1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Uyku Arkadaşlarımız...
Uyku Arkadaşlarımız...

Uyku Arkadaşlarımız...

Lefkoşa-Girne istikametinde bilmem kaç yüzüncü seferlerimden birinde gözüm sol kenarında yatan oyuncak bir ayıcığa ilişti. Yol kenarına düşmeden/atılmadan(?) önce rengi beyazdı sanırım; artık gri. “Kimin oyuncak ayısıydı?”, “Ayısı olmada

A+A-

 

 

Lefkoşa-Girne istikametinde bilmem kaç yüzüncü seferlerimden birinde gözüm sol kenarında yatan oyuncak bir ayıcığa ilişti. Yol kenarına düşmeden/atılmadan(?) önce rengi beyazdı sanırım; artık gri. “Kimin oyuncak ayısıydı?”, “Ayısı olmadan geceleri nasıl uyuyor şimdi?” diye kafamda kurcalarken hayatıma girmiş, uyumak için sarıldığım ayı ya da ayı olmayan yumuşak oyuncakları düşünmeye koyuldum...

(Gerçi hayatıma girenlerden oyuncak olmayıp sadece ayı olanlar da var, ama o başka bir yazı konusu...)

Oldum olası bebek meraklısı olmadım. Yaşıtlarım Barbie, Cindy furyasına kapılmış giderlerken ben sarılmak istesem sarılamayacağım bu iğne gibi batan ince bacaklı, plastik dişileri oldukça antipatik buluyor/d/um.

Küçüklüğümden hatırımda kalan en sevdiğim ‘bebek’ doğum günümde annemin götürdüğü West End’in ünlü oyuncak mağazası Hamley’s’den evrak doldurarak evlatlık edindiğim; sürekli açık mavi gözleri nedeniyle adını ‘Maviş Akın’ koyduğum yünden sarı saçları olan ‘Cabbage Patch Kids’ serisi bebekti.

Benim jenerasyonumdan Britanya’da bulunanlar hatırlayacaktır belki; lahana tarlasına doğmuş çeşit çeşit renk ve ırktan bu kocaman suratlı, gamzeli, yumuşak  bebeklerin evlatlık edinilmesi 80li yıllarda modaydı!

Hatta her yere bizimle gelen, ailemizin yeni üyesi Maviş’in ilk doğum gününde, yani aileye katılmasının ilk yıldönümünde Hamley’s mağazasından bir kutlama kartı bile almıştık.

Sonra ablamın üniversite eğitimi için İstanbul’a gittiği yıl düşüyor aklıma. Bugün, 29 yıl sonrasında bile Leo Sayer’ın “When I need you, I just close my eyes and I’m with you...” şarkısını duyduğumda gözlerim dolar. Çok üzüldüğüm gidişi ardından Kıbrıs’ta buluştuğumuz ilk tatilde boyum kadar beyaz bir oyuncak tavşan getirmişti bana. Hatta uçağının gece geç vakit, benim uyku saatimi çok geçe olduğunu; eve gelip de tavşanı uyurken yanıma koyduğunu; sabah uyanır uyanmaz onu gördüğümde yaşadığım sevinci hatırlıyorum.

Bu tavşana ne isim vermiştim hatırlamıyorum ama Maviş’in saltanatına son vermişti, o kesin.

Bundan yıllar sonra cinselliği/mi keşfetmeye merak saldığım o ilk denemeler sırasında bana partner olmuş bu tavşana ne kadar teşekkür etsem az... J

Geçirdiğimiz araba kazası sonrasında üç ay yatağa mahkum olduğumda dünyanın çeşitli yerlerindeki aile ve akrabalarımızdan geçmiş olsun kartları ve çeşit çeşit yumuşak oyuncak ulaşmıştı elime.

Üstelik öyle internet üzerinden ‘gönderilmek istenip de gönderilmeyen’ kart ya da hediye fotoğrafı değil, pul yapıştırılıp posta yoluyla gönderilmiş ve heyecanla zarfı açılan elyazısı ile yazılmış kartlar/mektuplar, paketten çıkan gerçek, somut, elle tutulur, yumuşacık, sarılası hediyeler.

Hastane yatağımın yanındaki duvara sıraladığım bu kartlar ve oyuncaklar (ve ablamın üç ay boyunca her gün yazdığı mektuplar) sayesinde o zor ve karmaşık günlerde kendimi daha iyi hissetmiştim.

Sonra içi kumla doldurulmuş, tek parça giysileri olan renkli t-shirtler üzerinde manidar sözler yazılı ‘Wilber’ serisi bebekler girdi ailecenek hayatımıza, hem de ilk sevgilimle eşzamanlı olarak. Çok yaratıcı olmamakla birlikte benimkinin adını ‘Oycan’ koymuştum.

Hiç unutmam, abimi kızdırdığım birçok günün birinde yaşadığımız beşinci kattan aşağıya fırlatmıştı onu abim. Ağlaya ağlaya merdivenlerden aşağıya koşmuş, sonrasında katil gözüyle baktığım abime kendimce uzun bir süre küsüp konuşmamıştım. (Sonra başka bir kavgamızın ardından bu kez tuvalete atmıştı abim Oycan’ı... Tepkimi merak etmiş olacak ki sifonu çekmemişti neyse ki!)

Ablam ve abimin peşisıra üniversite için İstanbul’a gittiğimde yukarıda adı geçen tüm oyuncakları, üstelik Lefkoşa’nın en büyük oyuncak mağazası Akınay’ın kızı olmanın avantajlarını da kullanarak, çok daha fazlasını yanımda götürmeyi ihmal etmedim. Düşünüyorum da sadece bir bavulu onlara ayırmış olmalıyım.

Yedi yılda yedi ev değiştiren birisi olarak bu kadar mobil olmayı sağlayacak bir hafifliğim yoktu oysa... Buraya dönüş çanlarımın hafiften hafife çalmaya başladığı son yılımda hepsini bir çantaya doldurup İstiklal Caddesi’nde dilenen çocuklara dağıtmıştık arkadaşlarla.

Avusturalya’ya gitme hazırlığındayken en çok zorlandığım şeylerden biri sırt çantama koyacağım eşyalara karar vermekti.

Ivır zıvırı seven, eşyalara çeşit anlamlar yükleyen biriyim. Hep yanımda tuttuğum, etrafımda olduklarında kendimi daha iyi hissettiğim eşyalar olmuştur hayatımın büyük bir bölümünde. (Psikoloji eğitimi almış birisi olarak içimdeki boşlukları doldurmak için neyse ki yumuşak objeler seçiyorum.)

O Avusturalya macerasından çok şey öğrendim. Güven veren her şeyden, herkesten uzak olmanın getirdikleri/götürdükleri yanında gerçekten önemli olan şeyleri somut ve pratik bir şekilde ayırmama neden oldu. Sonuçta üç ayını yağmur ormanında geçirecek birine oyuncak bir kedinin yardımı ne olabilir ki.?.

Böylece oyuncak kedim ‘Carbon’la da bu vesileyle ilk kez ayrılmış olduk. Elime nasıl geçtiğini tam olarak hatırlamıyorum. İki sezeryan, ondan fazla anestezi sonrası belleğime çok fazla güvenemiyor oldum; olayları dönemler, şarkılar ve o sıralarda hayatımda olan kişilere göre ayırmakla yetiniyorum.

Carbon kaba bir hesaba göre ‘İstanbul’un son demleri ve sonrası’ bolca Suede dinlediğim dönemi ve o sıralarda birlikte yaşadığım yarı Alman yarı İstanbullu sevgiliyi çağrıştırıyor...

Bugün kızımız Düşlem’in uyurken sarıldığı, gittiği her yere sürüklediği Pembe Panter’i tanıştığımız zaman Gür’e ben hediye etmiştim. Yani tanışıklığımızın henüz çocuk yapma aşamasına geçmediğimiz o kısacık başlangıç döneminde.

Oğlumuz Edim’inse uyurken sarılmak istediği belirli bir oyuncağı yok şimdilik. Onun yerine en yakınında yetişebildiği kulak memesini çekiştirmeyi tercih ediyor.

Rahat uyumak uğruna çekmek, sevişmek, dayak yemek zorunda olanlar; baştan aşağıya çarşafa dolananlar, donsuz yatanlar, beşik gibi kendi kendine sallananlar, yaz-kış demeden ayağını çarşafın/yorganın dışına sarkıtanlar tanıdım...

Her birimiz çeşit çeşit. Bazılarımız oyuncak ayıya, bazılarımız eski bir bataniyeye, bazılarımız birisine, bazılarımızsa düşlerine sarılmaya ihtiyaç duyar uyuyabilmek için...

Oysa ıssız bir adaya düşsek (ki işte tam da ordayız) sayacaklarımız arasına girmez, girmemeli hiç biri... O zaman nedir bu rahata/huzura/güvene kavuşmak için tutunacak bir şey arama nedeni?

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 915 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler