunu da Var!

Yalnızca İktidar Değil Muhalefet Sorunu da Var!

Tufan Erhürman: Demokraside en az iktidar kadar önemlidir muhalefet. İktidarın kendisine çekidüzen vermesini, hukukun sınırları içinde kalmasını, tabir-i caizse aklını başına devşirmesini sağlayan muhalefettir.

A+A-

 

 

                                                                                     Tufan Erhürman

tufaner@yahoo.com

 

 

Demokraside en az iktidar kadar önemlidir muhalefet. İktidarın kendisine çekidüzen vermesini, hukukun sınırları içinde kalmasını, tabir-i caizse aklını başına devşirmesini sağlayan muhalefettir. Muhalefetin cılız olduğu, sesinin duyulmadığı ya da duyulmasına karşın kitlelere çok fazla bir şey söylemediği, belki her şeyden önce doğru dürüst bir seçenek sunmadığı ülkelerde, iktidardaki partiye mensup olanların koltuğun yozlaştırıcı etkilerinden uzak kalmasını beklemek çoğu zaman gerçekçi değildir.

İktidardaki partinin sağ görüşlü olması durumunda, etkili bir muhalefetin yokluğunun doğal sayılabilecek bir sonucu daha vardır. Sağ parti, dünya görüşü gereği, eşitlikten ve eşitlikçi uygulamalardan her gün biraz daha uzaklaşacak, onu frenleyecek bir mekanizmanın bulunmaması, işsizliği artıracak, dar gelirlilerin gelirlerinin daha da azalmasını sağlayacak, kitlelerin söz söyleme ve kendini ifade etme hakkını sınırlayacak, kadınların, LGBTQ bireylerin, engellilerin, azınlıkların, yabancıların hak taleplerini marjinalleştirecek düzenlemelerin ve uygulamaların başını alıp gitmesine yol açacaktır.

Üzerinde konuştuğumuz ülke KKTC olunca, bunlara iki sorun daha eklenecektir. Bunlardan birincisi, vesayetin daha da ağırlaşması ve normalleşmesidir. Eşitlik gibi bir derdi olmayan sağ iktidarın, doğası gereği eşitsizlik üzerine bina edilmiş olan vesayet ilişkisiyle ilkesel bir sorunu yoktur. İkinci sorun da bununla yakından ilintilidir. Sağ iktidarın, vesayete son vermenin (ya da en azından onu ciddi biçimde zayıflatmanın) tek gerçekçi yolu gibi görünen “çözüm” konusunda anlamlı bir çaba göstermesi beklenemeyecektir.

KKTC’deki sol hareket, son dönemde, daha önceki politikalarının inandırıcılığının tartışılır hâle gelmesine yol açan ciddi krizlerle karşılaşmıştır. Bunların başında, Kıbrıslı Rumların Annan Planı’na “hayır” demesi gelmektedir. Politikalarını büyük ölçüde “Kıbrıs sorununun çözümü”ne endeksleyen ana akım sol siyaset, bu “hayır”dan sonra ciddi bir sarsıntı geçirmiştir.

Ana akım sol siyasi hareketin en güçlü temsilcisi Talat-CTP ikilisinin özellikle 2004 sonrasında kendisinden beklenenleri verememiş olması inandırıcılık kaybına yol açan ikinci krizdir. Bu dönemde, alternatif ekonomi politikalarının geliştirilip hayata geçirilememesi, vesayetin kırılması konusunda gözle görülür sonuçlar elde edilememesi ve siyasetteki yozlaşmanın önlenmesine yönelik bir umut ışığı yakılamaması, halkın geniş kesimlerinin sol siyasi hareketin inandırıcılığından kuşkuya düşmesine yol açmıştır.

Belki en az bunlar kadar önemli olan bir diğer kriz, sol siyasi hareketin 2009’dan beri özeleştirisini yapmaktan ve bu özeleştiri üzerine bina edilecek yeni proje ve programı halkın önüne koymaktan hassasiyetle kaçınmış olmasından kaynaklanmıştır.

Kendi adıma, bir süreden beri sol siyasete yönelik eleştirilerime ara vermeyi tercih etmemin sebebinin, bu krizlerden sonra yaşanan sarsıntının ciddiyetini fark etmek ve toparlanmak için uğraşanlara, tam da kendilerinin talep ettikleri gibi bir şans tanımayı arzulamak olduğunu söyleyebilirim.

Ama galiba artık çok açık biçimde vurgulamak gerekir ki birilerine daha fazla şans tanımanın ne manası kaldı, ne de yaşadığımız koşullar buna müsaittir. Ülke çok ciddi bir darboğazdan geçmekte, yolsuzluk, siyasetteki kirlenme had safhaya varırken, ülkenin geleceğini ipotek altına alan uygulamalar yapılmakta, vesayet her gün biraz daha ağırlaşmakta ve belki en kötüsü, yurttaşlar seçeneksizliğe gittikçe daha fazla inanarak, umutlarını yitirmektedirler.

Bu noktada artık hiç kimsenin, susmak, sorumluluktan kaçmak, köşeye çekilmek gibi bir lüksü yoktur. Solun, ciddi bir iktidar alternatifi olduğunu ortaya koymak, iktidara gelememesi durumunda da, halkı, anlamlı bir muhalefete sahip olma olanağından yoksun kılmamak gibi tarihsel bir sorumluluğu vardır.

Buraya kadar söylenenler elbette yeni şeyler değildir ve bu ciddi krizin aşılması konusunda somut öneriler içermemektedir. Popülizme karşı olduğunu sananların bile, çağdaşlık, uygarlık, ekonomik akıl, AB normları, insan hakları gibi soyut sözler aracılığıyla  halka ulaşmaya çalıştığı, aslında herkesin beğeneceği laflar üretip özde hiçbir şey söylemeyerek tam da popülizmin batağına saplandığı bir dönemde, somut konuşmaktan başka çare yoktur. Aşağıda, bu düşünceden hareketle, sol hareketin yol haritasına ilişkin başlıca öneriler sıralanmaya çalışılacaktır.

 

1. Kıbrıs’ta Federal Çözümün Gerçekleştirilmesine Yönelik Somut Proje

Sağ siyasetin önde gelen temsilcilerinin bile, KKTC’nin tanıtılması ve yaşatılması iddiasından vazgeçtikleri, bu iddianın gerçekçi olmadığını zımnen de olsa kabul ettikleri bir dönemde, sol siyasetin, çözüm yanlısı olduğunu ve federasyon istediğini söylemekle yetinmesi anlamlı değildir. Halkın geniş kesimleri, Kıbrıs’ta, kısa, hatta orta vadede bir çözüme ulaşılacağı konusundaki ümitlerini yitirmiştir. Ama ilginç bir biçimde, ümit azalırken, bu konuda istekliliğin de arttığı görülmektedir. Sol siyaset, tam da bu çizgi üzerinden bir plan ve proje üretmek ve halkla paylaşmak zorundadır. Bu proje, elbette, sağ siyasetin çözüm anlayışından farklı olacak ve bu farkları görünür şekilde halkın önüne koyacaktır. Talat-Hristofyas ve Eroğlu-Hristofyas görüşmelerinde üzerinde anlaşılabilen ve anlaşılamayan konular ortadadır. 2013’te Anatasiadis’in iktidara gelmesi durumunda, görüşme masasının yeniden ve yeni bir beklentiyle kurulması güçlü bir ihtimaldir. Sol siyaset, bu masa kurulmadan önce, çözülemeyen sorunlara dair önerileri somut bir biçimde ortaya koymalı, bunları tartışmaya açmalıdır.

 

2. Vesayetin Etkisinin Azaltılmasına Yönelik Somut Proje

TC hükümetlerinin ve yetkililerinin KKTC’ye yönelik vesayetçi yaklaşımlarının ve vesayet dilinin, “normal”de, milli egemenlik şiarına bağlı olması beklenen sağ tarafından da reddedilmesi gerekir. Ancak, hiçbir konuda “normal” olmayan KKTC’de, Kıbrıslı Türk milliyetçiliğini dahi geliştirmekten aciz Kıbrıs Türk sağı, Türk milliyetçiliğine bağlı tarihsel köklerinin ve eşitliği ilkesel bir sorun olarak görmemesinin de etkisiyle, bu konuda zaaf içerisindedir. Bu şartlar altında, vesayete karşı mücadele etmek ve ulusal egemenliği savunmak tek başına Kıbrıs Türk soluna kalmaktadır. Bu işin, “işgale hayır” ya da “kendi evimizin efendisi olacağız” sloganlarıyla halledilebilmesi mümkün değildir. Kıbrıs Türk solu, bu konuda somut bir proje ortaya koymalı ve uygulamalarını bu projeyle uyumlu hâle getirmelidir. Polisin, itfaiyenin, sivil savunmanın, Merkez Bankası’nın KKTC makamlarına bağlanmasının, Elçilik ile ilişkilerin normalleştirilmesinin, TC yetkilileriyle eşitler arası ilişki kurulmasının tartışılacak herhangi bir yanı yoktur. “Henüz o aşamaya gelmedik” safsatasına da herkesin karnı toktur. Bu konudaki öneriler netleştirilmeli, bunların hayata geçirilmesi için iktidara gelmek beklenmemelidir. Muhalefetteyken de bu konularda net olmak ve kendi projenize ve ilkelerinize ters düşen her türlü uygulamayı açıkça reddetmek bir görevdir.   

 

3. KKTC’deki Ekonomik Sorunların Kısmen de Olsa Aşılmasına Yönelik Somut Proje

Adadaki bölünmüşlük devam ettiği sürece, KKTC’deki ekonomik sorunların bütünüyle ortadan kaldırılması elbette mümkün değildir. Bununla birlikte, ekonomik sorunların çözülmesini federasyon kuruluncaya kadar ertelemek anlamına gelecek bir yaklaşım apolitiktir. Politika yapanlar, somut sorunlara somut çözüm önerileri getirmekle yükümlüdürler. Dahası, bu çözüm önerilerinin politikanızın temel ilkeleriyle uyumlu olması şarttır. Liberalizm, uzunca bir süreden beri ekonomiyi politikanın dışına itmeye ve liberal ekonomi anlayışını “akıl (ekonomik akıl)” olarak dayatmaya çalışsa da, ekonomi hâlâ politikayla da, ideolojiyle de yakından ilintilidir. Sol değerlerden hareketle üretilmiş bir ekonomi politikası olmayan bir siyasi partiye sol parti demenin manası yoktur. Bu durumda, sol siyasi partiler iki önemli görevi üstlenmek durumundadırlar. Birincisi, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik sorunlara çözüm üretmek, ikincisi de bu önerilerin sol değerlerle bağlantısını açıkça ortaya koymaktır. İşsizliği artıracak, insanları üretimden koparacak, sınıflar ve katmanlar arasındaki uçurumları derinleştirecek, sendikalaşma, sosyal güvenlik, grev ve toplu sözleşme haklarını budayacak önerilerin, soldan yapılan öneriler olarak kabul edilmesi söz konusu bile değildir.

 

4. KKTC’deki Hukuki Sorunların Kısmen de Olsa Aşılmasına Yönelik Somut Proje

Aynen ekonomi alanında olduğu gibi, hukuk alanında da, Kıbrıs sorunu çözülmeden ve KKTC uluslararası hukuka tam olarak entegre olmadan tüm sorunları ortadan kaldırmak mümkün değildir. Kıbrıs’ın kuzeyinde hayat devam etmekte, hukuk, olduğu kadarıyla dahi gün yirmi dört saat ihlal edilmekte, mevzuat her gün biraz daha ihtiyaçlara yanıt üretemez duruma gelmektedir. Kıbrıs Türk solunun, insan haklarına, eşitliğe ve hukukun üstünlüğüne dayanan, işleyebilir bir hukuk düzeni öngören, hukukun ihlal edilmesi durumunda devreye girecek güçlü denetim mekanizmaları içeren bir anayasa ve mevzuat ihtiyacının giderilmesini Kıbrıs sorununun çözümünden sonraya erteleme lüksü yoktur. KKTC Anayasası da, birçok yasa da bir an önce değiştirilmeli, yargının ve denetim organlarının daha iyi çalışabilmesini sağlayacak düzenlemeler getirilmelidir. “Bunların formülleri cebimdedir” demek, elbette yeterli değildir. Bu konulara ilişkin önerileri iktidara gelmeden önce geliştirmek, “iktidara geldiğimde bunları yapacağım” demek, dahası iktidara gelmeden önce de bunların yapılması için somut çaba ortaya koymak gerekir.

 

Sonuç

Okuyuculardan ricam, bu yazıyı bir giriş yazısı olarak kabul etmeleridir. Yukarıda sözü edilen program ve projelerin ayrıntılarına ilişkin önerileri daha sonraki yazılarda tartışmaya açmaya çalışacağım. Artık herkes kabul etmelidir ki Kıbrıslı Türklerin kimseye tanıyacak zamanı da, şansı da kalmamıştır. Bu şartlarda, eteklerdeki taşları, kimin kafasını yaracağına bakmadan dökmekten başka çare yoktur.        

      

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 853 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler