1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. YAĞMUR, UMUT VE HÜZNÜN İKONALARI!..
YAĞMUR, UMUT VE HÜZNÜN İKONALARI!..

YAĞMUR, UMUT VE HÜZNÜN İKONALARI!..

Yaşadığımız coğrafyadan çok uzaklarda bir fotoğrafçının nefes alıp verdiğini düşündüm “Captured Senses” sergisini gezerken…

A+A-

Masum bir göz yoktur. Göz her zaman gördüğünden eskidir... E. Gombrich

 

 

 

Yaşadığımız coğrafyadan çok uzaklarda bir fotoğrafçının nefes alıp verdiğini düşündüm “Captured Senses” sergisini gezerken… Erwin Olaf’ın sessiz sahnelerindeki çok seslilik, beni biraz olsun ait olduğum zamandan koparıp derin ve aynı zamanda da, gergin ruhsal kıpırtıların cirit attığı bir okyanusun kollarına bıraktı. Tıpkı HOPE serisi gibi! Durağanlığın içindeki beklentilerle, sarıldım sanatın geleceğine! Hollandalı sıra dışı fotoğrafçı Erwin Olaf’ın Türkiye’deki ilk sergisi, 30 Nisan 2011 tarihinde Ankara CerModern’de açıldı. Geçen süre zarfında, yolumun düşüp düşmemesi değil de, zamanım elvermemişti sergiyi gezmeye… Onca telaşın içinde yaşanan büyük şehir, keyif veren zamanlarınızı da sürüklüyor peşinden ve bir bakıyorsunuz ki, uzaklaşıvermişsiniz sizi mutlu edebilecek her şeyden! Sonuç olarak geçen cumartesi günü Erwin Olaf’ın fotoğraflarıyla, CerModern’in bana zaman tünelini anımsatan mekânında, buluşabilme şansını yakaladım. Yağmur, umut ve hüznün temel alındığı her bir fotoğraf, önünde ibadet edilecek bir ikona gibi karşımda durmaktaydı. Sergi, sanatçının yedi fotoğraf serisi ve “Captured Senses” adlı kısa filmlerinden oluşmaktaydı.

 

Fotoğraf sergisi söz konusu olduğunda, sergiye dair eleştiri yazmak bana hep sıkıntılı bir süreç yaratmıştır. Fotoğraflar hakkında eleştirel yargılarda bulunurken akılda tutulması gereken, serginin önerdiği kavramsal çerçeveden etkilenmeden ya da masumca veya daha doğru bir deyişle intihal sınırlarını istemeden de olsa ihlal eden yazı yazmak tuzağına düşebiliyor yazıcı! Bu aşamada Terry Barrett Fotoğrafı Eleştirmek kitabında akılda tutmayı öneriyor. Akılda tutmak ve not almak, bir fotoğraf yazısına başlamak için ilk yöntem! Hal böyleyken kitabın özüne yerleşen E. H. Gombrich’in “Masum bir göz yoktur. Göz her zaman gördüğünden eskidir.” sözü Barrett’e kılavuz olduğu gibi, okuyucuya akademik bir okuma alanının yol haritasını da kolayca çiziveriyor. Okumak ile görmek arasına sıkışıp kalan okuyucu, yazarın önerdiği ve “Fotoğraflar hakkında yazmak” bölümünde maddelediği eleştiriyi anlamak ve kaleme dökmek gibi zor bir görevin ana başlıklarına kolaylıkla (!) ulaşabiliyor. Kolay kavramının kişiye göre değişkenliğini anımsayarak, Sanat Tarihi yazımında ister plastik sanatlar isterse de fotoğraf gibi görsellik şöleniyle donanmış yaratılarda geleneksel bir isimle (E.H. Gombrich) yol alındığını görmek, kendimce gelenekselliğin çağdaşlığa etkilerini bilen tavrıma haklı bir eda kattığını da, paranteze alarak keyiflice buraya yazmak istiyorum. Kim demişti “Gombrich’in modasının geçti?” diye! Bu aşamada Georges Didi-Huberman’ın sözünü de buraya hemen eklemek istiyorum: “Sanat Tarihi, Şu Tuhaf Disiplin!” Yazı ve yazı arasındaki ayırım her zaman hatırlanmalıdır.

 

Açtığım geniş parantezin ardından yeniden sergiye dönmek istiyorum. Olaf’ı kelimelerde yapılandırmak adına ön okumalar, her zaman olduğu gibi, ihtiyaç hanesinde yerini alırken, kısa bir sanal gezinti (araştırma) sonrasında, bir blog yazarının “sanatçının işleri bana etkileyici ve çekici gelmiyor” sözü nedense birçok dokümantasyon arasında zihnimin derinliklerinde parlayıp durmakta! Cesaret dolu bir cümle! Ama cümlenin anlamının da aynı cesaretle yapılandırılıp yapılandırılmadığı konusunda endişelerim var. Bugünlerde gölgenin tarihinde kısa bir gezinti yaptığım Victor I. Stoichita’nın kitabını okuduğum zamana denk düştü, söz konusu cümle… Gölgenin kısa ve kışkırtıcı tarihinin anlatıldığı kitapta hem sanatsal, hem de bilişsel tasvirlerin doğuşu ile ilgili, izdüşüm motifi üzerine mitler kaynaklık ediyor.  Olaf’ın özellikle Royal Blood, Seperation (2003) ve Dusk (2009) adlı fotoğraf serileriyle Alexander The Great (2010) adlı kısa filmi bana mitlerin gölgelerinden kopup gelen sahnelerin, günümüz yaşamı içinde nefes alan aykırı birliktelikleri gibi geliyor. Bu aykırılık fotoğrafların içinde gezindikçe sizi daha çok içine alıyor. O zaman düşünüyorsunuz; bu nasıl bir ironi?! Hayret duygusu sizi yokladıktan sonra da, Royal Blood serisindeki aşırı beyazlıkla ve ışıkla devinim kazanan harekete, Hope serisiyle sessizleşen beden-portrelerin beklentilerine kapılıyorsunuz.  Aydınlık-karanlık, gölge-ışık gibi zıtlıklara Plinius’un sanat miti ve Platon’un bilgi miti kaynaklık ediyor. Bu aşamada Brancusi’nin Dünyanın Başlangıcı adlı heykeline uzanıyorsunuz.

 

Bakalım bu karışıklığı yazıcı edasıyla nasıl çözebileceğim?! Sanat tarihçiliğim bana oyunlar oynuyor. İlk okuyan için daldan dala atlamak hatta uçmak gibi algılansa da bu bilgi yoğunluğu, burada önemli olan her cümlenin altını çizerek uzattığınız bilgi okuna karşılık gelen yeni bir cümleye başlamak gibi, farklı bir açı da yakalayabilirsiniz. Ders anlatır gibi yazı yazdığımı kısa bir süre önce anladım. Bir öğrencim anlatılan konunun önemini belirlemek adına, tahtaya yazdığım cümlelere yönlendirme oklarıyla yeni bilgi cümleleri eklediğimi söyledi. İşte o zaman anladım, yazılarımdaki girift örgünün sebebini! Bu nedenledir ki, söz konusu görsel şölenin, yani fotoğrafın kendini nasıl anlattığı söz konusu olduğunda Brancusi beliriverdi, Olaf’ın sergi güncesinin ara satırlarından! Biliyoruz ki, Brancusi fotoğrafı, heykellerin taşınabilir kopyaları olarak görüyordu. (Victor I. Stoichita, Gölgenin Kısa Tarihi, s. 192). 1921 dolaylarında Dünyanın Başlangıcı yapıtının fotoğrafını çektiğinde amacı, fotoğrafı bir tür üretim ve yorumlama olarak sunmaktı. Bundan sonra kitapta geçen cümleleri aynen aktarmak istiyorum: “Dahası, diyebiliriz ki Brancusi’ye göre fotoğraf, tüm eleştirisel söylemlerin yerini alan, par excellence bir durumdu:”

 

Eleştiriyle anlatılmak istenen nedir? (…) Niçin yazılır? Niye sadece fotoğraflar göstermiyoruz?

 

Evet. Bu soruların cevabının da değişkenlik kazandığını hemen söylemeliyim. Aklım Olaf için yazılan “sanatçının işleri bana etkileyici ve çekici gelmiyor” cümlesine takılı kaldıkça belleğimdeki bilgi kırıntılarını eşeleyip duracağım da bir gerçek! Bu nedenle yazı sıkıcı, boğucu ve tatsız bir hal almadan esas söze doğru yol almakta fayda var, gibime geliyor. Görünen şu ki bazı ifadeleri okurken, var olan klişelerin dışına çıkmak gerekiyor. “Ezbercilik” cümle yapılarının anlam bütünlüğüne sindiği sürece, bunu nasıl başaracağız? Benim Captured Senses sergisinden, fotoğrafın görsel şöleninin bir Kavafis şiiri tadında bıraktığı lirik etkinin dışına çıkarmam gereken hayati birkaç anlamın daha olduğunu hissediyorum. Bu hayati cümleler meslek bağlamında beni, yazı çerçevesinde ulaşmaya çalıştığım son söze doğru hızlıca götürecektir.

 

Ama acelemiz yok! Öyle değil mi?

 

Bir sanat yazısını okunur kılmak gerekliliği, sanırım sanat üzerine neyin sorgulanacağının da açıkça ifadesidir.

 

Yeniden Erwin Olaf’a dönmek istiyorum:    

 

1959 yılında Hollanda’da doğan Olaf, hayata tutkulu bir aşkla bağlıdır. Yirmi beş yılı aşkın süredir profesyonelce aktif olmuştur ve bu dönemde içinde, gelişen katılımcı bir fotoğrafçı, kendi gerçekliğini yaratan bir yönetmen olmayı başarmıştır. Fotoğrafları,  mizah, hayal gücü ve coşku ile dolu ve fakat Royal Blood size gerçekteki entrika sahnelerini, etkileyici bir ışık etkisine dönüştürerek, sanatçının vizöründeki görsel hilelerle büyülüyor. Onun yaptığı iş kısaca özgürlük, güzellik, yalnızlık ve farklı fikirler olarak yorumlanabilir. Olaf’ın portreleri direkt izleyicinin gözlerinin içine bakar. Kendi yarattığı ışıkta gerçeğin ışığını bir hamlede yüzeye emer, hapseder. Bu alaycı tavrıyla “ben ışığın gücüyüm!” demek mi ister? Bu haliyle Olaf’ın kesinlikle eğlendiğini söyleyebilirim. İşini büyülü kadranlarda hem ciddi, hem de alaycı bir tavırla ustaca yorumluyor. Bir resim kadar detaycı ve kurgulayıcı tavrı bizi Hollandalı Barok ressam Vermeer’e kadar savurur. İşte gelenekselci tutumla, modern yaşamın globalleşen tavrına karşı, çağdaş bir bakışın kesiştiği ortak küme... Vermeer’in resimlerinde kusursuz bir yerleşim vardır. Birçok Sanat Tarihçisi ve özellikle de David Hockney sanatçının bu etkiyi camera obscura kullanarak elde ettiğini savunmaktadır. Sonuç olarak Olaf’ın fotoğraflarına herkes bakar ama “sadece bakmak” Vermeer’e kadar uzanan etkinin çözümlenmesinin de gösterdiği gibi,  yeterli olmuyor kanımca.  

 

Kısaca Olaf için söylenebilecek iki kelime “çarpıcı” ve “özgün biçem”.

 

1950’lilerin sonu ile 1960 yılların Amerika’sından ilham alan Hope, Hope Portraits, Rain, Grief ve Grief Portraits küreselleşmenin getirdiği tek-tipleşme ruhunu adeta gıdıklayarak gözler önüne seriyor. “Gıdıklama” derken, galiba sanatın bugünkü sorunsalı içinde yer alan “globalleşmenin” getirdiği “ortak köy” imajındaki “tek-tipleşmeye” karşı bir direnişle bu fotoğraflarda sanki yeni bir ruhun kendinde var olan, ama görülemeyen bedenlerine bir gönderme yapılıyor. Aslında var olan bedenle kendine, olmak istediği bir bedeni inşa etme şansını yakalıyor Olaf. Tıpkı Vermeer gibi! Korkunç palyaçoların yüze odaklanan ve direkt gözlerinin içinde erittiği izleyici bedenleriyle,  çağdaş dünyanın görsel ve duygusal kirliliğine karşı bir direnişi çağrıştırıyor. Eğer öyleyse kırın ikonları demek gelebilir içinizden… Çarkların dişlilerine kapılmışsanız ve zaman tik-taklarını kendiniz değil de bir başkalarının hesapladığı süreçlerde eriyorsanız eğer, size söylemeliyim, GONG sesini duyduğunuzda iş işten geçmiş olacaktır.

 

Ve o sesi duymaya az kaldı!

 

Öyleyse kırın ikonları!

 

Son söz (bir alıntıdır ve Terry Barrett’e aittir):

 

“Biletleri sözcükler satar!”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1369 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler