1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. 'Uyananlar uyuyanları uyandırabilecek mi?'
Uyananlar uyuyanları uyandırabilecek mi?

'Uyananlar uyuyanları uyandırabilecek mi?'

Ahmet Güneyli: Dün köstek olanlar, bugün AKP'nin yanındalar, aralarından su sızmıyor. İşin tuhafı, "%65 oranında evet diyenlerin sayesinde çok daha güçlüyüz." diyebiliyor RTE...

A+A-

“Uyananlar uyuyanları uyandırabilecek mi?”

Ahmet Güneyli

ahmet_guneyli@hotmail.com

 

 

Bir süredir ırkçılığa takmış durumdayım ve gaiLe’deki yazılarımda ırkçılıkla mücadele yöntemlerine ilişkin naçizane öneriler sunmaya çalışıyorum. Ancak bu hafta, güncele ilişkin birkaç söz söyleme gereksinimi duydum ve sözünü ettiğim yazı dizisine tekrar döneceğimi belirterek -aslında söylemek istediklerimin henüz yarısına dahi gelemedim- başlamak istiyorum.

RTE’nin (Recep Tayyip Erdoğan) -sanırım bu kullanım yerleşti ve iyi de geldi; çok uzatmaya gerek kalmadan bir çırpıda söylenebiliyor en azından- Kıbrıs’a geliş heyecanı, öncesinde ve sonrasında yaşananlar, konuşulanlar çok önemliydi. Bir tarafta marjinal diye adlandırdıkları ve Referandumda “evet” diyen, evet’in çıkması için canla başla uğraşan kesim, diğer tarafta ise hayır mitingleri düzenleyen ve Referandum sürecinde AKP ile tabiri caizse papaz olan kesim… Dün köstek olanlar, bugün AKP’nin yanındalar, aralarından su sızmıyor. İşin tuhafı, “%65 oranında evet diyenlerin sayesinde çok daha güçlüyüz.” diyebiliyor RTE, ama Hamitköy Çemberi’nde, KTAMS’da ve KTHY önünde demokratik hakkını kullanan, taşkınlık yapmayan, şiddete başvurmayan ya da küfür etmeyen… kısası pankartları bahane gösterilerek darp edilen insanların/bizlerin %65’in çıkmasında ne denli önemli olduğunu düşünemiyor; yoksa düşünüyor/biliyor da işine mi gelmiyor?  Tabii bir de şakşakçıların faaliyette olduğunu unutmamak gerekir; kim bilir neler neler söylüyorlar/yapıyorlardır. 19 Temmuz’da, polisi, eylem yapanların üstüne salanlar, türlü strateji, oyun, yalan ve yalakalıkla göze girebilmek ve koltuğu ilelebet garantiye alabilmek için adeta çırpınıyorlar. Gücün/güçlünün yanında olanların görünür olmaları, tezahürat yapmaları, yolları sokakları doldurmaları, billboardlar kullanmaları, şafak nöbetlerine durmaları, şükranlarını abartılı bir biçimde sergilemeleri onaylanırken, normalleştirilirken ve de desteklenirken, milliyetçiliğe karşı olan çözüm/barış yanlısı insanların bir araya gelmeleri, pankart kullanmaları hatta seslerini çıkarmalarına bile tahammül yok.

      Kıbrıs’ın kuzeyindeki insanların başta Avrupa Birliği olmak üzere tüm dünya tarafından kandırıldığı, evet’in karşılığının alınamadığı ve izolasyonların kaldırılmadığını, bazıları dillerine dolamış, söylüyor da söylüyorlar. Peki, referandumda evet dedikleri için değerli ve önemli olan Kıbrıslılar, aradan 7 yıl geçtikten sonra nasıl/neden/ne hakla bir köşeye savrulup, değersizleştirilip, ötekileştirilip marjinal ilan edilebiliyorlar? Dünyayı/Avrupa’yı verdiği sözleri yerine getirmemekle suçlayanlar, ne yüzle dürüst ya da samimi olduklarından bahsedebiliyorlar. Aslında barış sözleri hiç yakışmıyor ağızlarına, barıştan söz ederken içini dolduramamışlar, birçok cümleleri inandırıcılıktan uzak ve çelişkilerle dolu… Maraş’ı açmayız, askeri çekmeyiz, toprak vermeyiz, 2012’de Kıbrıs Cumhuriyeti’nin başkanlığını kabul etmeyiz… gibi vermeyiz, etmeyiz, yapmayız sözcükleriyle biten bir dizi cümlenin ardından bir bakmışsınız ki, “Biz Kıbrıs’ta çözüm istiyoruz, çözümü destekliyoruz.” diyebiliyorlar.  Güler misin, ağlar mısın hallerine/halimize…       

Son Osmanlı Padişahı (ya da cumhuriyetten sonraki ilk Osmanlı Padişahı yakıştırması da uygun düşebilir) RTE’nin Kıbrıs’a gelişiydi/gidişiydi derken, Kıbrıslıları bekleyen çok daha önemli sorunların olduğu ortada. DEV-İŞ’in geçen haftaki eyleminde kullanılan bir söylemi kullanmak istiyorum şimdi. “Uyananlar, uyuyanları uyandırsınlar” yazıyordu eylemdeki bir kamyonetin önünde. Uyandırmamız mümkün mü noktasında ümidimi yitirmek istemiyorum ve aşağıdaki iki temel noktayı ele alarak, karınca kararınca, uyandırma hizmetine katkı koymak derdindeyim:

 

 1. Özelleştirmeler neden bu kadar süratle yapılıyor?

İnternetteki sosyal paylaşım sitesi Facebook’ta bir video dolanıyor kaç zamanıdır. Videonun başlığı: “Kaynayan Suya Atılan Kurbağa”. Videoyu çok beğenmiş olmama rağmen, Facebook’ta paylaşan arkadaşlarımın “tam da bizi yansıtıyor” düşüncelerine katılmadığımı söylemek zorundayım.  Öncelikle videoda geçenleri paylaşayım…

İşte bir kurbağa. Ve içi sıcak su dolu bir kap. Eğer kurbağayı direkt bu sıcak suyun içine koyarsanız hemen zıplar içinden. Mantıklı, ne de olsa canı yanıyor. Ama eğer soğuk suyun içine koyarsanız, öylece kalır orada. Isıyı yavaş yavaş artırırsınız, kurbağa bunu fark etmez ve su kaynayana kadar çoktan ölmüş olur…

Videonun devamında toplumların da sıcak su içerisindeki kurbağa gibi benzer bir tepki verdiği söyleniyor ve bir şey(ler)i yavaşça değişirseniz, çoğu kimsenin bunu fark edemeyeceği üzerinde duruluyor. Herhangi bir toplumda denetimin çoğaldığını, dayatmaların arttığını varsayarsanız bireylerin kendilerini özgür hissetmeyecekleri, gözetlenmelerine bağlı olarak farklı davranacakları ve çoğunlukla haklarını kullanamayacakları aşikardır. Göze batmamak için insanlar giderek susacak ve kurallara uymaya başlayacaktır. Bu durumda tek tip insan (toplum) yetişecek, toplum kendini zihnen ve sosyal olarak yenileyemeyecek, hoşgörüsüzlük ve tahammülsüzlük artacaktır. Neticede, yenilenme, ilerleme ve yaratıcılık engellenmiş olacaktır. Videonun sonunda izleyiciye bir öneri sunuluyor ve farkındalık yaratılmak isteniyor. Tüm bu olumsuz nedenlerden dolayı, “termometreye bakıp suyumuzun ne kadar ısındığını görmemiz lazım!” yorumu kullanılıyor.

Şimdi, yukarıda sözünü ettiğim videoyu Kıbrıs’taki durum ile ilişkilendirmeye çalışayım. İçinde bulunduğumuz süreçte, Kıbrıs’ın kuzeyinde özelleştirme konusu konuşuluyor, tartışılıyor. Videoda belirtildiğinin tam aksine özelleştirme girişimleri Kıbrıs’ta yavaş yavaş (alıştıra alıştıra) değil, gayet de hızlı ve peşi sıra yapılmak istenmektedir. Yangından mal kaçırır gibi, biri bitmeden öteki. KTHY, DAK-DAİ, Ercan, Koop, Elektrik, Telefon… ve bu liste öylece uzuyor. Su kaynamış durumda, direkt olarak içine konduk ama videoda anlatıldığı gibi hemencecik atlayıp kurtulma imkanımız yok sanki. Dolayısıyla, özelleştirme furyası Kıbrıs’ta yaşayan önemli bir insan kitlesinde direnç yarattı. Sokaktayız, huzurumuz kalmadı, endişeliyiz ve kavga ediyoruz. Peki, durum ortadayken ve suyumuz son derece ısınmışken, neden bizi yönetenler ısrarla bu durumu görmezden geliyorlar?  

Geçmişte ve hatta uzun yıllar boyunca, tek bir iğne yatırım yapmayan, bununla da yetinmeyip adadaki üretimi sıfırlayan, sanayinin kapanmasına neden olan, ürettiğimiz sınırlı sayıdaki ürüne burun kıvırıp/nazlanıp çoğu zaman geri çeviren ve hiçbir yakınmamızı/şikayetimizi dikkate almayan Türkiye hükümetlerini görmüş/yaşamıştık. Oysa şimdilerde durum birdenbire değişiverdi ve AKP yönetimi, kamudaki ve özeldeki neredeyse tüm kurumlarımıza talip. Dahası, yeni yeni iş alanlarına/otellere/kumarhanelere sahip olmamız için canını dişine taktı çalışıyor. Bir taraftan su getirmeye çabalıyor, diğer taraftan elektrik projeleri tasarlıyor ve çift şeritli yollar hızla inşa ediliyor. Hepsi bizim için, biz Kıbrıslı Türklerin refahı, huzuru ve mutluluğu için! Bazılarının ne kadar da nankörsünüz/fesatsınız sözlerini duyar gibiyim; ama şunu söylemeden edemeyeceğim: Bu kadar yıldır yapılmayan/olmayanlar neden şimdi, neden bu kadar süratle ve korkutucu/rahatsız edici bir biçimde yapılıyor. Uyanmamız gerekiyor… Dikkatle değerlendirmemiz gereken nokta ise şudur:

Ufukta olası bir anlaşma var; o halde, kimlik siyaseti gereğince Kıbrıslıları Türkleştirmek ve anavatanla tam anlamıyla benzeştirmek gerek. Eğer anlaşma öncesinde tüm kamu kurumları ve özel kurumlar (üniversiteler, oteller, fabrikalar…) Türkiye’nin elinde olursa pazarlık şansı çok daha sağlam olacak ve adadaki Türk hükümranlığı kalıcılaşacaktır. Bu durum riske atılamaz ve her yol denenmelidir. Gerekirse Kıbrıslılar göç ettirilir, Kıbrıslıların nüfusu azaltılır, kültürleri farklılaştırılır, değerleri, inançları değiştirilebilir…

 

2. Halkın siyasi partilere karşı güvensizliği neye/nelere yol açabilir?

         Ne yazık ki çaresizliğe yol açabilir… En kötüsüdür vazgeçmek, umutsuzlaşmak, inancını yitirmek ve bir şeyleri değiştiremeyeceğini düşünmek. Kıbrıs’taki iktidarın yeni vatandaşlıklarla, pes ettirerek/yıldırarak/korkutarak ya da eskisi kadar olmasa da işe alarak/iş vererek yoluna devam ettiği malum;  Türkiye’de ise %50 oy almış bir AKP var. Haliyle AKP ile mücadele etmek yerine verilen emirlere uymanın/biat etmenin çok daha az baş ağrıtacağı düşünülmektedir. Tüm bunlara ek olarak, mevcut iktidar, kendi halkı ile yabancılaşmak pahasına ve göz göre göre, tahrik ve dışlama politikalarını sürdürmektedir. RTE’nin, Ercan Havaalanı ve 20 Temmuz tören alanında konuşması sırasında “Türkiye seninle gurur duyuyor.” seslerinin yükselmesine tanık olup da nüfus aktarımına yönelik etkin politikalar üret(e)meyen ya da TİYEMDER’in Kıbrıslıları dindarlaştırma (yobazlaştırma) girişimlerine yönelik raporuna göz yumarak kılını kıpırdatmayan hatta “din kirliliği vardır” ve “Allaha şükürler olsun ki yanımızdasınız.” diyen bir iktidardan/liderlerden söz ediyorum! Bu örnekler son zamanlardaki olaylara bağlı olarak, öylesine çok sayıda ve mide bulandırıcıdır ki… Şirin görünmek için yaz sıcağında uzun kollu kıyafet giymek, dört çocuk doğurmamızı öneren ve kendi nüfus aktarımını haklı çıkarma niyetinde olan RTE karşısında sessiz durmak, eylemler sırasında polisin “gavur p…” diyerek saldırmasını önemsememek gibi… Bütün bu çirkinliklerin halkta bıkkınlık ve yılgınlık yaratmasına sanırım ki hiç şaşırmamalı.

Bunların dışında geçmişte Sendikal Platform ile ters düşerek ve ayrı bir eylem düzenleyerek hüsran yaşayan CTP ve TDP, RTE’nin Kıbrıs’ta bulunması sürecinde, verdikleri demeçler ve duruşları ile, yine, kafalarda birtakım soru işaretleri bırakmışlardır. Bu noktada esas üzerinde durulması gereken konu, söz konusu iki partinin yetkililerinin, RTE ile 20 dakikalık görüşmeleri sırasında neleri ele aldıkları ve paylaştıklarıdır. Diğer partilerden farklı olarak CTP ve TDP, 28 Ocak ve 2 Mart mitinglerinde bulunduklarını, bu mitinglerin neden gerçekleştirildiğinin sebebini/sebeplerini ve “besleme” sözcüğünün bir muhatabının da aslında kendilerinin olduğu gerçeğini dillendirmişler midir? Peki, bu önemli midir? Evet, son derece önemlidir; halkın güvenini kazanmak, politikalarındaki tutarlılığı göstermek ve diğerleri gibi ikiyüzlü olmadığını kanıtlamak adına!

Güvensizlik ve çaresizlik, bıkkınlık, yılgınlık, kafa karışıklığı yanında yazık ki, kin ve nefreti de öğretiyorlar bize. Tarihimizde çok çirkin saldırılara ve hakaretlere maruz kaldık ve halen daha maruz kalıyoruz. Öncesinde, Rum/Gavur/İngiliz p…, tembel, hain, kimliksiz denmişti ve bazı hayvanlara (kelaynak, eşek, sivrisinek) benzetilmiştik; şimdilerde bunlara yenileri eklendi. “Besleme” ve “Gerizekalı” da olduk. Nasıl hazmedebiliriz ki bunları, nasıl unutabiliriz? Sokakta yürürken gördüğümüz/rastladığımız bir polis hakkında olumlu (yahut nötr diyeyim) duygular hissedebilir miyiz eskiden olduğu gibi? Hiç sanmıyorum… Bir parti liderimiz çıkıp da, 19 Temmuz eylemlerinin ertesi gününde, tam da RTE’nin ağzıyla şöyle diyebiliyor: “Marjinallere karşı en sert tepkiyi göstermek gerekli…” Ne demeli, nasıl dayanmalı bu laflara bilemiyorum.  İnandığım şu ki, dayatmacı ideolojiler/partiler (yani faşistler) kendi hedeflerini gerçekleştirmek için her yöntemi deneyebilirler, her yola girebilirler. AKP de, geçmişte CTP, şimdi UBP’nin yanında yer almasına karşın ileride ne yapacağına yönelik bir garanti/güvence sağlamaktan uzaktır. Nitekim RTE’nin tüm partilerle elçilikte ve 20 dakikalık görüşme gerçekleştirmesi ancak Tahsin Ertuğruloğlu’na 30 dakika ayırması ve bir otelde görüşmeyi yeğlemesi -küçük bir ayrıntı gibi görünmesine karşın- önemlidir.

Sözün özü, ne hissettiğimizi öğrenmek istemedikleri belli; bizi anlamaya çalışmadıkları da. Aslında susmamızı istiyorlar, daha da ezilmemizi/küçülmemizi hedefliyorlar, sayısal çoğunluğumuzun ne kadar olduğunu merak ediyorlar. Atılan sloganları belleyip, eylemlere katılan insanları fotoğraflayıp, yüzlerimizi videolara kaydedip hedef belirliyorlar.  Bizlerse halen uyuyoruz...

13 Şubat tarihli gaiLe’deki yazımda belirttiğim gibi, özne olabilme mücadelesinde, Kıbrıslı Türklerin kendi kendilerini yönetebilmelerini sağlamak ve Türk hükümetlerinin iznine/onayına ihtiyaç duymadan siyasi ve ekonomik kararlar alabilmek yani geleneği yıkmak en öncelikli hedefimiz olmalıdır. Bu çok doğal/normal hedefimize ulaşmamız engellenmekte ve gün geçtikçe baskılar daha da artmaktadır; gerek iç gerekse dış güçler tarafından Kıbrıslı Türkler sindirilmektedir. Keşke daha cesur olsak ve 28 Mart/2 Ocak mitinglerini 19 Temmuz’a (RTE’nin Kıbrıs’a geldiği tarih) denk getirebilseydik. O vakit bir şey başarmış olur muyduk sizce?  

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1760 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler