1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. YALANLARDAN KURULU BİRER ORTA OYUNU
YALANLARDAN KURULU BİRER ORTA OYUNU

YALANLARDAN KURULU BİRER ORTA OYUNU

Durmadan çoğalıyoruz her gün yığınlarca gelen insanlarla… Artık insan hakkı- hukuku da güme gitti…

A+A-

 

 

Durmadan çoğalıyoruz her gün yığınlarca gelen insanlarla… Artık insan hakkı- hukuku da güme gitti… Ama, nedense ben hala daha pes etmek olgusunu bir kenara itiyorum. Değil mi ki...

         Dışımdaki her maddi – manevi baskıcı öğenin karşısında ben, bir hayata ve temel haklara sahibim ve dışımdaki her maddi – manevi baskıcı öğenin, benim bu temel sahipliğimi kendi iradesine dahil etmek, kendi hizmetine almak için mücadele ettiğinin de farkındayım.

Bana bu farkındalığı veren de aklımdır; Ama, gelin görün ki ülkemin ve dünyanın bu günkü haline de akıl erdiremiyorum… Bu akıl beni sıkıyor. Durmadan medya yoluyla beni her şeyden haberdar etmek iddiasıyla (özellikle görsel medya) habire merkez hayatımın çevresine içinden çıkamayacağım gri ağlar atıyor… Özellikle de dış medya akbabaları ile siyasi otoriter ittifak kurarak zavallı yoksul halkları kolladıklarını söylerken – bu nasıl bir kollamak ki – Onları diri diri yakıyorlar. (O masum insanlar gibi kendimi yenilmiş, yakılmış ve kandırılmış hissediyorum; zaten, kendi ülkemin dertleri içinde yarım yüzyıldan fazladır acıyla – öfkeyle yoğruluyorum…)

Bütün bu yaşananlar eğer hayatsa, ben ölümün ne demek olduğunu bilmek istiyorum. Yaşadıklarımızdan, kişisel dünyayla – kolektif dünyanın birbirinden ayrıldığını görüyor ve sizin kendiniz için ihtiyaç duyduğunuz ‘bir nesneye’ dönüşmek istemiyorum…

Alın, aklınız sizin olsun…

O akıldan dolayı, gece gündüz, medyada sergilediğiniz durumlardasınız.

İnsan kültürüyle önce içgüdüleri bastırdınız.

Aklın rolünü reddediyorum…

Toplumsallaşmayı, ahlaksallaşmayı koz olarak kullanıp ‘egemen sistemleri’ kurdunuz…

 

NEDİR DEĞİŞEN

Sesle sessizleştirilen, görsellikle körleştirilen, hiçbir şeyin aslını vermeden, benzeriyle anlam şaşırtmacasına maruz bırakılan toplumlar oluşturulmuştur…

İçi boşaltılmış, soluğu alınmış gibidir artık bizim gibi toplumların bireyleri. Toplumsal bütünlüğün devamlığı hedef gösterilerek, kitlenin enerjisi emilmiş ve merkez güçlere transfer edilmiş… oradan da esas uçbeylerin iktidarına aktarılmaktadır.

Bunlar yapılırken, dayanışma türünden kurallar yetmediğinde, morfinin dozunu politika, ekonomi, ideoloji, moda, spor, kültür veya kumar ve seks alanlarını anlam kisvesi altında üretip artırmak gerekiyordu… Böylece, kitleler pasifleştikçe, iktidar aktifleşecek, gücünü güvenlikli statülerde aba altındaki sopa misali bekletecekti. Soruyu, kitlelere sızdırmadan da edemiyorlardı: İktidarın sahibi içerdeki devlet mi yoksa dışarıdaki mi?

Sorunun yanıtı ne olursa olsun, hiper market usulü, ‘hiper uyum’ isteniyordu!

Yani, kitlelerin bireylerinden, içi boş ve loş beyinler isteniyordu.

Bunun ne derece gerçekleştiğini ölçmek için istatistikler, formüller icat edilip, kitleler sondajlar aracılığıyla habire yoklanıyordu.

 

BİR ÜST VARLIK.

Muhalif partiler, sendikalar çok kolaylıkla denetim altından çıkabilirdi. Maksat, özellikle de kendisini dışlamayan kitlelere model empoze etmekti. Mahkumlar, sürekli gözaltında tutulup izlenmeli ama gardiyan hiçbir zaman mahkumlar tarafından görülmemeliydi…

Gardiyanların imdadına, ‘ne bir iletişim ne de bir anlam’ biçimi olan haber bombardımanları yetişiyordu. Yetmedi mi, paket programlar hazırlanıyor, yandaş medya hem devlet hem de bazı mercilerce destekleniyordu…

Aslında, bunlara karşı çıkan ve Batı’yı örnek alan bazı kitleler de çoğu kez hayal kırıklığına uğruyordu; çünkü, değerlerini evrensel sayıp özellikle de çıkar sağlayabileceği ülkelerin sınırlarına dayanan Batı, kitlelerce bilinç altına itilen şeylerin özgürleşmesine kendi moral tarihinde hiçbir zaman izin vermemiştir. (Batı edebiyatının ‘roman tarihi’, bu izin vermemelere, sayfa sayfa ‘tepki’ tarifidir…)

Aslında, tüm dünyada yaşananlar,yalanlardan kurulu birer orta oyundur…

Şef ile klanı arasındaki ilişki; babayla – ailesi, önderle – toplumu, yönetenle – yönetilen karşılaşmasında: Kendisinin dışında kimseyi sevmeyen, başkalarına, kendisine hizmet ettikleri takdirde ilgi gösteren – ihya eden ama bunları devlet olanaklarından kullanarak, kendisinden hiçbir şey vermeyen bir üst varlık nobranlığındadır…

Bu yolda, iletişim araçları da var oldukları günden beri kullanılmaktadır. Verdikleri haberlerle, sundukları programlarla sözde toplumsallık üretirken, aslında toplumu derinden ‘nötralize’ etmektedirler.

Bir malzeme gibi işlenmek istenen kitleye, denek rolü verilerek bireyler neredeyse tek tornadan çıkmış malzeme haline getirilmeye çalışılmaktadır.

Çünkü bu kitlelerin bireyleri insan değil, onlar hammaddedir… Üretilmiş, insanla yük taşıyıcı arasında garip yaratıklardır, idarecilerin nazarında… Onların, o nasıl isterse oynayabilecekleri…

***

İnsan, gülebilen varlıktır…

Bu varlık, öbür yüzüyle acıyı da hissedebilir

Fakat, kendisinde hangi yön etkinse, o yüzü günlük yaşama daha çok yansır…

Beni hep bir şeyler acıtıyor… Yani, acıtan çoğul, toplanıp biriken bir şey haline geliyor. Ve, benim canımı hep bir şeyler yakıyor

***

İnsan nüfusu artık ve daha çok gülenlerden değil daha çok canı yananlardan oluşuyor…

Sakın, bana, kimse, “hayat böyledir demesin…”

Bu konuda ne yapabileceğini düşünsün, yeter.

 

İnsan nüfusu artık ve daha çok gülenlerden değil daha çok canı yananlardan oluşuyor…

Sakın, bana, kimse, “hayat böyledir demesin…”

Bu konuda ne yapabileceğini düşünsün, yeter.

 

 


 

 

Bu Kitapta Okuyacaklarınız

“UNUTULMASIN DİYE”

Yazılmıştır…

 

 

Bizde neredeyse, ‘akademik felsefe’ toplumun siyasal, kültürel sorunlarının tartışılmasına hiçbir katkı yapamamaktadır. Tabii ki, her toplum gibi bizim de elbette, ekonomik, kültürel, dinsel boyutlarda, kendimize özgü birikimlerimiz vardır.

Bunun adı kültürdür ve her toplum gibi bizim de “kendimize özgü” bir kültürümüz vardır. (Bu bağlamda, belli bir tarihi, dili, söylenceleri ve sanat ürünlerinden söz ediyorum…)

Her kültür düşünür… Düşünce ürünleri ortaya koyar. Bu ürünler, destanları, masalları, türküleri, folklorün her biçimini, hukuku, kuşaktan – kuşağa aktarılan yaşama biçimlerini, yönetim tarzlarını içeriyor.

“UNUTULMASIN DİYE…”

Bu girişi niye mi yaptım… Kaç gündür elimden düşüremediğim, nerdeyse öpüp başıma koyduğum bir kitap… Yrd. Doçent – Yük. Müh. Mimar Arif Feridun’un, sımsıcak bir somun ve bir avuç zeytin gibi manevi aç insanı doyuran, “Unutulmasın Diye” adlı kitabı için…

Evet, “aç bir insan” nitelemesini bilerek yazdım, toplumumuzu nitelemek için… Kendimize dair hiçbir şeyi belgeleyip saklayamadığımız, değil gelecek nesilleri… kendimizi dahi besleyebilecek bir “kültür belgelemesi” yaratamadığımız için… Evet doğru, Osmanlı ve İngiliz Yönetimleri adamızdan ayrılırken “tüm arşivlerimizi” de götürdüler… Bu ise, müthiş bir “bellek eksikliği”ydi… eksikliğidir; ama, bunun bilincini taşıyanlar, bu toprağı “canı-vatanı” sayanlar bu açığı kapatmak, bir “toplumsal bellek- zenginlik” yaratmak için… parmaklarını dahi oynatmadılar….

İşte, o nedenden dolayıdır ki, Yrd. Doçent Yük. Müh, Mimar, Arif Feridun’un, Düzenlemesini Galeri Kültür’ün yaptığı, yeni çıkan ve kendi deyimiyle “Ballandıra ballandıra sözünü ettiği, Baf Kazası’nın “Poli Köyünü”, çocukluğunun en güzel anılarının geçtiği “mekan, olay ve insanları öylesine yürek burkan bir heyecan ve gerçeklikle anlatıyor ki… O kadar olur!

 

BU KİTAPTA OKUYACAKLARINIZ…

Gelin, biraz ona kulak verelim…

“Burada okuyacaklarınız ne edebi bir eser yaratma çabasıdır ne de ender bir araştırma veya başka bir sav ile yazılmış sayfalardır. Sadece ve sadece, kaybolmaya yüz tutmuş bir dönemin yaşam biçimlerinin, unutulup gitmeden ve aklımda kaldığınca, telaş içinde not edilmesidir; ki, onları da ben yaşadım ve hatırımda kalanları buraya aktarmaya çalıştım…

Bununla beraber o günlerin, yani, her şeyin süratli bir değişime girdiği, “İkinci Dünya Savaşı yılları” ve sonrasının çocukları olarak, bizlerin yaşam biçimlerini, bireylerin birbirleriyle olan ilişkilerini… Özellikle Poli’de, “günlük yaşam öykülerini”, sorunlara yaklaşım gerçeklerini anlatabilmeyi istedim…

(…) Benim anlatmaya soyunduğum dönem, 1935 ile 1950 arasındadır. Yaşananlar yanında, büyüklerimizden duyduklarımız, bu zaman dilimini bir hayli geriden başlatabilmektedir.

(…) Kısacası, bu zaman dilimi, büyüklerimin çok gerilerden başlayan anlattıklarıyla, geriye doğru bir hayli gitmekte ve bugünkü, benim kendi yaşımla, bir hayli de ileriye uzanabilmektedir.

(…) Ben kişiliğimi, Baf’ın Poli köyünde kazandım. Kıbrıs’ın en kuzeyindedir ve de güneyde kalmıştır. Bu da ne demekse!.. “Obir tarafta” yani anlayacağınız… Eski haline hiçbir benzerliği kalmamış veya bırakılmamış bir yerdir…

 

İNSANIN KESİLMEYEN GÖBEK BAĞI…

Evet yazarın da belirttiği gibi, “Geçmişi, insanın  kesilmeyen göbek bağıdır, yaşam boyu peşimizden uzar gelir, bizimle…”

Arif Feridun’a peşinen teşekkür etmek istiyorum… Sadece Polililer adına değil… Bütün gençlik ve hepimiz adına… Ve,

         Ve, sadece bizimle paylaştığı için değil, bize de görevlerimizi hatırlattığı için de… Evet sevgili dostlar… Tanıdık tanımadık hepinizedir sözüm: “Aynı şeyi yapmak, geçmiş tanıklıkları, yaşam kültürümüzü bugünlere aktararak belgelemek… Teker teker, bu, hepimizin de baş görevi ve bu güzelim ama şanssız adaya-yurdumuza ve geleceğimize dair-ne bilirsek ne yaşamış, duymuş ve tanıklığını yapmışsak… Yazmak, belgelemek… Yazamayacak durumdaysak yazabilenlere yazdırmak… Teker teker hepimiz… Ve, hemen başlayarak…”

         Sadece kendimiz için değil… Yeni nesiller ve onların geleceği için de…

KİMSEDEN-KİMLİĞE

Ve, sadece kişiler için değil… Toplumlar içinde şart olan: “Kimseden-Kimliğe… Kimlikten-Kişiliğe” ulaşmak için…

         Bunları yapmazsak… Ya erteler ya da hiç önemsemezsek… “EDİLGENLİĞİMİZ” sürecek… Ve, sürünün bir parçası olmayı sürdüreceyiz… Taa, yok olana dek…

         Haaa bir anımsatma daha:

         Bu çabada, gerek birey gerekse toplumda “kültürel boyutta yaratma çabası” gerek, hatta şart… çünkü, “Düşünce, sanat, bilim ve bilinç alanlarında” etkinlik içine giremeden kimliğe geçmezsiniz…”

         Ve kimlik, ne askeri anlamda savaşlarla ne de siyasal, ekonomik anlaşmalarla kazanılmaz…

         Buna son dönemde en güzel örneklerden biri de, Arif Feridun’un, “Unutulmasın Diye” kitabıdır… Sadece yazıyla değil, resimlerle de değil, arkasına bir de, o günlerde konuşulan sözcük dağarcığı da eklemiş ki, altın değerinde - sade içerik başlıkları-öylesine bir geçmiş kültür zenginliğimiz toplamı ki, neredeyse (6) sayfa tutmuş bu kitabı siz de elinizden ve yüreğinizden bırakamayacaksınız…

….

         Son sözüm ise Sn. Arif Feridun’a:

“Aralamaya çalıştığınız bu kındırık kapıdan bize çoook şeyler aktardınız… Yüreğinize sağlık…

         Lütfen, vadettiğiniz bu kitabın devamından vazgeçmeyin… Hatta, hemen yazmaya başlayın lütfen…”

         Bunu sadece kendi adıma değil, toplum adına da rica ediyorum…

 

 

   

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1034 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler