1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. UZUN BİR ÖYKÜ...
UZUN BİR ÖYKÜ...

UZUN BİR ÖYKÜ...

“Ona selam söyle...” Dr. Derviş ÖZER Kara çarşafını başından çıkardı. Abdest aldığı testiyi su küpüne daldırdı. Evin taşlığına doğru yürüdü, abdestini aldı. Abdest alırken gözlerinden yaşlar boncuk boncuk dökülüyordu. Üzerinde Kabe res

A+A-

 

 

“Ona selam söyle...”

 

Dr. Derviş ÖZER

 

Kara çarşafını başından çıkardı. Abdest aldığı testiyi su küpüne daldırdı. Evin taşlığına doğru yürüdü, abdestini aldı. Abdest alırken gözlerinden yaşlar boncuk boncuk dökülüyordu. Üzerinde Kabe resmi bulunan seccadesini sandığın gözünden aldı. 99luk tespihini eliyle itti. Evin kapısını kapattı. Evin içini loş bir karanlığa dönüştü. Kapanan kapının arasında odaya ışık sızıyordu. Seccadeyi yere serince yerden kalkan tozlar evin içinde uçuştu. Tahtanın arasından sızan ışıkta uçuşan tozlar dans ediyordu.              

Selam verdi, elleri göğsünün altına kavuşturdu namaza durdu. Kapının arasından sızan ışık gözünden dökülen damlaları aydınlatıyordu. Namazı bitiremedi hıçkırarak ağlamaya başladı. Kalktı seccadeyi topladı, dürdü tekrar sandığa yöneldi. Seccadeyi içine koydu. Kuşlu aynaya yöneldi, önünde durdu. Aynanın kenarında duran tek başına elinde silahla poz vermiş oğlunun resmini aldı öptü, yanağına sürdü, tekrar öptü. Yavaşça mintanının cebine yerleştirdi. Biraz ilerde kırmızı bayrağa sarılı bir çıkın aldı. İçindeki parçalanmış ve kanlı askeri elbiseyi çıkardı. Kokladı, yüzüne sürdü. Kokladı, ağladı, tekrar tekrar kokladı. Sonra bayrağı yere attı, elbiseyi koynuna soktu. Tekrar sandığa yürüdü. İçini açtı. Küçük gözden bir ip çıkardı. İpi elinde evirdi çevirdi. Ucuna sağlam bir düğüm attı. Sağlamlığını denedi. Sonra kapıyı açıp, bahçeye çıktı.

İnsan boyu kerpiç duvarla kesilmiş bir bahçeydi. İçinde yıllar önce kendisinin ektiği zeytin ağacı duruyordu. Altına kadar geldi, kalın bir dalı nişanladı. İpi üzerinden attı salladı. Ayaklarını yerden kesti sallandı. Sağlamlığına emin oldu. İpi aldı, biraz ilerdeki yere çakılı kazığa bağladı. İpin düğümlü tarafını denediği ağacın dalına astı. İçerden bir hasır sandalye getirdi ve ipin altına koydu. Güneş batmak üzereydi. Sandalyeye çıktı. Uzaktan yanan buğday tarlaları, yanan samanlar görünüyordu. Uzaklarda bombalar patlıyor. Çok çok uzaklarda kaçan, koşuşan insanların silueti görünüyordu. Silah sesleri. Kesik kesik ve devamlı. İnsan bağrışmaları. Bazen insan ağlamaları Ayakları altındaki hasır sandalyeyi bir iki salladı ve tabure devrildi.

Susuzluğu dayanılmayacak derecede olunca, saklandığı yerden çıkıp köye doğru yürüdü. Kerpiç duvarlı bir evin bahçesine kadar süründü. Evin içini kolaçan edip içeriye girmek istedi. Kafasını duvardan uzattı. İçerde birisi dolanıyordu, saklandı. Ne yaptığını anlamamıştı, ama garip hareketleri olan bir kadındı ve ağlıyordu. Hem de hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Saklandı. Saklandığı yerden artık hırıltılar duyuluyordu. Uzanıp bahçe duvarından baktı. Kadının kendini astığını gören asker, kalan son gücünü kullanarak evin bahçe duvarına tırmandı ve kendisini bahçeye bıraktı. Sol omzunda büyük bir yara vardı. Bu yara kurumuş ve ara sıra kanamaktaydı. Yarasına aldırmadan kadının kendini astığı ağaca kadar süründü ve son kalan gücü ile bir ucu kadında olan ipi yerinden söktü. Yaralı asker kafasını kaldırıp kadına bakamadı bile, bayıldı. Kadın yere düştü.

Bütün geceyi her ikisi de baygın geçirdi. Güneşin doğmasıyla üzerinde sıcaklığı hisseden kadın yavaşça kıpırdanmaya başladı. Yerinden kalkamaz haldeydi, halsizdi ve susamıştı.  Yaşlı kadın boynundaki ipi yokladı. Ne olduğunu hatırlamaya çalıştı. İpi çıkarıp, bir kenara attı. Tekrar kalkmaya çalıştı ama dengesini kaybedip yaralı askerin üstüne düştü. Askeri görünce korktu ve sürüne sürüne eve girdi. Elini küpteki kepçeye atarak bir kepçe su aldı, içmeye çalıştı ama intihar girişimi sırasında ip boğazını zedelediği için yutkunamadı. Suyu tükürdü. Tekrar tekrar aldığı suyu başından aşağı döktü ve kendine gelene kadar küpün yanında bekledi.

Biraz toparlanınca bahçeye yürüdü. Adamı ayağı ile itekledi. Adam ters döndü. Dudakları çatlak, sol omzunun altına bir yarası vardı. Yarasındaki kan kurumuş, yarasında sinekler ve kurtlar dolanmaktaydı.

Ayağıyla adama bir tekme daha attı. Yüzündeki öfke ve kızgınlık daha da arttı. Ağlamaya başladı. Hem ağlıyor hem de bağırıyordu. Bir yandan da ayağıyla adamı itekliyordu.                                       

      --- Niçin bırakmadın, niçin bırakmadın? Üstüne vazife miydi?...

Hem ağlıyor, hem de adamı tekmeliyordu...                                                                                          

      ----Sen benim evime gelip bana nasıl engel olursun geberesice!...

Kalktı yerden bir taş aldı, adama attı. Taş adamın yarasına geldi. Adamdan acı bir inleme duyuldu. Hafifçe yerinden kıpırdadı. Adamın çıkardığı sesten ürktü. Ölmediğini anlayınca ne yapacağını şaşırdı. Bir içeriye girdi. Bir dışarıya çıktı. Ne yapacağını bilmez halde koşuşturdu...

Dışardan izlenip izlenmediğini kolaçan etti. İzlenmediğini anlayınca adamı ters çevirdi yüzüne baktı. Oğlunun yüzü gözünün önüne geldi. Bir oğlunu görüyor, bir adamı görüyordu. Oğlum diye sarıldı. Yüzünü gözünü öptü başını kucağına aldı oturdu ve ağlamaya başladı.

 ---- Oğlum… Oğlum senin öldüğünü söylediler. Senin kanlı elbiselerini getirdiler.  Getirdiler de kapının önüne attılar elbiselerini.

Adamı içeri çekmeye çalıştı. Çekemedi, biraz sürüdü, yoruldu, oturdu saçını okşayarak dinlendi.

 ----- Oğlum benim… O koca pırpırlı herifin kapısında çok yalvardım benim başka oğlum yok diye. Dinlemedi. Benim tek zürriyetim diye, çok yalvardım.

Biraz daha sürükledi, dudaklarının kuruduğunu gördü, koşarak su getirdi içirmeye çalıştı. İçiremedi. Suyu yüzüne döktü. Bir, bir daha getirdi. Islanmış yüzünü sevdi.

   ---- Sen o karargâhın önünde dururken. Yol kesmeye giderken, hatırlıyor musun ayaklarına kapanmıştım pırpırlı efendinin. Beni dinlemedi. Ayaklarının ucuyla itti. Yerlerde süründüm, ağladım. Saatlerce ağladım.

Biraz daha çekip getirdi içeri. Yaralı adam, sadece inliyordu, ne konuşulanları anlıyor ne de cevap veriyordu. Kapıyı iyice kapattı, kapının ışık sızan deliklerine bez parçası bastı. Ev iyice karanlık oldu. Sonra kalktı, gaz lambasını yaktı. Getirip tekrar yüzüne baktı. Anlamak ister gibi tekrar tekrar baktı. Karasızdı. Oğlu muydu, başkası mıydı? Oğlunun beni vardı, onu aramak istedi fakat yara yerinde idi, benini ararken yarayı fark etti, burnunu yaklaştırdı kokladı, çok kötü kokuyordu. Lambayı biraz açtı, yaraya yaklaştırdı. Yarada oynayan kurtları gördü. Midesi bulandı. Koşarak gitti, leğenin içine kustu. Kustuğu için de utandı. Sanki oğlu kendisini izliyormuş da onu görüyormuş gibi utanarak ve söylenerek geldi. Eline sırları dökülmüş bir tas alarak yanına oturdu. Hem konuşuyor hem de tek tek kurtları ayıklıyordu.

-----Seni o yolda kırdılar yavrum. Sonra da getirip elbiselerini kapının önüne attılar. Ben inanmadım yavrum bir ana bilmez mi yavrusunun yaşayıp yaşayamadığını.

 ----- Beni kandırmaya çalıştılar, ama ben kanar mıyım? Bir ana yavrusunun öldüğünü bilmez mi?

           Bu arada yaralı asker gözünü açtı. Kadını, yüzünü ve konuşmalarını duyunca korktu. Ürperdi. Yanlış bir yerde olduğunu anladı. Kaçmaya çalıştı. Doğrulup, kaçmak istedi.

----- Kaçma, seni bir daha o pırpırlı çavuşa verir miyim sanıyorsun? Seni vereyim de öldürsünler, ölüme göndersinler değil mi?  Sen benim tek oğlumsun. Tek zürriyetimsin.

             Yaşlı kadın elinde sirke kabı ile geldi koca makasını kullanarak kokuşmuş kanlı elbiseleri kesti. Askeri çırıl çıplak bıraktı. Bütün vücuduna küpten aldığı suyu döktü, biraz daha rahatlayan askerin ağzına su tuttu. Suyunu yudum yudum zorlanarak içti, başını tekrar yastığa dayadı. Titremesi azalmıştı. Konuşmuyordu, sadece ne olduğunu anlamak istercesine bakıyordu. Belki de yaşlı kadın kendisinin düşman askeri olduğunu bilmiyordu. Birden aklına baygınken sayıklayıp sayıklamadığı geldi. Sayıklamışsa Rumca sayıklamıştır ve yaşlı kadın kendisinin Rum olduğunu öğrenmiştir. O zaman da şimdiye kadar kendisini ihbar etmiş olurdu. Sayıklamamışsa ve kendisini Türk sanıyorsa niye yardım istememişti.          

Kadın adamın başını bastırdı. Başının altına bir yastık çekip yatırdı. Ağzına biraz su damlattı. Yaralı asker bu yapılanları görünce rahatladı.  Kendisini ihbar etmeyeceğini, kendisini öldürtmeyeceğini anladı. Ateşi çıkmıştı. Ağustos sıcağında titriyordu. Bunları düşünürken kendinden geçti.

Yaşlı kadın kendinden geçen adamı yatağın altına doğru itti. Yatağın dantelli sargısını iyice aşağıya indirdi görülmesin diye.  Kaçmasın diye yatağın altında onu bağladı. Sonra hışımla evden çıktı. Çarşafsızdı. Karşısında bir adam görünce çarşafını yüzüne germek istedi ama çarşafsız olduğunu anladı ve yeniden eve döndü çarşafı başından geçirdi ve tekrar çıktı. O kadar hızlı gidiyordu ki mahallenin çocukları arkasından yetişemediler. (Her zaman onunla alay edip taş atarlardı.)  Hızla bakkala uğradı. Oksijenli su, tentürdiyot istedi. Bakkal halinden şüphelendi.

          ---- Ne o nenem hayır ola.

        -----Oğlum geldi de yaralı.

        ----- Hangi oğlun?

          --- Kaç tane oğlum var şerefsizin dölü. Benimle dalga mı geçen? Benim oğlum, kimi kimsesi yok diye yolda yaralı bıraktığınız oğlum.

Bakkal şaşırmıştı. Yol kesme bir ay evvel yapılmıştı. Oğlu ölmüştü. Gece cesedini kaçırıp, getirmişlerdi. Cesedi sıcaktan şişmiş, kokuşmuş, neresini tutsan dökülüyordu. Kokudan yanına yaklaşılmıyordu. Ölmüştü işte. Tek oğluydu. Kimi kimsesi yoktu. . Ölmüştü. Vurulmuştu yolun ağzında ve onunla birlikte üç veya dört kişi ölmüştü. Rumlar’la beraber kucak kucağa yatmışlardı, o yolun kenarında. Gece olunca önce Rumlar gidip almıştı ölülerini sonra da bizimkiler. İşte o olaydan günler sonra getirdiler cesedini parça parça. Birisi kolunu, birisi bacağını, birisi başını. Gövdesini getirdiler mi? Kimse bilmiyor. Yıkayamadan gömüldü. Zaten kokudan yanına gidilecek gibi de değildi. Annesine de haber verilmedi. Kadıncağız oğlunun cesedini parçalanmış halde görmesin diye.

      ------ Siz yaralı bıraktınız ama benim oğlum sürüne sürüne geldi yine.

      ------- Geldi de annesine sığındı yine

Bakkal şaşırmıştı, kadına acıyan gözlerle baktı. Başını salladı. Cık cık çekti. Kadın kafayı yemişti. Zaten oğlunun öldüğünü duyduktan sonra pek evden çıkmamıştı. Kimseyle de konuşmamıştı. Bazı günler karargahın önüne gider, akşama kadar otururdu. Saatlerce ağlar, yas tutardı. Bazen de gelip geçen mücahitlere oğlum diye sarılır, bazen de karargahın camlarını taşa tutardı. Komutan, onun deyimiyle pırpırlı çavuş, o geldiğinde karargahın önüne bile çıkmazdı. Bir gün çıktığında yalın ayak koşmuş üzerine saldırmıştı, “Oğlumu isterim, bana oğlumu geri ver katil!” diye bağırmıştı.

Onu kimse durduramamıştı, ona kimse bir söz söyleyememişti. Pırpırlı komutan da belinden silahını çekip havaya ateş etmek zorunda kalmıştı, ama silahın da hiç bir etkisi olmamıştı. Pırpırlı çavuşun yüzü gözü kan içinde kalmıştı. Ama bu bile yüreğini soğutmamıştı. Oğlunu geri getirmezdi.

Bu bir ay içinde iyice kafayı bozmuştu.  Sanki oğlu sağmış ve geri gelecekmiş gibi elbiselerini yıkar, kömür ütüsüyle de ütülerdi. Bazen de oğlunun düğününde giyeceği elbisenin kumaşını sandıktan çıkarır, komşusuna götürür, düğün gününü, alacağı gelinin adını söyler ve kendisine düğün elbisesi dikmesini isterdi. Haline acıyan ve ona oğlunun ölümünden bahsetmeyen komşu kadın, yaşlı kadının haline ağlayarak ve dikme işini de uzatarak onu oyalardı. Bazen yemeğe davet ederdi. Ama o (yaşlı kadın) evde oğluyla beraber yiyeceğini söyleyerek, yemeği kabul etmezdi. Bazen de yapmış olduğu yemeği alıp mezarının başında yerdi.

Bakkalın verdiği tentürdiyot ve oksijenli suyu aldı ve çıktı. Para bile sormadı. Bakkal arkasından bağırdı. Parayı istedi.

  ----- Ben size oğlumu verdim. Kapı gibi, koç gibi.

Bakkal  arkasından öfkeyle bağırdı.

------ Bir oğlum geldi diyorsun, birde kapı gibi oğlan verdim diyorsun. Deli karı sen de!

Yaşlı kadın söylenileni duymazlığa gelerek eve doğru uçtu. Çarşafı arkasında uçuyordu. Bakkal dışarıya kadar çıkıp, gözüyle onu bir süre takip etti. Bir gariplik vardı bugün, deliliği üzerinde miydi yoksa delilik değil miydi anlayamadı. Yine içeri döndü.

Eve vardı. Köstekli kilidi açtı. Eliyle mandalı itti ve içeri girdi. Kapının arkasına tahta sürgüyü itekledi. Yatağın altına koştu. Çırılçıplak olan askeri dışarıya çekti. Yarasına oksijenli suyu döktü ve köpürmesini seyretti. Asker elleri ve ayakları bağlı bir şekilde baygın, kendinden geçmiş bir şekilde yatıyordu. Bilinçsizdi. Oksijenli suyu tekrar tekrar döktü. Yarayı köpürttü. Sonra biraz tentürdiyot döktü. Tentürdiyot yarayı yakmıştı. Asker acını etkisiyle gözlerini açtı. Elleri ve ayaklarının bağlı olduğunu görünce ağzından garip sesler çıkararak mırıldandı. Ellerini ve ayaklarını kurtarmak istercesine kıpırdandı. Sonra bir şey yapamayacağını anlayınca, teslim oldu kıpırdanmayı kesti.

Yaşlı kadın başındaki çarşafı çıkarıp askerin ağzına doladı. Askerin gözleri korkuyla açıldı. Korkuya kapıldı, hareketlendi. Yaşlı kadın yerinden kalktı. Masanın altındaki islim ocağına gaz verdi ve yaktı. Üzerine kocasının kemik saplı bıçağını koydu. Kocasının yaralı eşeğine yaptığı gibi yapacaktı. Yarayı dağlayacaktı. Hiç kendisi yapmamıştı ama seyretmişti. Olsun kendisi de yapardı. 

Ateşin üzerinde korlanmış bıçağı aldı. Yavaşça yaralı askerin yanına geldi. Asker yalvaran gözlerle bakıyordu. Bir iki hareket etti ama fazla dayanamadı. Geldi, bıçağı yaraya nişanladı. Korkuyordu. Ya kötü bir şey olursa, ya yarayı daha kötü yaparsa. Daha fazla düşünmedi elindeki bıçağı ateşe tuttu. Korlanır korlanmaz yaraya bastı. Yara yerinden bir duman odayı kapladı. Yanık et kokusu genzini yaktı. Yaralı asker acıya daha fazla dayanamadı ve bayıldı. Yaşlı kadın askerin bayılmasını fırsat bilip bıçağı defalarca ısıtıp defalarca yaraya bastı. Daha sonrada havanda dövdüğü baklaların içine tükürerek ve tentürdiyotla karıştırarak yaraya bastı. Sandıktan aldığı yatak çarşafını yırtarak yarayı sardı.

Ellerini, ayaklarını, ağzını çözdü. Ateşini kontrol etti. Yatağın altına ikinci bir yatak yaptı. Oğlunun elbiselerinden bir gömlek ve bir pantolon giydirdi. Üzerinden çıkan elbiseleri de bahçede bulunan fırının içine attı. Önüne çalı çırpı doldurup ateşledi. Bunları yaparken de kendi kendine söyleniyordu.

        ---- Haniymiş pırpırlı efendi. Sen benim oğlumu ölüme gönder. Orada yaralı bırak, kaç gel. Ama bak benim yiğit oğlum nasıl kaçıp geldi. Sürüne sürüne olsa bile gelir.

        -----O… O anasını kurda kuşa bırakmaz. Sizin gibi yaban döllerinin içinde yalnız bırakmaz.

Daha önce koklayıp sevdiği elbiseleri çıkardı, uzun uzun baktı. Bunlar kimindi? Ona kendi oğlunun elbiseleri diye verilmişti. Şimdi oğlu ölmüş başka bir ana olmalıydı. Başka bir ana kuzusunun elbiseleriydi bunlar. Nasıl da kendisini kandırmışlardı, oğlu öldü diye.  O da günlerce ağlamıştı. Şimdi bir yerlerde bir ana vardı. Bunu biliyordu. O ana da, onun gibi oğlunun elbiselerini koklamak istiyor ve yahut hala umutla oğlunun gelmesini dört gözle bekliyordur.

Hışımla yerinden kalktı. Eski elbiseleri aldı. Daha önce bayrağa sarılıydı. Tekrar bayrağı aradı. Sandığın yanına düşmüştü, bayrağın içine koydu, topladı. Yalın ayak evden çıktı. Tepenin üzerindeki karargaha doğru koşar gibi yürümeye başladı. Barış zamanı eğlenmek için yapılmış askeri gazinoyu geçti. Geçerken de komutanın her zaman oturup konyak içip el alemin karılarını kestiği yere okkalı bir tükürük attı.

        -----  Seni o….nun dölü seni.  Sen asker olacaksın değil mi? El alemin adamı korunmak için mevzi yaparken, sen; karı, kızlan buluşmak için, dans etmek için gazino yaparsın, yaptırırsın, sonra da benim oğlumu yaralı bırakıp kaçarsın. Başkasının elbiselerini de getirip bana verirsin.

Karargahın kapısındaki askerleri hızla geçti. Askerler pek bir şey demediler.  Çıkan kavga hoşlarına gidiyordu zaten. Onun gelip gelip komutana sövmelerine bayılıyorlardı. Kendileri sövemediği için olsa gerek onun sövmesi yüreklerini soğutuyordu. Karargahın bahçe kapısını geçtikten sonra bahçede elleri başları üzerinde sıcak güneş altında kızgın yerde oturan esir askerleri geçti. Hepsinin dudağı çatlamış güneş yanığı, bazıları yaralı inliyordu. Acıyarak baktı. Onları bekleyen asker ağacın altında gölgede bekliyordu. Yere eğilip bir taş aldı, gölgede bekleyen mücahide attı. Mücahit taşı başına yememek için eğildi. Bu arada olanları seyreden esirlerden bazıları güldü. Bunun üzerine gülen esirlerin yanına gidip, onlara tüfeğin dipçiğiyle ve ayağıyla vurdu. Bunu gören kadın kartal gibi mücahidin üzerine atladı.  Mücahit ona saygısından hiç bir şey yapmadan kaldı. Yaşlı kadın mücahidi yere yatırdı. Yüzüne, ağzına toprak basarak dövdü. Mücahidi bıraktı binaya doğru yürüdü. Elindeki bayrağa sarılı elbise parçalarını - ki mücahidin üzerine atlamadan evvel bir kenara kaldırıp atmıştı-  aldı ve içeriye girdi.

Hiçbir esir asker gülmemişti bu duruma. Dayak yiyen mücahit kalktı. Esirleri gülüyor mu diye kontrol etti. Tekrar tekrar baktı. Gülmesinden şüphe ettiklerini gidip ayağının ucuyla dürttü.

Yaşlı kadın karargah binasına hışımla girdi. Komutanın odasına kadar gitti. Kapıdaki iki mücahidi- ki ona engel olmak için hareket etmişlerdi, eliyle itekledi. Odanın içine girdi. Pırpırlı komutanın kendisini zaten pencereden izlediğini biliyordu. Onu kapının ağzında buldu. Yere okkalı bir tükürük atarak

    ----- Al bana verdiğin elbiseleri, dedi

    ----- Benim oğlum geldi.

    ----- Benim oğlum öldü diye bıraktığınız yerden sürüne sürüne geldi.

    ----- Sizin gibi şerefsizlere pabuç bırakmaz benim oğlum.

    ----- Al bunları hangi ananın kuzusuysa ölen, git o anaya ver, dedi.

       Bayrağa sarılı elbiseleri komutanın yüzüne fırlattı. Pırpırlı komutan öfkeden köpürüyordu ama hiçbir şey yapamadı. Bir şehit anasına ne yapabilirdi ki. Yerdeki bayrağı aldı, masanın üzerine düzgün bir şekilde koydu, dışarıdaki mücahitlere bağırdı.

    ----- Bu kadın bir daha buraya gelirse, bu kadını bir daha içeri alırsanız tümünüzü kurşuna dizerim!

Yerdeki elbiseleri ayağının ucuyla itekledi.

   -----Kaldırıp atın. Bunlara da iyilik yaramıyor. Sen gel canını ver kurtar. Kurtarmak için yüzlerce askerin ölsün. Sonrada da bir kadının oğlu için dünya küfür ye!

Kafasını kaldırdı dışarıdaki esirleri gördü.

----- Onları da götürün gözüm görmesin!

Bahçede bir hareketlilik oldu. Esirler yerden kalktılar, orada bekleyen kamyonun arkasına tek tek atladılar. Kamyon dolmuştu. Daha fazla esir almıyordu. İlerlemelerini söylediler. Esirler pek oralı olmadı. Mücahitlerden birisi kamyonun üzerine sıçradı elindeki süngü ile esirlerin arasına daldı ve çıktı. Sadece kamyonun yarısı dolmuştu, yarım kamyon boş duruyordu. Geri kalanlar da kamyona bindiler. Kamyon onları aldıktan sonra hareket etti. Yolun kenarında giden yaşlı kadını eziyordu.  Yaşlı kadın kamyonun çıkardığı toza toprağa bulandı. Eline geçirdiği taşı kamyonun arkasından savurdu. Kamyonu gözden uzaklaşıp kaybolana kadar takip etti ve sonra evine geldi.

Hemen yatağın altına koştu. Asker orada yatıyordu.  Ateşini eliyle kontrol etti. Cayır cayır yanıyordu. Koştu sirkeyi aldı geldi. Vücuduna koltuk altlarına sürdü, ateşin etkisiyle asker inlemeye başladı. Bir yandan da korktu, inlemeler dışardan duyulur mu diye. Hem sirke sürüyor, hem de ağzını kapatıyordu. Biraz inlemeleri kesilince bıraktı. Kalktı, bir çorba yaptı. Kaşık kaşık içirmeye çalıştı. Askerin gözü biraz açılmıştı.

        Yarasına tekrardan merhem koyup sardı. Elini saçlarına koyup okşadı.

        Kapı deli deli çalındı. Sonra tekmelenmeye başladı. Kapı hem çalınıyor, hem de tekmeleniyordu. Küfürün beşi bir para idi. Askeri yatağın altına itti. Yatağın sargısını iyice bastırdı. Çarşafı başına doladı, kapıyı açtı. Kapının açılması ile içeriye giren kocası üstüne çullandı. Adam kadını hem dövüyor, hem de küfür ediyordu.

------ Ben sana demedim mi oğlumun adının bir daha ağzına almayacan diye?

------ Bugün yine komutana gitmişin, yine karakolu taşa tutmuşun!

------ Benim oğlum geldi demişin. Sen beni deli mi edecen?

------Manyak kadın! Deli kadın!

-------Bir tek sen mi evlat kaybettin bu savaşta? Bir tek senin oğlun mu öldü?

Kadın yediği dayaktan başını dışarıya çıkaramıyordu. Ama bir tek sen mi evlat kaybettin lafını duyunca bir kartal gibi toparlandı, adamın üstüne saldırdı, yüzünü gözünü tırmalamaya başladı. Adam daha da sinirlenip, belinden çıkardığı palaskasıyla kadını dövmeye başladı. 

Kadın hem ağlıyor, hem de bağırıyordu.

 ---- O benim oğlumdu!

 ---- O sadece benim oğlumdu!

----- Kimsenin değil benim. Benim rahmimde büyüdü, benim mememi emdi. Senin bile değildi. O benimdi!

Adam dövmekten yorulunca oturdu. Elindeki silahını duvara dayadı. Yaşlı kadın yerde hırıltılı bir sesle ağlıyordu. Ağzından dökülen kanlar ve salya taşların üzerine bulaşmıştı.                                       

Yatak sargısının altından askerle göz göze geldiler. Askerin gözlerinde yaş vardı. Yaşlı kadın yavaşça elini yatak sargısının altından uzattı ve askerin gözündeki yaşı sildi. Elini aşağıya doğru kaydırıp elini sıkıca tuttu.

Adam evin içindeki değişikliği fark etti. Etrafı karıştırmaya başladı, yanık et kokusu evden çıkmamıştı. Kapının arasındaki bezleri fark etti. Kalktı kadını yine hırpalamaya başladı.

----- Sen ne haltlar çevirin bakayım? Kimi saklan? Oğlum geldi diye sağa sola yaymışın!...

----- Senin oğlun öldü, anlaman?

------ Senin oğlun öldü!

----- Kendi ellerimle gömdüm!

------ Ölüsünü ben getirdim. Sen bilir min ne acıdır?

------ Sen bilir min ne kötüdür? Bir tek sen min evladını kaybeden? O benim çocuğum değil miydi?

----- Tek tek topladım kolunu bacağını, başını öptüm, tek tek topladım. Parça parça parçalanmış vücudunu topladım! Topladım da getirip gömdüm...

----- O benim da oğlumdu.

         Bunları söylerken hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Yaşlı kadın yavaşça büzülmüş ağlayan adamın yanına gitti sarıldı. İkisi de beraber ağlamaya devam ettiler.

Yatağın altındaki yaralı asker sargının arasından olanları izliyordu. Kadının sarılmasından kendisini söyleyeceğini tahmin etmişti ama hiçbir şey yapamazdı. Kolunu kıpırdatacak halde değildi. Sadece gözlerini yumdu ve bekledi. Kadın adamı yavaşça tuttu ve döndürdü. Yatağın sargısını açtı ve oğlunu gösterdi. Kocasının ona sarılıp öpmesini bekliyordu. Yüzünde sokakta kedi yavrusu bulmuş küçük bir kızın sevimliği vardı. Oğlunu yeniden doğurmuş ve kocasına ilk kez göstermenin gururu vardı. Kocasının kendisine gelip doğum yaptığı ilk gün gibi sarılacağını bekliyordu, ama beklediği olmadı. Adam hışımla kalktı. Kendisine sarılmış yaşlı kadını itekledi. Duvara dayadığı mavzeri eline aldı. Rumca bağırmaya başladı:

  ---- Çık dışarı gavurun dölü!

----- Hem tek oğlumu öldürün, hem da gelip aklı başından gitmiş bir kadını kandırıp saklanın?

        Yaralı asker sadece gözlerini açıp yalvaran gözlerle adama baktı. Sonra tekrar gözlerini kapattı. Ölümü bekliyordu. Yapacak hiçbir şeyi yoktu. Silahın kurulma sesini duydu. Gözlerini sımsıkı kapattı. Tetik sesini bekliyordu. Üzerinde bir ağırlık hisseti. Gözünü açtı. Yaşlı kadın üzerine kapanmış, onu iyice örtmüş, kocasına bağırıyordu.

------- O benim oğlum… İlk önce beni öldür!

Adam yatağı çekti. Kenara devirdi. Ayağıyla kadını üzerinden iteklemek istedi. Tekmeledi. İtekledi ama başaramadı. Yaşlı kadını yaralı askerin üzerinden alamadı. Yaralı asker kadının üzerinde tepinmesinden ve adamın onu itmesinden iyice hırpalanmıştı. Yarasından kan akmaya başladı. İnlemeleri arttı. Adam inlemeleri duyunca ve yaralı olduğunu görünce silahı bıraktı. Gitti sandalyeye oturdu, elini başına dayadı,  ağlamaya başladı. Ellerini yukarıya kaldırdı.

----- Sen beni sınamak mı isten Allahım? Ama bir insan evlat acısıyla sınanmaz ki. Bir insan bu kadar da sınanmaz ki! Diyerek hıçkırarak ağladı... Kadın yaralı askerin üzerinden kalktı. Yarasını yeniden sardı. Bu arada yaşlı adam kendini toparladı. Bağırmalarını birisi duymuş mudur diye dışarıya çıkıp baktı. Bahçe duvarının etrafını dolandı. İçeri girdi, bahçeye çıktı. Zeytin ağacının altına doğru yürüdü, bahçenin ortasındaki ilmekli ipi gördü. Söylenerek içeri girdi. Kadının boğazındaki morluğu gördü. İntihar girişimini anlamıştı...

  ------- Bu kaçıncıdır be! Defalarca sana söyledim hocanın lafını da dinlemen!

   ------ Allahın verdiği canı Allah alır diye!

   ------Canına kıyanların cenazesinin namazı kılınmaz diye!

 Kadın sinirlendi.

----- Ben kılınsın mı isterim? Ben yıkansın mı isterim?

 -----Oğlumu yıkamadıydınız zaten.

Adam sinirlice baktı.

--- Buna oğlum den. Oğlun değil, bir gâvur askeri, oğlunu vuranlardan. Bir  de durmuş  bana den ki oğlumu gömerken yıkamadıydınız!

 --- -Deli ayakları yapan!

----- Bırak oğlumun katillerinden birini vurayım. Onlardan birini da ben öldüreyim!

------Bırak karnına basayım kurşunu. Belki yüreğim soğur.

Yaşlı kadın deli ayaklarını bıraktı. Deli ayakları, önüne çıkana sövüp yüreğini soğutuyordu besbelli. İstediği zaman karakola gidip pırpırlı herife de sövüyordu. Ama yine de oğlunun ölümünden sonra hepten gelgit akıllı olmuştu. Zamanı, yerleri karıştırıyor. Evli mi bekar mı olduğunu bilmiyor. Gelen gidenle dalaşıyordu. Kimse de ona bir söz söylemiyordu. O onlara kapı gibi bir evlat vermişti. Peki, onlar ona ne vermişti? Bayrağın içine sarılı bir askeri elbise, hem de kanlı. Kanlı bir elbise. Pırpırlı efendi bir konuşma yapmıştı oğlunu gömerlerken. Oğlunun kahramanlıklarından bahsetmişti. Ona neydi kahramanlık. Oğlu ölmüştü. Ve oğlunu hiç kimse ona geri veremezdi. Dünya gelse oğlunu kimse geri getiremezdi.

----- Belki yüreği soğurmuş!...

 Hışımla yerinden fırladı, silahı elinden kaptı ve yere vura vura dipciğini kırdı...

----- Sizin yüreğinizin soğuması için daha kaç ananın yüreği kor gibi yanacak?

-----Sizin kaç gram yüreğiniz var da soğutmak için adam öldürmek istersiniz?

-----Siz mi doğurdunuz, siz mi büyüttünüz ki öldürüyorsunuz?

       Yaşlı halinden beklenmeyecek bir şekilde çevikti. Sanki biraz önce kocasından dayak yiyen de o değildi. Kalktı islim ocağının üstüne bir tarhana çorbası koydu. Onu pişirmeye başladı. Yaşlı adam silahı kucağına almış dipçiğine bakıyordu. Bir yandan ağzında sigarasını geviştiriyordu. Yaralı askerle göz göze geldi, sigarayı eline alıp ister misin diye sordu. Ama bu sorma sözlü değildi. Sadece bakışlarla olan bir iletişimdi. Asker olur anlamında gözlerini kapatıp açtı. Yaşlı adam insafa gelmişti. Eğildi, islim ocağından sigarasını yaktı ve götürüp ağzına tuttu. Bir nefes askere çektiriyor, bir nefes de kendi çekiyordu. Asker o kadar çok derin çekiyordu ki sigaranın dibine kadar kor olmuştu.

Yaşlı kadın çorbaları taslara koyup askerin yanına oturdu. Odayı naneli bir tarhana çorbası kokusu kaplamıştı. Günlerden beri ilk defa yemek yiyecekti. Yüzüne bir gülümseme geldi.  Kadın küçük bir çocuğa mama verirmişçesine, kaşık kaşık onu yedirdi. Ağzına her kaşık girişinde daha da canlanıyordu.

Yemek bitince yaşlı adam iki sigara yaktı, birini askere uzattı. İkisi de keyifle sigara içtiler. Bu öyle garip bir manzara idi ki sanki birinin oğlu öldürülmemiş, diğeri ise yaralanmamış ve birbirleri ile savaşmıyorlarmış gibiydiler. Sanki harman yerinden yağmur yağmadan buğdayı kaldırmışlar ve yağmurun altında hem ıslanıp hem de keyifle sigara içiyormuş gibiydiler. Yaşlı kadın hallerine bakıp şaşırıyordu.

Yaşlı kadın kocasına nereli olduğunu sormasını istedi. Adam duymazlığa geldi. Kadın ısrar etti. Adam sinirlendi. Tekrar kavgaya başladılar. Yaralı asker her şey güzelken niye kavga ettiklerini anlamamıştı. Ama kadın çok iyi biliyordu.  Onun nereli olduğunu sormamasının amacının ne olduğunu biliyordu. Ve sigarayı da niçin verdiğini çok iyi biliyordu. Yaşlı kadın yerinden kalktı, yaralı askerin yanına gitti. Kocasına dönerek,

   ----- Sana bu çocuğu yedirmeyceğim!

   ----- Ne sana ne da o pırpırlı çavuşa.

   ----- Sen bu çocuğun nereli olduğunu sorma, ama ben onun nereli olduğunu öğrenirim. Adını da öğrenirim, dedi.

             Adam sinirlendi. Öfkeyle yerinden kalktı, silahını aldı ve kapıyı çarpıp çıktı. Karargâhın yolunu tuttu. Hem gidiyor, hem de sigarasını çiğnercesine içiyordu. Hırslanmıştı. Öldürecekti. Öldüremese bile öldürtecekti. Bunu yaparsa belki biraz olsun oğlunun acısı soğurdu. Genç bir delikanlı gibi karargâhın tepesine tırmandı. Kıraç alanı geçti, kapıdan girdi komutanın odasına girdi. Selam verdi, tam ağzını açıp anlatacaktı ki komutan bağırmaya başladı:

    ---- Seninki yine buraya geldi ve bütün birliğin önünde beni rezil etti. Şehit anasıdır dedim. Delidir dedim ama askerin üzerinde hiç nüfuzum kalmadı herkes benimle alay eder oldu.

    Yaşlı adam büzüldü, ağzında bir şeyler geveledi. Tam yine evdeki askeri söyleyecekti ki komutan yine ağzını açtı ve bağırmaya başladı.

     ---- Bir tek o mu oğlunu kaybetmişti ki. Herkes kurtuluş için şehitler veriyordu. Bu kadar da yapılmaz. Bir kahraman komutan askerinin önünde küçük düşürülmez ki canım!

Birinci savaşta yolu kestiği için, yol kesmeye asker gönderip yolu 1-2 saat kesme başarısı gösterdiği ve orada dört askerini şehit verdiği için, onların ölülerini getirmek için de bir harekât düzenlemişti. Bu yüzden, ondan başarı ile bahsediyorlardı. İkinci savaşta yine bir kahramandı. Yüzlerce esir almıştı. Yüzlerce silah artığı askeri esir almış, güneşin altında saatlerce aç susuz beklettiği için de kendini başarılı ve kahraman sayıyordu. Oysa iki savaş arasında Rumlar’ın yoğun ateş baskısı altında kalan köyde, hiçbir yerde görülmemişti. Nerede olduğunu bilen bile yoktu. Zaman zaman ortaya çıkıp sivil kıyafetle ve silahsız dolaşmıştı.  Köylülerin bazıları haline gülüyor, bazıları da küfür ediyordu.

Yaşlı adam bunları biliyordu. Ama yapacak bir şeyi yoktu. Oldum olası baskıdan, otoriteden korkmuştu. Ona öyle öğretilmişti.  Tekrardan olduğu yere büzüldü. Tam kendini affettirmek için yaralı Rum askerini anlatacaktı ki,

 ----- Evet. Yaralı Rum askeri kaçtı ve hepimiz onu arıyoruz. Sen de aramalara katıl, dedi komutan.

Yaşlı adam karısının yaptıkları için özür diledi. Bir daha olmayacağını belirti ve selam verip çıktı.

Hem gidiyor, hem de karısına küfür ediyordu. Komutanın karşısında ezilmişti ve bütün bunlar karısı yüzünden başına gelmişti. Komutan karşısında ezildiği için bunlar hep karısı yüzünden başına gelmişti. Karasızca yürüdü, herkes her yerde Abdi’yi yaralayan askeri arıyordu.

Yaralı asker, Abdi’nin kafasına bir iki dipçik vurmuş ve onu bayıltmıştı. İstese onu öldürebilirdi. Ama öldürmemişti. Onu baygın bırakıp kaçmıştı. Abdi başı sarılı köyün içinde dolanıyor. Ağzından köpükler, salyalar akıtarak onu öldüreceğini söylüyordu. Bu arada aramalara katılıyor. Kendi başını ezen, kafasının pekmezini akıtan o Rum askerini arıyordu. Kendisi de biliyordu, kardeşinin tek çocuğunu, onun öldürmediğini, ama yine de onu öldürmek için bunu sebep gösteriyordu ve her yerde onu arıyordu. Onu elinden kaçırdığı ve başını ezdirip elinden kaçırdığı için de köyde alaya alınıyordu. Bu ona fazlasıyla ağır geliyordu. Aramalara katılıyor, onu en son bıraktığı yerde, daha doğrusu boğuştuğu yerden itibaren gideceği yönleri planlıyor, kurumuş otların arasında kan izi arıyordu. Mağaralara doğru gidiyor, oralarını karıştırıyor, pallura dikenlerinin arasında ölüp kaldığını düşünerek tek tek bütün pallura dikenlerini arıyordu. Sonra susuz yapamayacağını, susuz olamayacağını bildiği için dağa doğru gidip kayaların arasında akan küçük su birikintilerinin etrafında ayak izi arıyordu. Bütün köyün kuyularını dolaşmış, iz aramıştı. Bazen de köyden çıkan arama birliğine katılıp, onlarla arıyordu. Önemli olduğunu, onun çok bilgili, çok militan, Türk katili bir komutan olduğunu köye yaymıştı. Rütbesinin çok yüksek olduğu yalanını da uydurmuştu. Ne de olsa kaçan balık büyüktü. Hem de en büyük olmalıydı, bu yalanı uydurmuştu ama sonunda kendi de inanmıştı ve bu yalan üzerine, hem de biraz da başının patlatılmasından dolayı kini büyüktü. Ayrıca kardeşinin çocuğu, tek yeğenini öldürülmüştü. Onu bulmalıydı. Onu herkesten evvel bulup öldürmeliydi. Canlı yakalanırsa ve onun bir hiç olduğu, sadece bir er olduğu öğrenilirse, hele de anlattığından çok cılız olduğu öğrenilirse köye rezil olurdu. Zaten yeteri kadar da rezil olmuştu elinden kaçırdığı için. Bir de komutanın gıcığı vardı kardeşi yüzünden. Yaşlı kadının karargâha gelip küfretmesinin acısını, kendilerinden çıkarıyordu.

Abdi herkes gibi bunu bir kan davasına çevirmişti. Kardeşinin oğlunu Rumlar’ın öldürdüğünü biliyordu. Ama kim öldürmüştü? Sonra savaşta ölmüştü ve parça parçaydı, belli ki bombadan parçalanmıştı. Ama olsun, kendilerinde akan bir kan onlardan da akmalıydı. Ve bir dayı olarak bu görev ona düşüyordu. Sanki ilk esir aldığında niye öldürmemişti ki. Evet, niye öldürmemişti ki. Getirip ablasının karşısında öldürecekti. Ablasının önünde öldürmesi hem onu ablasının gözünde yüceltecek, hem de belki de ablasının yüreğini biraz olsun soğutmuş olacaktı. Ablasını öyle dışarıda deli deli dolaşırken görmeye, mezarlığa gidip ağlamalarına dayanamıyordu. Onun oğlunu öldürenlerden birisini öldürmenin hem kendisini kahraman yapacağını, hem de ablasını biraz olsun rahatlatacağını düşünüyordu. Ama yapamamıştı. Öyle adam öldürmenin kolay olmadığını biliyordu. Hele de gözünün içine bakan bir adama silah sıkmanın ne kadar zor olduğunu biliyordu. Eli titremişti tetiği çekerken - elinin titremesinin yanında, Rum askerinin de ayağı kayıp tökezlemişti. Yoksa yapabilirdi, hem de hiç gözünü kırpmadan, ablasının oğlunu vuranlardan birini vurabilirdi. Öldürememişti. Öldüremediğinden başka o Rum askeri de elinden silahı alıp kendisini öldürebilirdi.  Onu da yapmamıştı. Sadece kafasını patlatıp kaçmıştı.  Abdi saatler sonra baygın bulunup eve getirilmiş ve ayıltılmış, kafası sarılmıştı. Ve bunun üzerine kardeşinin oğlunun öcünü alamadığı ve bir Rum askerini öldüremediği için ve bir Rum askeri tarafından öldürülebilecek durumdayken, öldürülmemesinden dolayı köyde dalgaya alınmıştı. Bu da ona çok ağır gelmişti. Bu dalga geçilmekten, ancak o Rum askerini bulup öldürürse kurtulacaktı. Tabi bir de söylediği yalan ortaya çıkmayacaktı. Tehlikeliydi, komando kumandanıydı, çok cüsseliydi yalanı ortaya çıkmamalıydı.

Yaşlı adamın ayakları onu, kaynı Abdi’nin evine götürdü. Kaynı asmanın altına oturmuş, karısına başını sardırıyordu. Hem sardırıyor, hem de sigarasını içiyordu.  Eniştesini kapının içinde görünce bodiriye doldurulmuş konyağını bir dikişte içti. Ayağa kalktı, eniştesini içeri buyur etti. Döndü masadan iki üzüm koparıp ağzına attı. Ağzında üzümleri çevirirken yüzünün ekşimesi daha da arttı. Başındaki yaralar ağrıyordu. Eliyle başını okşadı. Karısına bağırdı, yarayı temizlerken ağrıttığı için. İçeri gidip bir bodiri daha getirmesini istedi. Kadın uçarak içeri girdi ve elinde ikinci bodiriyle geldi ve masaya bıraktı. Abdi masanın altındaki konyak şişesini demir kovanın içinden çıkardı. Büyük otellerde öyle görmüştü. Konyak ve şarap demir kovaların içinde soğutulurdu. Elektrik yoktu. Buz da yoktu, kovanın içine koyduğu kuyu suyuyla konyak soğutuyordu. Bodiriyi doldurdu. Eniştesine uzattı.  Hemen de açıklamada bulundu. “Rumlardan ganimetledim” dedi “daha çok var, istersan sana da veririm...”

Yaşlı adam bodiriyi aldı. Ağzına dikti ve yüzünü ekşiterek içti. Yaşlı adam içkiyi bırakmıştı aslında ama oğlunun ölümüyle tekrar başlamıştı. Yaşlı kadına belli etmeden içiyordu. Bir bodiri daha doldurup içti. Ağzına iki üzüm attı. Konuya nasıl gireceğini bilmiyordu. Evinde aradığı Rum askerini nasıl söyleyecekti? Söylese miydi? Söylemeli miydi?  Söylerse ve bunu karısı duyarsa, daha da delirirdi! O Rum askerine bir evlat gibi sarılmıştı. Hem intihar etmişti. Şimdi o Rum’un yüzünden hayata yeniden tutunmuştu. Eğer söylerse kendisiyle bir daha barışmaz, bir daha konuşmazdı. Lafa girmek istedi ama bir türlü giremiyordu. Kaynına aradığı, kendini yaralayan komutanı bulup bulmadığını sordu. Kaynı yüzünü ekşiterek hiçbir yerde bulamadığını, tavşan yataklarına kadar baktığını, bütün palluraları karıştırdığını, bütün mağaralara girdiğini ama onu bulamadığını söyledi. Son olarak bir Türk’ün evine girdiğini ve biri tarafından evde saklanıldığından şüphe etmeye başladığını. Ama ne pahasına olursa olsun onu bulup öldüreceğine yemin ettiğini söyledi.

---- Yeğenimin katili o. Onu bulup ablamın karşısında öldürecem. Yemin ettim, diye de pekiştirdi. Ve ağzına tekrardan bir bodiri konyağı bir dikişte akıttı.

---- O öldürmedi, dedi yaşlı adam,  oğlum çatışmada öldürüldü. Ablan her zaman onu bizim komutanın öldürdüğünü söyler ama hep kulak arkası ederdim. Bugün karargâhtan gelirken tekrar düşündüm. O yol kesme işi biraz hatalıydı. Biraz değil tamamen hatalıydı. Çok adam öldü.

Kaynı hiç düşünmeden cevap verdi:

----- Savaştayık enişte, emirler tartışılmaz. Hem bak, adam yolu kestiği için da madalya bile aldı. Demek ki yaptığı doğruymuş.

Yaşlı adam taraf bulamayınca çark etti...

----- Hiç olmazsa benim tek çocuğumdu. Beni gönderseydi. Ben gitseydim da o kalsaydı. Ablan çok yalvardı. Ama dinlemedi. Ayaklarına kapandı ama anlamadı. Hepimiz bilirdik. Sen da, ben da bilirdik. O da bilirdi oraya gidenlerin hepsinin öleceğini.

Durdu, daha fazla konuşamadı. Gözlerinden yaşlar döküldü. Bodiriyi masaya bıraktı ve kapıdan çıktı. Kaynı arkasından koştu. Yetişti, koluna girdi. Mezarlığa kadar konuşarak ikisi de ağlayarak gittiler.

Eski mezarların arasında yeni mezarlar belli oluyordu. Yeni kazılmış ve üzerine su dökülmüş toprak belli oluyordu. Beş, altı tane mezar vardı. Hepsi beraber kazılmış, hepsi de aynı günlerde gömülmüşlerdi. Önlerinde de eğri bir ağaç dalına takılmış eğreti bir kırmızı  bayrak dalgalanıyordu. Mezarların başına kadar gittiler. Ellerini açıp dua ettiler. Sonra da oturup konuşmaya başladılar. Eski günlerden, biraz siyasetten bahsettiler. Bunların olmamasından, beraberce yaşadıkları o günlerden, savaşın başlamasından ve ölülerden bahsettiler.

Söz yine dönüp dolaşıp kaçan Rum komutanına gelmişti. Çok ölü asker gördüğünü ama hiç birinin o olmadığını, o yüzü hiç unutamadığını söyledi.

---- Silahlın dipçiğiyle kafama öyle bir vururdu ki patlatacağını, benim beynimi dağıtacağını düşündüm. Gözlerindeki kini nasıl olduğunu bir ben bilirim, bir da Allah! Öyle bir kinle doluydu ki!...

 Yaşlı adam söze girdi:

------ Sanki onu öldürmeyceğdin. Önüne katıp nereye götürdün ki?

Kaynı başını eğdi,

----- Ablama, sana getirirdim. Onu benim değil ablamın öldürmesini isterdim. Tek oğlunun öcünü alırsa bütün deliliği geçer diye düşündüydüm...

------- Ama yapamadım, öldüreceğimi anladı. Kaçmaya çalıştı. Ateş ettim vuramadım. Sonra döndü üstüme saldırdı. Boğuştuk. Gözlerindeki korkuyu ve kini gördüm. Beni öldürmedi. Hala daha düşünürüm beni niçin öldürmedi diye. Ama o gözleri aklımdan çıkmaz. O gözler rüyalarıma girer ve korkarım. O gözler gelip beni her gece öldürür. Yapmadığı, yapamadığı, yarım bıraktığı işi bitirmeye gelirler...

 Biraz durdu. Döndü bağırmaya başladı:

 ----- İşte bu yüzden onu her yerde aradım ölüsünü görüp rahat uyumak istedim. Ölmediysa öldürüp o korkudan kurtulmak istedim. Bu yüzden onu ararım. Ondan kurtulmak için. Ondan kaçmak için.

Yaşlı adam kolundan tutup onu çekti ve kalktı.

----- Sen da ablan gibi kafayı yedin, onun gibi delirdin!...

Abdi bu lafı duyunca ablası aklına geldi.

----- Ha sahi o napar? dedi. Duyduğuma göre oğlunun geldiğini sayıklayıp gezermiş... Kafayı iyice sıyırmış der insanlar.

 Yaşlı adam arkasına bakmadan yürüyüp gitti. Dönüp bağırdı:

-------Gelip görseydin ne halde olduğunu anlardın!

        Yaşlı kadın yatağın altından yaralı askeri çekti çıkardı. Yaralı asker biraz daha kuvvetlenmişti. Biraz daha rahat hareket ediyordu. Ateşi de azalmıştı. Yaşlı kadının başı ağrıyor diye komşudan alıp içirdiği aspirinler yarasını kanatmıştı ama ağrısını da hafifletmişti. Yatağın altından dışarı çekilince sağlam kolunun üzerine dönerek oturdu. Sırtını yatağın kenarına dayadı. Yaşlı kadına su istediğini eliyle işaret etti. Yaşlı kadın küpün içinden maşrapa ile su verdi. Yaralı asker üzerine akıta akıta içti. Kalkmak istedi. Tuvaleti için kıvranıyordu. Ve bunu yaşlı kadına da nasıl anlatmalıydı. Yatağa tutundu. Sonrada duvara tutunup dışarı çıkmak istedi. Yaşlı kadın engel oldu.

    ----Yalvarırım dışarı çıkma görürler, dedi.

    Yaralı asker sağlam elini apış arasına götürdü. Yaşlı kadın hemen anladı ve koştu bir çanak alıp geldi. Odaya bıraktı ve arkasını dönerek odadan bahçeye çıktı.. Kendi kendine de söylendi.

  ------ Deli karı, çocuğu çatlatacaydın az daha!

Başını bahçe duvarının üzerinden uzattı. Mezarlık tarafına baktı. Oradan gelen kocasını ve kardeşini gördü. Aceleyle içeri girdi, işemesini devam ettiren Rum askerini itekleyerek yatağın altına soktu. Yaralı asker birazını da dışarı işemişti.  Hemen askerin işediği çanağı alıp bahçeye savurdu. Yatağın sargılarını düzeltti ve yere su dökerek sidiği uzaklaştırdı.

Kocası ve kardeşi kapıya kadar gelmişlerdi. Kapıyı dinledi. Ne konuştuklarını duymak istiyordu. Kocası yaralı askerden kardeşine bahsetmiş miydi? Onu öğrenmek istiyordu. Konuşmalardan hiçbirşey anlamamıştı. Kapı çalınınca yatağın altına koştu. Yaralı askere elini burnuna götürerek sus işareti yaptı. Sargıyı iyice kapattı. Ve kapıyı açtı.

Kardeşi ve kocası içeri girip oturdular. Kocası sırtını yatağa taraf vererek oturdu. Oturuşunda yatağı kapatmak ister gibi bir hal vardı. Bu davranış yaşlı kadının gözünden kaçmadı. Kardeşine karşı bir soğukluğu vardı. Kardeşinin yaralı bir asker aradığını biliyordu.  Emindi, o yaralı asker, bu yaralı askerdi.Ve şimdi ikisi de aynı evin içindeydi. İkisi de yaralı ama biri silahlı ve biri silahsız.

Kardeşine kahve içip içmediğini sordu. Kardeşi biraz nazlanarak kahve teklifini kabul etti. Yaşlı kadın islim ocağını odanın ortasına getirerek koydu. İslimi yaktı. Kararmış cezveye biraz su koyup ateşe sürdü. Kalktı kapıdaki esintinin islimi söndüreceğini söyleyerek kapıyı kapattı. Geldi kahveyi pişirince fincanlara doldurup ikram etti. Kardeşi ve kocası kahveleri yudumlarken gidip yatağın üzerine oturdu.

Kardeşi kahveden bir yudum aldıktan sonra kalktı,  “Evin içi çok sıcak oldu. İslimi da söndürdün nasılsa” deyip kapıyı açtı. Hafif bir esinti oluştu. Geldi yerine oturdu, kahve içmeye devam etti. Esinti biraz artınca, kadının bütün uğraşmalarına rağmen yatağın sargısı biraz daha açıldı ve Abdi kahvesini içerken yaralı askerle göz göze geldiler. Elinden kahve fincanını düşürdü. Donup kaldı. Yatağın altındaki gözlerin bakışı aynı bakıştı. Kendisini öldürecek olan Rum askerinin, Rum komutanın bakışları. Titredi. Ne yapacağını şaşırdı. Kalktı yatağın kenarından sargıyı çekip yeniden bakmak istedi ama ablası tarafından engellendi.

----- Yatağın altında göreceğin bir şey yok. Çek git evimden! diye bağırdı.

Abdi yerinden doğruldu, bir silahını kuruyor yaralı askere çeviriyor, askeri sakladığı için ablasına bağırıyor, silahı ona çeviriyor, eniştesine dönüyor, “Bu adamın bu evde ne işi var?” diye bağırıyordu. Yatağa yaklaşıp ayağıyla yaralı Rum askerini itekliyor, dışarıya çıkmasını istiyordu. Onu öldüreceğinden bahsediyor. Silahı tekrar kuruyor. Atılmamış mermiyi odanın ortasına atıyor, yatağı ortaya çekiyordu. Bunları yaparken de ablası onun önüne geçiyor, ona engel olmaya çalışıyordu. Bir yandan da yalvaran gözlerle kocasından yardım istiyordu.

Yaşlı kadın Abdi ile başedemeyeceğini anlayınca, kocasına yaptığını yaptı, gitti, yaralı askerin üzerine yattı. Yaşlı adam Abdi’yi dışarı çıkarmak için yürüdü ve Abdi ile birlikte dışarı çıktılar. Abdi hem Rumca hem de Türkçe bağırıyordu! Bağrışmalar üzerine komşular dışarı toplanmıştı. Kadın yerinden kalktı. Kocasının silahını kaptı, kapıyı kapattı. Kapının arkasına ne bulduysa doldurdu, zorla eski sandığı çekti. Bahçe kapısını kapattı, arkasına ne bulduysa doldurdu.

Yaşlı kadının kocası dış kapının önüne gelmiş kapıyı açması için yalvarıyordu.

---- Kapıyı aç. Vallahi ben söylemedim. Senin kardeşin o. Ben söylemedim.  Bırak içeri gireyim. Onu kimseye vurdurtmam. Ben da seninle olayım.

Yaşlı kadın hiç konuşmadı, çocuğu yatağın altından çıkardı. Üzerine yeni elbiseler verdi. Yarasını tekrardan sardı. İki ağrı kesici içirdi. Ayağına ayakkabı uydurmaya çalıştı, ama ona uygun ayakkabı bulamayınca bıçakla önlerini kesip giydirdi ve bağladı. Yemek çıkardı. Yemeği askerin önüne koyup yemesini bekledi. Arkasından su ve biraz ekmek paketledi ve bir bohça yapıp hazırladı. Yaralı asker ne yapmak istediğini anlamıştı.

Dışarıdaki kalabalık gittikçe arttı. Sesler daha da yükseldi Sağdan soldan gelen askerler de kapının önüne mevzilendi. Bu arada pırpırlı çavuş da olayı duyup gelmişti. Kapının önüne duran cipten atladı, silahını çekip mevzilendi. İçeriye doğru teslim olmaları için bağırdı.

Yaşlı kadın silah doğrulttu ama nasıl ateş edeceğini bilmiyordu, tetiğe dokundu silah ateşlendi. Çıkan sesten korktu, silahı elinden attı. Asker silahı eline aldı. Mermileri çıkardı, silahı emniyete alıp, yere bıraktı. Ayağa kalktı, kadının elini tuttu sıktı. Göz göze geldiler. Kadın yaralı askere sarıldı ve ağlamaya başladı. Hem ağlıyor hem de yalvarıyordu.

------ Teslim olma. Seni öldürürler.

------- Teslim olma. Seni öldürecekler.

------ Akşam olunca seni kaçırırım, giden, kurtulun, ben onları oyalarım.

Yaralı asker söylenileni anlamamıştı. Kapıya doğru yöneldi, kapının arkasındakileri çekip teslim olacaktı ki dışardan atılan bir mermi kapıyı delip geçti. Bunun üzerine yaşlı adam tekrar kapıya koştu kendini siper etti silah sesleri durdu. Asker dışarı çıkmaktan vazgeçti. Her iki taraf da gecenin olmasını beklediler. 

Köyün üzerine akşam güneşi düşmek üzereydi. Evin etrafındaki kalabalık gittikçe artıyordu. Pırpırlı çavuş evin önüne bir takım asker yığmıştı. Yaralı kaçak bir Rum askeri için bir takım asker yığılmıştı. Gelen askerler kendi aralarında konuşuyorlardı.

----- Bakmadık delik, girmedik maca dikeni altı bırakmadık...

------ Günlernan aradık. Burnumuzun dibindeymiş.

------- Hem da kocakarının evinde. O saklamış. Şimdi da vermezmiş!

------- Komutana da ateş etmiş.

------- Allah akıldan etmesin...

Komutanın bağırmasıyla konuşmayı kesip mevzilendiler ama lakayıtlık devam ediyordu. Kimisi içeride yaşlı kadının olduğunu biliyor, bunun üzerine komutan emir verse bile tek mermi atmayacağını söylüyordu. Kimisi de içerdeki adamın yaşlı kadını tehdit ettiğini, bu yüzden içeride kaldığını konuşuyordu.

Evin etrafına derme çatma barikatlar yapıldı. Yaşlı adam ne yapacağını bilmez şekilde bir eve koşuyor, bir komutana gidip yalvarıyordu. Karısına gidip yalan söylüyordu. Askerin öldürülmeyeceğine dair yeminler ediyor, tekrar dönüp komutana yalvarıyor, evin etrafındaki barikatların kaldırılması istiyordu. Komutan onu hiç dinlemiyor, evin etrafında dönüp duruyordu. Yanındaki adamlara emirler yağdırıyordu.

Biraz sonra bir kepçe geldi, yaşlı adam evinin yıkılacağını düşünerek çıldırdı. Komutanın ayaklarına kapandı. Bir de kaynından yardım istiyordu. Kaynı ise şoka girmiş bir şekilde oturmuş, başını ellerinin arasına almış boş boş bakıyordu.

Kepçenin ağzına keskin nişancı iki er atladı, kepçe yavaşça bahçeye doğru yöneldi, kepçenin içindeki askerler arka kapıyı çok rahat görüyorlardı. Arka kapı kapatılmıştı. Onların amacı arkadan kaçmayı engellemekti. Yaralı asker evin yıkılacağını düşünerek pencerenin arasından, kepçenin üzerine ateş etti. Kepçenin şoförü kepçeyi bırakıp kaçtı, kepçe orada kaldı. Kepçenin ağzındaki iki asker kepçenin içine yapıştı ve bağırmaya başladı. Aşağıdan silah sesleri de devreye girince ve pırpırlı komutanın bağırması ile kepçe şoförü gelip kepçeyi  oradan aldı. Ve geri çekildiler.

Pırpırlı komutanın ne düşündüğünü bilmiyorlardı. Emirlere itaat ederek yaklaşık 50 metre kadar geri çekildiler. Evin etrafını boşaltılar. Gerilere nöbetçi bırakarak görüntüden çıktılar. Yaşlı kadın dışarıdaki sessizlikten şüphelendi. Gözünü kapıya dayadı, aralıktan dışarının boşaltıldığını gördü. Kapının önünde kocası oturmuş yalvarıyordu. Kardeşi evin uzağına gitmiş yine hiç bir şey yapmaksızın oturuyordu.

Yaşlı kadın evin içinde dolanıyor, deli deli hareketler yapıyordu. Askerin yarasına bakıyor, ona sarılıp ağlıyordu. Yaşlı kadın, yine gerçeklerden uzaklaşmış, oğlu ile konuşuyordu. Ona her zaman anlattığı şeylerden bahsediyor, kendi kendine gülüyor çocuklukta yapmış oldukları bazı olayları hatırlatıyordu. Onun yaptığı yaramazlıklardan bahsediyordu. Bu yaramazlıklar sonucunda onu dövdüğünü anlatıyor ve gülmeden ağlamaya geçiyordu.

---- Ellerim kırılaydı da seni dövmeseydim oğlum.

----- Keşke yaptığın yaramazlıkların on katını yapaydın!

------ Keşke büyümeseydin be oğlum!

------ Ben seni götürmelerine bir defa izin verdim, yaralı geldin.

------Yaralı bırakıp geldiler seni.

------ Şimdi seni o pırpırlı çavuşa verir miyim zanneden?

Kadın bunları söylerken yaralı askerin üzerine kapanıp ağlıyordu. Yaralı asker de evin içinde elinde silahla bir o deliğe, bir öbür deliğe gidip dışarıyı gözetliyordu.

Akşam olmuştu. Bir gece öncesinden biraz daha karanlıktı. Yaşlı kadın ve yaralı asker birbirlerine sarıldılar. Yaralı asker yaşlı adamın evde bıraktığı silahı eline aldı ve arka kapıyı sessizce açıp dışarı süzüldüler.  Duvarın dibine geldiklerinde tekrar sarıldılar. Kadın yavaşça yaralı askerin kulağına uzandı.

------ Ona selam söyle…dedi

Yaralı asker yaşlı kadının ne demek istediğini anlamadı...

Yaşlı kadın tekrar etti.

------ Ona… Oğluma selam söyle…

Yaralı asker anlamış gibi başını salladı.

 Yaşlı kadın koşarak eve girdi. 

Yaralı asker duvarın üstüne tırmandı. Oradan atlayarak koşmaya başladı.

 Yaşlı kadın sandığın kapağını açtı. Eski ilmek yapılmış ipi aldı. Bahçeye çıktı, ağacın dalına ipi tutturdu. Tabureye çıkıp, ipi boğazına geçirdi.

Etrafına bakındı, giden yaralı askeri görmek istermişçesine başında ilmek gözleriyle etrafı taradı. Onu gördü.  Yaralı asker bazen sürünerek bazen de koşarak derenin içine girmeye çalışırken bir silah sesi duyuldu ve yaralı asker yere yıkıldı. Pırpırlı çavuş yere düşen askerin yanına kadar gitti. Ayağıyla dürttü, tabancasını kılıfına soktu ve köyün içine doğru yürüdü. Yaşlı kadının gözünden yaşlar akıyordu. Bağırmadı, sadece yutkundu. Ayağının altındaki sandalyeyi devirdi.

Köyün içinde silah sesinden sonra koşuşturmalar oluştu.

 Köyün üstünde ay dolun olmuş, yeni çıkıyordu. Gece yeni başlıyordu.

(DR. DERVİŞ ÖZER)

 

 

 

  

 

 

 

            

 

            

Bu haber toplam 1287 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler