1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. YABANCI SERMAYE VE KIBRIS
YABANCI SERMAYE VE KIBRIS

YABANCI SERMAYE VE KIBRIS

Mertkan Hamit: Kıbrıs’ın kuzeyinde Ulusal Birlik Partisi hükümetinin oluşturulmasıyla beraber ekonomik anlamda da hızlı bir değişim yaşanmaya başlanmıştır

A+A-

 

Mertkan Hamit
mhamit@gmail.com

 

         Kıbrıs’ın kuzeyinde Ulusal Birlik Partisi hükümetinin oluşturulmasıyla beraber ekonomik anlamda da hızlı bir değişim yaşanmaya başlanmıştır. İtiraf etmek gerekir ki bu  değişim sürecinin ilk adımları bir önceki Cumhuriyetçi Türk Partisi - Birleşik Güçler ve Özgürlük ve Reform Partisi koalisyonu döneminde atılmıştır. Alt yapısını CTP-BG ve ÖRP’nin hazırladığı bu yeni ekonomik yapılanmanın, UBP iktidarıyla beraber ise dirayetli bir biçimde -olası tüm sonuçlarına rağmen- uygulanmaya çalışıldığı aşikârdır. Uygulanan bu politikalarla, bir taraftan Türkiye – KKTC arasındaki ilişkilerin mahiyeti açığa çıkarken, diğer yandan iktidar partisi tarafından adım adım yürürlüğe konan ekonomik paketin kapsamı da giderek daha bir netlik kazanmaktadır.

Buna göre söz konusu ekonomik paketten murat edilen, bir yanıyla KKTC’nin ekonomik yapısını daha rekabet edebilir bir hale getirecek, bir diğer yanıyla da özellikle Türkiye’den gelecek olan ‘Yabancı Yatırımcıyı’ kısa dönemde adaya çekmeyi başaracak uygulamaları yürürlüğe koymaktır. Bu paketin gerçekten UBP’nin mi yoksa AKP’nin mi oluşturduğu konusunda ise, her kafadan bir ses çıkıyor olsa da,  Ankara patentli olduğunu inkar etmek safdillik olsa gerektir. Uygulamada görünen şudur: Ulusal Birlik Partisi seçim öncesinde verdiği vaatlerinin tersine, ekonomik rekabet yapısı ile ilgili meseleyi çalışanların ücretlerini yeniden düzenlemek, devlet bütçe maliyet unsurlarında kesintiler yapmak ve devlet kurumlarının yeniden yapılanmasını sağlamak yolunda adımlar atmaktadır. Başka bir deyişle, UBP iktidar olduğu günden itibaren kollektif anlamda toplumsal kalkınma programı yerine, belli güç odaklarını gözeterek ekonomiyi geliştirmeyi hedeflemekte ve bu hedef kapsamında da adeta Adalet ve Kalkınma Partisinin maşası olma görevini yerine getirmektedir.

         Yukarıdaki genel girişten yola çıkarak, bu yazıda, UBP iktidarının ekonomik politikalarını yeniden değerlendirmek gibi  çok daha geniş kapsama ihtiyaç duyan bir konuyu irdelemek yerine, ekonominin yeniden yapılanması amacıyla uygulanan yöntemleri irdelemeyi tercih ediyorum.   Buradan hareketle ise yazımda, ‘yabancı sermaye akışı’na dair değerlendirmelerde bulunuyorum.  Bu noktada üç esas meseleyi, üç başlık altında açıklamayı deniyorum. Bu başlıklardan birincisinde yabancı sermayenin tanımlamasını yaparken, ikincisinde yabancı sermaye akışı süreci boyunca yerli sermaye gruplarının tutumunu incelemeyi, üçüncüsünde ise Kıbrıstürk solu olarak yabancı sermaye konusu ile ilgili olarak tutarlı bir duruşun nasıl olması gerektiği konusunda önerilerde bulunmayı hedefliyorum.

         Yabancı Sermaye

         Kıbrıs’ın kuzeyi için yabancı sermaye tanımı üzerinde uzlaşmak son derece zor görünmektedir. Mevcut yasal düzenleme kapsamında tanımlayacak olursak  yabancı sermaye: kapital  kaynağının ülkenin öz/özel kaynakları dışından sağlanması yoluna giden ekonomik girişimlerin tümü olarak özetlenebilir. Yabancı yatırımcı ise KKTC vatandaşı olsun veya olmasın aynı zamanda başka bir ülke vatandaşı da olan girişimciye verilen isimdir. Genellikle yabancı yatırımcı akışları ülkelere üç biçimde gerçekleşmektedir. Bunlardan birincisi doğrudan yatırım biçiminde olan sermaye akışıdır. Bu da kendi içinde iki alt gruba ayırabilir. Birinci alt grup, doğrudan yatırım biçiminde reel sektöre yapılan yatırımlardır. Bunlar yabancı bir şirketin başka bir ülkeye giderek orada fabrika, konut, hizmet verebilmek için oluşturduğu firmalardır. Diğer alt grup ise, finansal olarak yapılan yatırımlardır. Bunlar arasında portföy yatırımları olarak adlandırabileceğimiz ve daha çok mali araçlar ve finansal türevleri içeren çeşitli yatırımlar sayılabilir. İkinci tür yatırımı ise yabancı ve yerli girişimci ortaklığı şeklinde olmaktadır. Bu tarz yatırımlarda yabancı girişimci, yatırım yapmak istediği ülkede iş birliği yapabileceği yerli bir aracı şirket vasıtasıyla çeşitli yatırımlar yapmaktadır. Üçüncü biçimde yabancı sermaye akışı ise, özelleştirmeler yoluyla meydana gelmektedir. Bu tarz yatırımlarda genelde devlete veya kamuya ait olan belli hizmetlerin elden çıkarılarak, çeşitli girişimcilere satılması hedeflenmektedir. Mevcut düzenleme kapsamında, yabancı sermayenin stratejik olarak kabul edilen sektöre yönelik olması durumunda ise siyasal iktidar -yürütme- son sözü söyleme yetkisine sahiptir. Genellikle küresel şirketlerin sermaye birikimlerinin bu tarz alımları yapmaları konusunda daha avantajlı olmalarında, hem kendilerinin sözde tarafsız olduğuna dair bir imaja sahip olmaları hem de siyasi iktidarın bir sonraki seçimi kazanma endişesiyle yapacağı dar görüşlü ekonomik açılımlar etkili olmaktadır.

         Bu noktada, özellikle altı çizilmesi gereken nokta, yukarıdaki tanımlamaların yasal olarak var olan devletler ve sermaye sınıfları arasında geçerli bir ilişkiyi temsil ettiğidir. Kıbrıs’a Türkiye’den gelen yatırımcıyı ise, sadece sıradan bir sermaye akımı olarak kabul etmek ve bu boyutta incelemek bana göre son derece ciddi bir yanılsamadır. Türkiye’nın Kıbrıs üzerindeki denetim gücü ve Kıbrıs’ın kuzeyinin uluslarası hukuk kapsamındaki defacto konumu göz önüne alındığında, adada yatırım yapan sermayenin, kar yapma amacı olsa da, bunun  sadece eldeki kaynakların daha etkin kullanılmasından doğan ekonomik kazanç olarak algılanması son derece eksik bir yaklaşımdır. Türkiye Cumhuriyeti ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti arasındaki ilişki post-endüstriyel kapitalist devletler ve sermaye grupları arasındaki ilişki biçimiyle açıklanamaz. Bugün Türkiye ve Kuzey Kıbrıs ilişkisi post-endüstriyel ilişkilerin yanında,  modern anlamda ‘kolonyal’ ilişkiye denk düşen bir mahiyet taşımaktadır. Bu da,  arada kalmış, ne olduğu belli olmayan ya da son zamanlarda sıklıkla kullanıldığı şekliyle tanımlayacak olursak ‘ucube’ bir ilişkidir.

         Bir başka ifadeyle, bugün Kıbrıs’ta sermaye hareketlerini düşünürken aslında yabancı/yerli sermaye arasındaki teorik ilişkinin gerçeği yansıtmadığı ortadadır. Adanın kuzeyinde Türkiye’nin denetleyici ve belirleyici varlığının oluşacak demokratik mücadele ve karar alma süreçleri üzerinde engelleyeci etkilerinin olduğu aşikârdır. Bu durum, adaya yapılacak yatırımların ekonomik kazanımlardan öteye farklı  sonuçlar üretebileceği endişesini haklı olarak artırmaktadır..Nitekim yürürlüğe konulmak istenen ‘özelleştirme’nin Kıbrıslı Türklerde  toplumsal var oluş endişesi yaratmasının bir nedenin de bu olduğunu söylemek mümkündür.  Özelleştirme’nin evrensel sol değerler bakımından tartışma yaratan bir hamle olmasının yanında, siyasi ve askeri olarak kuşatılmış olan bir toplumun, bu uygulamayla bir de ekonomik alandan ekarte edilmesi veya etkisinin azaltılması, son kertede  adada varlığını sürdüren Kıbrıslı Türklerin iradesine doğrudan bir müdahale olarak kabul edilmek gerekir ki bu da özellikle solun karşı çıkması gereken bir durumdur.

         Yabancı Sermaye Konusunda Sınıfsal Tutum

         Yabancı sermayenin Kıbrıs’a girişi yukarıda belirtilen yöntemler arasında ikinci ve üçüncü sırada dile getirilen, şirket ortaklığı ve özelleştirme yöntemleriyle gerçekleşmektedir. Özellikle Doğu Akdeniz Koleji’nin Doğa Kolejine devri meselesi ve henüz sonuçlandırılamayan Kıbrıs Türk Elektrik Kurumu’nun özelleştirilmesi sürecinde atılan adımlarda yukarıda belirtilen yöntemlerin tercih edildiği net bir biçimde ortadadır. Bunların dışında, son dönemlerde büyük tartışmalara neden olan inşaat sektöründe giderek daha büyük ölçekli yatırımlar yapmayı planlayan malum şirketin izlediği yolu da adı geçen yöntemlerle açıklamak mümkündür. Atılan bu adımlarda, devlet gerekli alt yapıyı hazırlamak, yani sadece ‘düzenleyici’ olmakla sorumlu iken, girişimciler ise topluma ait olan bir malın ele geçirilmesiyle ‘bireysel mülkiyetlerine’ geçirecekleri ve üzerinden kar yapacakları bu üretim araçlarının tümünün yeniden yapılandırılmasından sorumludurlar. Tüm bu süreç içerisinde ise; sermaye sınıfları, orta sınıf ve alt sınıflar çeşitli biçimlerde pozisyon almaktadırlar. Bu kararlar kendi içinde derin açmazları olan tercihlerdir. Bunun ötesinde, bu tercihlerin arasında oluşturulan karar süreçlerinde neredeyse tüm örgütler, popülist ulusçu söyleme odaklanarak, meselenin esasından uzaklaşmaktadırlar.

         Önceki bölümde, Kıbrıstürk toplumunun var olan gelişmelerden dolayı kuşatılmışlık kaygısına sahip olduğunu belirtmiştim. Kuşatılmışlık kaygısının toplumsal varoluş ile eş tutulması ise bana göre ciddi bir ayrımı ortadan kaldırmakta ve kafa karışıklığına neden olmaktadır. Anderson, ‘Hayali Cemaatler’ kitabında, ‘ulus’ kavramını açıklarken, belirli bir ulusun tüm üyelerinin birbirini tanımadığını, ama birbiri ile düzlemsel bir yoldaşlık ilişkisine sahip olduğuna inandığının altını çizmekte, ulusun, sınırları olan ve birbirine bitişik bir ilişkiye sahip zihinsel bir kurgu olduğu tespitini yapmaktadır. Özelleştirme aracılığıyla gelen yabancı sermayeye karşı Kıbrıstürk toplumunun oluşturduğu tepkiler de hayal edilmiş bir cemaatin ortak problemi olarak zihnimize işlerken, aslında kafamızda ortak bir Kıbrıslıtürk çıkarının olduğu fikrini yaratmaktadır. Oysa ki, tam ters bir biçimde, aslında Türkiye’nin hegemonik baskısına karşı toplumun içindeki hegemonik güçlerin de ilişkisi bu söylemin gündeme gelmesinde oldukça etkili olmaktadır. Kıbrıstürk toplumunun içindeki hegemonik güçlerden kastettiğim sosyo-politik ilişkiler temelinde olandır. Yani, Kuzey Kıbrıs’ta ‘varoluş’ kaygısı alt sınıfa ait bir insan için ‘iş ve ekmek’ kaygısı iken, hayata yeni atılmaya çalışan bir genç için ‘göç etmeme’ kaygısı olabilir. Benzeri biçimde orta sınıfa mensup bir insan için var oluş, ‘çocuklarına sağlam bir gelecek verebileceğinden emin olmak’ anlamına gelirken, üst sınıfa ait bir şirket sahibi için ise ‘yabancı sermayenin girişinden oluşacak olan rekabete karşı gelememe, karların düşme eğilimi vs..’ olabilir.

         İşte bu noktada, ortak kelimeler (ortak kavramlar) kullanıyor olsak da, üst sınıfa ait bir birey ile alt sınıfa ait bir bireyin ‘yok olma’ kaygısının birbirindan farklılıklar gösterdiğini dikkatten kaçırmamak gerekmektedir. Bu noktada, özelleştirme ekonomik bir tercih olarak anlatıladursun, sosyal etkileri açısından oluşan tepkilerde  ‘insan öznenin’ ve  ‘sınıfsal öznenin’ farkının görmezden geliniyor olması ciddi bir problemdir ve bana göre bu Kıbrıstürk sol politik hareketin  yaşadığı açmazın da en temel nedenidir. Tam da bu noktada ‘Bulut İnşaat’ meselesiyle ortaya çıkan söylemleri değerlendirecek olursak, inşaat sektörünün ağababalarından bazıları ‘Kıbrıslıtürkler yok oluyor’ diye feryat edip hükümeti adım atmaya davet ederken, Annan Planı sonrasında oluşan inşaat patlamasında yapılan karların ne kadarının toplumsallaştığını, hangi kısmının kişisel sermaye birikimine aktığını, kaçak olarak kimlerin işçi çalıştırdığını, yerli/yabancı işçilerin hangi koşullarda çalıştırıp kanlarının emildiğini kimse sormamaktadır. Bugün Kıbrıslıtürk hakim sınıfın mevcudiyeti başkalarının üretim fazlası sağlayacak kadar çalıştırılması sayesinde ortaya çıkan yüksek karlar, yolsuz ilişkiler, ganimetçilik ve çıkarların diğer hakim sınıfların çıkarlarıyla uyuşmasından güç almaktadır ve bu hakim sınıfın  ‘yabancı sermaye akışı’yla duyduğu rahatsızlık sonucu yaşadığı yok oluş/var oluş kaygısı, toplumun yaşadığı yok oluş/var oluş kaygısından çok daha farklıdır.   

         Sonuç: Sol ve Yabancı Sermaye

         Kıbrıs’ta yaşananları ekonomi ve politikayla beraber incelememiz gerekmektedir. Bugün, Kıbrıs’ın kuzeyi, siyasi olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin ‘sömürgesi’dir. Sömürge olmamız ise siyasi sonuçlarının yanında ekonomik anlamda da paradoksal durumları beraberinde getirmektedir. Bugün sömürge olmamızın siyasi boyutunun yanında ekonomik boyutunun da ortaya çıkmasının kanımca asıl sebebi göbekten bağlı olduğumuz Türkiye Cumhuriyeti’nin neoliberalizm deneyimini görece geç yaşamasıdır. Bunun yanında Kıbrıs’ın kuzeyinin kendi iktidar ilişkilerinde 2000’li yıllara kadar sermaye hareketlerine yönelik sınırlı bir alanın söz konusu olması da, ekonomik anlamda neoliberalizm ile  yüzleşmeyi  geciktirmiştir. Kıbrıstürk solunun ise ana söylemini sınıfsal öğeden Kıbrıs sorununun çözümüne kaydırmış olması, onu ekonomik ilişkiler açısından zararsız bir aktör haline getirmiş, o kadar ki siyasi iktidarı elinde bulundurmasından dahi rahatsızlık duyulmamıştır.  Eş zamanlı olarak, genel anlamda da Batı’daki iktidar ilişkilerine uygun bir biçimde çözüm arzusunu dile getiriyor olması ise solun kapsayıcı bir biçime bürünmesini mümkün kılmıştır.

         Bugün ise dinamikler son derece farklıdır. Sol siyaset’te hakim olan gruplar bugün büyük oranda iki noktada toplanmış durumdadır. Bunlardan birinci grubu 2000’li yıllardan beridir süregelen söylemlerden öteye geçemeyenler, ikinci grubu ise yeni birşeyler söylemek lazım diyen ancak sol özneyi unutup dümdüz neo-liberalizme makyaj yaparak durumun çözüleceğine inananlar olarak ikiye ayırmak mümkündür. Bu noktadan hareketle söylemlerinde toplumlar arası ilişkilerin yanında, Kıbrıstürk toplumunun kendi dinamiklerine özgü yapıcı bir sol alternatif ihtiyacı ortadadır. Yapıcı sol alternatifin birincil görevi ise yaşanan toplumsal gerginliği ulusal bir mücadele alanından sınıf ve insan merkezli bir alana taşımasıyla mümkün olacaktır. Bir yandan yabancı sermaye konusunda ulusal tepkiler verirken, aynı da yerel sermayenin etkinliğinin arttırılmasına yönelik söylemler de sürdürmek solun kendi ayağına kurşun sıkmak demektir.

Günün sonunda toplumun ana dertlerinden biri her alanda var olabilmesi için gerekli araçlara sahip olmasıdır. Bu araçlar ise ekonomik olarak ‘üretebilmek’, politik olarak ‘karar verebilmek’, sosyal olarak ‘görünür olabilmek’ şeklindedir. Tüm bunların mümkün olması için; gelen sermayenin ulusuna bakmaya gerek yoktur. Gelen, gelecek olan veya var olan sermaye sahiplerinin şirketlerinde çalışan emekçilerin ortaya çıkan kardan ne biçimde ve hangi anlamda faydalanacağı çok daha önemlidir. Sol siyasetin, kendisiyle uyumlu eylem planlarını ortaya çıkarabilmek için vaad etmesi gerekenler ise: toplumsal ekonomik ve politik meselelerde karar alma sürecinde etkin olmayı artıracak daha güçlü  bir demokrasi oluşturmak, ulusal tepkilere kapılmadan insanı merkez alarak hareket etmek ve yaşanılanların Türkiye tarafından Kıbrıslıtürklere karşı bir müdaheleden öte, evrensel boyutta kapitalist sistemin-neoliberalizmin kendinden doğan bir sorun olduğunu ortaya koyarak direnişi  bu noktada sürekli hale getirmek olarak sıralanabilir.

        

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1153 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler