1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. 'VAR OLMAYAN ÜLKENİN ÇOCUKLARINA...' İTHAF EDİLEN BİR FİLM
VAR OLMAYAN ÜLKENİN ÇOCUKLARINA...  İTHAF EDİLEN BİR FİLM

'VAR OLMAYAN ÜLKENİN ÇOCUKLARINA...' İTHAF EDİLEN BİR FİLM

Ayşe Başel: Ölü Bölgeden Fısıltılar, Fırat Çağrı Beyaz’ın, benim çocukluk arkadaşım, mahalledeki oyun arkadaşım Çağrı’nın yönetmenliğini yaptığı ve Kıbrıs’ta yıllardır yaşanan politik ve sosyal çözümsüzlüğün, Kıbrıs Türk halkı için neler

A+A-

 

 

 

 

Ayşe Başel

 

         Ölü Bölgeden Fısıltılar, Fırat Çağrı Beyaz’ın, benim çocukluk arkadaşım, mahalledeki oyun arkadaşım Çağrı’nın yönetmenliğini yaptığı ve Kıbrıs’ta yıllardır yaşanan politik ve sosyal çözümsüzlüğün, Kıbrıs Türk halkı için neler ifade ettiğini, nelere yol açtığını farklı bakış açılarıyla düşünmeye iten bir film. Filmin web sitesinde (www.olubolgedenfisiltilar.com) film özetle şöyle anlatılıyor: “Mete Kıbrıs doğumlu, 30 yaşlarında, İstanbul’da dizi yönetmenliği işiyle uğraşan bir gençken, on yıl önce göç ettiği topraklara belgesel bir film yapmak için geri döner. Ölü Bölgeden Fısıltılar Filmi, Mete karakterinin Odysseus serüvenini, içsel fiziki yolculuğunu kurmaca –belgesel tarzında sinematografik bir öznel –insani anket biçiminde ifade ediyor. Film Kıbrıs sorununu, bu kez sinema sanatının özgün sinemasal fikirleriyle düşünen ve tartışmaya davet eden bir eser olarak ilgili taraflar ve tüm insanlık adına barışçıl bir biçimde çözülmesi yönünde düşünmeye davet ediyor.”

        

MESLEKİ AÇIDAN FİLM

Film bu yıl İstanbul Film Festivali’nde yarışacak. Hem de içeriği yüzünden maruz kaldığı tüm engellemelere rağmen yarışacak. 12 Nisan gecesi Beyoğlu sinemalarında festival çerçevesinde gala gecesi yapılacak. Anlayacağınız, film, içeriği işine gelmeyenlerin beğenmemesine, engellemesine rağmen, “aman halka bunları anlatmayın, biz onları daha farklı şekillerde ne güzel uyutmuştuk” diye kaygı duyanlara rağmen, sanat adına kıymeti bilinen ve anlaşılan bir film. Ben de kendimce bu filmin setinde de yer almamın bana verdiği cesaretle ve çocukluk arkadaşımın böyle güzel birşey yaratmasının heyecanı ile, mesleki bakış açımla filmi analiz etmek ve bu saptamaları paylaşmak istedim. Film Kıbrıslı Türkler’in içerisinde bulunduğu kimliksizlik ve umutsuzluk sürecini, öğrenilmiş çaresizlik sendromlarını kendilerini yaşadıkları yere ait hissetmemelerini, çünkü yaşadıkları ülkeye dair başkalarının onlar adına kararlar almasını, kendileri dışında gelişen bu karar mekanizması tarafından nasıl etkilendiklerini çok güzel vurgulamış ve rahatsız etmeyen bir dille de eleştirmiştir. Bunun yanında inanç istismarına maruz kalan toplumlardan, ayrıca geçmişte insanlığı bir arada tutmayı hedefleyen dinlerin, inanç sistemlerinin günümüzde nasıl olup da toplumları böldüğünü, kişileri birbirlerine küstürdüğünü ve farklı olanı reddetme kültürünün hakim olmasına çanak tutuşunu da eleştirel bir bakış açısı ile sorgulamıştır. Kimliksizlik sorununa değinecek olursak ki böyle bir sorunumuz olmadığını düşünenler de mevcut. Kimlik tartışmaları ülkemizde özelliğini ve önemini hiçbir zaman yitirmeyen tartışmalardandır. Sıcaklığını ve güncelliğini korumasının yanında zaman zaman alevi ile canlar da yakabiliyor maalesef.

 

AİTLİK!

Küreselleşmenin de etkileri ile dünyada tek kimlik altında toplanma eğilimi ve çabası varken biz bu küçücük kara parçasında hala geçmişten bu güne getirdiğimiz hiçbir kimliğe bürünememe sorunu yaşamaya devam ediyoruz ve aslına bakacak olursanız hala hiçbir kimliğimizi benimseyemiyoruz. Çok normal, düşünün; bir sabah uyanıyorsunuz mevcut yapı yıkılmış ve yerine yeni bir oluşum gerçekleşmiş, artık daha farklı bir kimliğiniz var daha sonra bir sabah mevcut oluşum da yıkılp yerine başka bir yapı getirilmiş ve size bir kimlik daha vermişler. Daha sonrasında başka bir oluşum ve yeni bir kimlik diye devam ediyor bu devinim. Bu toplum hepsini sırayla benimsedi, sonra çöpe attı, sonra bir diğerini benimsemeye çalıştı, sonra bir gün geçmişte çöpe attığını bir umut olarak gördü ve geri alma çabasına girdi, sonunda aldı da. Peki biz hangisiyiz? Nereye aitiz? Neden ait hissedemiyoruz diye sorması çok doğal değil mi tüm bu süreçlerden sonra? Toplumumuzun temelindeki dinamiklere baktığımızda aynen ergenlik sürecinde kimlik bunalımı yaşayan, anne-babasından gelen baskılar ile bir kimlik oluşturmak için kendini zorlayan, kararsız, umutsuz bir ergene benzetiyorum ben bizi. Bu kimlik bolluğunda kimliksiz kaldık. Ve günün sonunda annemizin-babamızın bile tanımadığı bir kimliğe bürünmeye çalıştık. Duygularımız sömürüldü yıllarca. Hatta ağır olacak belki ama uyutulduk ve kandırıldık. Bunlarla bağlantılı olarak aitlik duygusu geliştirebilme hususunda da ciddi sıkıntılar yaşadık ve yaşıyoruz.

 

KORKAKLIK

Kendimizi ‘her an kalkıp gidebilecekmişcesine’ hiçbir yere ait hissedemiyoruz. Tüm dünya toplumların ait olma hissi konusundaki fikirlerini ve bakış açısını değiştirme yolunda iken biz hala ait olma çabasındayız... Başkaları bizden sürekli atfettikleri aitliklere uygun davranmamızı beklerken bu daha da zor hale geliyor sanki. Türksek türk olacağızdır, erkeksek erkek,  Müslüman isek Müslüman. Bunlardan herhangi birinde, tek kimlikte tutarlılık yeteri kadar problem iken, birkaç kimliğimiz yan yana gelince, hayatı ne kadar zorlaştırdığımız gündelik yaşantımızdan da belli, yakın tarihimizden de. Hepsinin ayrı ayrı ilgi alanlarının, menfaatlerinin çakışmama ihtimali, Devlet Piyangosunu herkesin aynı anda kazanması kadar zor ve imkansız. Ait hissetmeye çalışmamızdaki temel nedenlerden birisi, sanırım kimsenin kimseyi takmadığı bir toplumun çıplaklığında kendimizi iktidarsız hissedeceğimizden korkmamızdır. İşte burada ortaya çıkıyor yücelttikçe birleştirici sandığımız aitliklerin bölücülüğü. Toplumu bölmenin, birbirine düşürmenin, zayıflatmanın en kolay yolu, ona aitlikler atfetmek, ona aitliklerine göre davranması, dünyaya o bakış açısı ile bakması gerektiğini belletmek ve alıştırmaktır.

 

AİTLİK Mİ, FARKLILIK MI?

         Özetlemek gerekirse, arkadaşımın filmi şunları da düşündürdü bana, uzun vadede toplumu diri tutanın, ona esneklik kazandıranın, aitlikleri yücelterek dayatmanın tersine, farklılıkları barındırıp, yaşatmanın ve teşvik etmenin olduğunu. Kimliklerin, aitliklerin, altı üstü olamaz. Devlet kimliksizdir. Devletten beklenen evrensel değerlere, insan haklarına herkes için sahip çıkmasıdır. Devletle bireyin arasındaki ilişkide, bizim devletten istediğimiz, istediğimiz gibi olma hakkımızı bize tanımasıdır zaten. Bunları düşünmemi ve paylaşabilmemi sağladığın için teşekkürler arkadaşım. Kalemine ve bakış açına sağlık...       

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 678 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler