1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. ÜNAL FINDIK VE 'HÜCRE' GÜNLERİ
ÜNAL FINDIK VE HÜCRE GÜNLERİ

ÜNAL FINDIK VE 'HÜCRE' GÜNLERİ

12 EYLÜL 1980 darbesi ve Kıbrıslı Türk mağdurları (2) 12 Eylül 1980 darbesi… Kıbrıs’ı da yakından ilgilendiren bu darbeyi, tutuklanan, dönemin Kıbrıslı Türk öğrencileri üzerinden konuşmaya devam ediyoruz. “Burada Allah yok, peygamber

A+A-

 

 

 

12 EYLÜL 1980 darbesi ve Kıbrıslı Türk mağdurları (2)


12 Eylül 1980 darbesi…

Kıbrıs’ı da yakından ilgilendiren bu darbeyi, tutuklanan, dönemin Kıbrıslı Türk öğrencileri üzerinden konuşmaya devam ediyoruz.
“Burada Allah yok, peygamber de izne çıktı” denen sorgu odalarına giriyoruz yine…
İdamların, fişlemelerin, sorguların arasında, payımıza düşen “işkenceyi”, tüylerimiz ürpererek dinliyoruz.

“Sorgu sırasında çok dayak yedim. Gözlerimiz kapalıydı. İşkenceci polislerin sesleri aklımdan çıkmaz. Sesi bugün dahi yankılanır kulağımda. Öyle gelir ki, şimdi Arasta’da sesini duysam, tanırım...”
Bu sözler, o dönemde tutuklanan tek kadın öğrenci Göksel Mustafa (Düzgün)’e aitti…
Tutukluk sürecini çok daha uzun yaşayan ve çok daha ağır işkencelerle yüzleşen Ünal Mehmet (Fındık) bu kez konuğumuz…
Röportajın onuncu dakikasından itibaren gözleri dolu dolu bir adam var karşımda…
“Sadece Evren ya da Şahinkaya değil, işkencecilerin tümünün de tutuklanıp yargılanması lâzım” diyen Ünal Fındık…
5.5 ay tutuklu kaldıktan ve onca işkenceye göğüs gerdikten sonra, “serbest” kaldığı günü anlatırken, artık dayanamayan, hıçkırıklara boğulan, yeniden yıllar yıllar öncesine giden Ünal Fındık’ın öyküsü, aslında 12 Eylül’ün “vicdanını” sorguluyor, anlatıyor, deşifre ediyor.



 

 


“Falaka sonrası, bağsız ayakkabılara  sığmazdı ayaklarım, saatlerce döverlerdi”



“Radyodan duyduk darbeyi, sabah 5 buçuk 6’da; zaten imtihanım vardı imtihana girecektim, uyandık, açtık radyoları, kahramanlık türküleri… Ve orada bitti…

“Hücrede uyumak nasıldı bilir misin?… Düşün tek kişilik bir yatak, yanlama olarak dört kişi yatıyorsunuz; ayaklarınız duvarda, ama katlı olarak duvara koyabiliyorsunuz ayaklarınızı, aynı şekilde yatağın altında da 4 kişi yatıyordu…”

“İlk gün falaka, ben zaten elektrik olsun, diğer işkenceler olsun görmedim ama dayağın her çeşidini gördüm; en kötüsü de falaka idi. Ayaklarınızı çırılçıplak soyup bir değneğe bağlıyorlardı ve saatlerce dövüyorlardı…”

“Belli ki darbeyi yapanlar, bu süreci de yaşattılar. Bunu bilerek ve isteyerek yaptılar. Biz 6 arkadaşımızı yitirdik bu süreçte ve o 6 arkadaşımız sırf birilerinin hülyaları gerçekleşsin diye öldüler. Benim esas isyanım bunadır. Birçoğumuz rastgele buradayız bugün…”








“KAHRAMANLIK TÜRKÜLERİ ÇALIYORDU… VE ORADA BİTTİ!”

 

·        Cenk Mutluyakalı: Darbe gününü konuşarak başlayalım. 12 Eylül 1980’i nasıl anımsarsınız?

·        Ü. Fındık: Evdeydik. İmtihanlar vardı, çalışıyorduk.



·        C.M: Yalnız mıydınız?

·        Ü. Fındık: Yok, arkadaşlarla birlikte. Vamık vardı, Kemal İnce, Remzi Mehmet ve Ertan İnce…



·        C.M: Nasıl duydunuz darbeyi?

·        Ü. Fındık: Radyodan, sabah 5 buçuk 6’da; zaten imtihanım vardı imtihana girecektim, uyandık, açtık radyoları, kahramanlık türküleri… Ve orda bitti…



·        C.M: Sıkı yönetim vardı zaten.

·        Ü. Fındık: Sıkı yönetim 2 sene öncesinden vardı, 1977, 1 Mayıs’ından sonra bölge bölge başlayarak tüm Türkiye’ye gelmişti. Sokağa çıkma yasağı 12 Eylül günü, darbeden sonra o gün için konmuştu, ondan sonra da gündüz sokağa çıkılırdı ama gece 11’de evde olunacaktı. 11’den sonra yine sokağa çıkma yasağı vardı. Bu aylarca gitti.



·        C.M: Darbe beklentiniz vardı sanırım…

·        Ü.Fındık: Tabii ki bu şartlarda belli idi darbe olacağı, Türkiye’nin nereye gittiği belliydi açıkçası.



·        C.M: Darbe oldu, radyodan duydunuz, ne yaptınız peki?

·        Ü. Fındık: Önce arayabildiğimiz arkadaşlarımızı aramaya çalıştık, telefon da yoktu elimizde, bakkalın telefonundan ulaşabildiklerimize ulaştık. Her an ev basılabilirdi, korkmuştuk, tedbir aldık. Evi temizledik, kitapları kaldırdık.



·        C.M: Neydi bu kitaplar?

·        Ü. Fındık: Sol kitaplar, mesela Lenin’in, Marks’ın kitapları, sol kitaplar yasaktı bilirsin, bunların bir kısmını sakladık, bir kısmını yakmak zorunda kaldık mecburen.  Kimi eğitim çalışmalarımız vardı yazılı, onları kaldırdık.

 

·        C.M: Dernekte neydi göreviniz?

·        Ü. Fındık: Ben İKÖK’ün Sekreteri idim.



·        C.M: Yine darbeye dönecek olursak, 1980’in sonuna kadar Kıbrıslı öğrencilere yönelik herhangi bir operasyon olmadı.

·        Ü.Fındık: Yok; ama biz kendimize göre ilişkilerimizi düzenlemeye çalıştık, yolda sokakta daha dikkatli olmaya başladık; zaten sıkı yönetim koşullarında hazırdık böyle bir şeye, onun için bir miktarda örgütümüz dağıldığı için de tekrardan örgütü toparlamaya çalıştık.



·        C.M: O süreçte bir eylem-eğitim çalışması falan?

·        Ü.Fındık: Yok; eylem eğitim çalışması yoktu ama o koşullarda sosyal faaliyet ağırlıklı çalışmalar vardı.







Ne zaman tutuklandınız? O gün nasıl gelişti? Neler oldu?

“İŞKENCEDEN ÇIKANA, HÜCREDE HERKES HİZMET EDERDİ, DAYANIŞMA GÖSTERİRDİ”



·        C.M: Ne zaman tutuklandınız?

·        Ü. Fındık: Şubat 1981, yani 12 eylül’den 3-4 ay sonra.



·        C.M: O gün nasıl gelişti?

·        Ü. Fındık: Salih arkadaş bizden 1 hafta önce göz altına alındı, o da aynı mahallede kalıyordu. Merter’de kalıyorduk hepimiz. Biz de onlar da bodrum katta kalıyorduk. Polis rastgele bunların evini bastı ve Salih’in kitaplarının arasında Behice Boran’ın bir bildirisini buldu ve alıp götürdüler bunu… Behice Boran o dönemde Türkiye İşçi Partisi’nin lideriydi ama yasaklıydı…



·        C.M: Sizin Örgüt olarak Türkiye İşçi Partisi ile bir ilişkiniz var mıydı?

·        Ü. Fındık: Örgüt olarak bizim yakın olduğumuz kesim Türkiye Komünist Partisi ve İlerici Gençlik Derneği idi. Biz daha çok onlarla çalışıyorduk.



·        C.M: Salih arkadaşınız tutuklandığında o zaman mı tedbir aldınız?

·        Ü. Fındık: Evet, mesela ev değiştirdik, başka evlere taşındık, tüm arkadaşlarla tamamen ayrı ayrı evlere taşındık, sadece randevularda görüşüyorduk, bir kısmımız başka Kıbrıslı öğrenciler yanına, bir kısmı başka başka evlere dağıldık. Ben bir Kıbrıslı arkadaşın yanına gittim. 1 hafta kadar orda kaldık ve sonra bir karar alındı örgüt tarafından bizim, bu aranan 3-4 arkadaşın Kıbrıs’a gelmesi… O gün bize dendi ki, gidin sabahleyin, süratle bavulunuzu toplayıp biletinizi alıp akşama gidin… Mersin’e gidecektik, oradan ayrılırız diye düşündük.

·        C.M: Ancak başaramadınız?

·        Ü.Fındık: Merter’e gittik, ben bavulumu hazırladım ve ayrıldım, diğer 2 arkadaş biraz daha uzun kaldılar, bu arada polis Merter’i tekrar bastı, belli bizi arıyordu ve arkadaşlar fark edip ayrıldılar, hatta bir arkadaş kıldan sıyırdı. (Ünal Fındık, polise yakalanmayan diğer 2 arkadaşının ismini anmıyor)
Akşamüzeri tekrardan buluşup arkadaşlarla bu durumu değerlendirdik. Dediler ki bana, sen yalnız git, Kıbrıs’ta yapılacak etkinlikleri organize et; ben bavulu evden alamamıştım ya, sordum gidip bavulu alayım mı yoksa kalsın mı, diye… Arkadaşlar panik yapmayalım dediler, gidip bavulu al öyle git… Eve gittim 1.5 dakika bile kalmamıştım. Muhtemelen takip ediliyordum ki eve girer girmez hemen polis de geldi ve beni aldılar. 10-15 polis vardı ve silahlıydılar. 2 saat kadar evi aradılar, bir daktilo vardı benim bitirme ödevini hazırlamak için kullandığım onu bile aldılar suç unsuru olarak, o zaman bilgisayar yoktu biliyorsun; daktilo vardı. Bizi aldılar, gitmeden önce geçip Göksel’i de aldılar…



·        C.M:. Kimler vardı arabada?

·        Ü.Fındık: Ben, Göksel, Yılmaz Özyiğit vardık, bizi aldıktan sonra geçip doktorları da alalım mı diye sordular birbirlerine… Sonra, yok almayalım onları ne zaman olsa alırız dediler… Çünkü epeyi geç olmuştu saat. Doktorlar derken, rahmetli Salih Miroğlu ve Hakkı Yücel’den bahsediyorlardı.

·        C.M: Nereye gittiniz?

·        Ü.Fındık: Bizi 1’inci Şubeye götürdüler. O dönemde hepimizin çok iyi tanıdığı bir yerdi orası. Bizi 1. Şubeye indirdiler, kayıtlarımızı yaptılar, normal olarak üst araması yaptılar, ayakkabı bağlarımız dahi her şeyimizi alıp bizi ayrı ayrı hücrelere koydular. 1 kişilik hücrede ben mesela bir ara 8 kişi ile kalıyordum, sonra 7’ye düştü.



·        C.M: Neydi Hücrelerin durumu?

·        Ü.Fındık: Çok küçüktü. 1 yatağı zor sığacak bir oda, çok havasız, bir tek demir kapısı, bir de çok küçük bir penceresi vardı, çok havasız, sıkıcı, boğucu bir yerdi...

 

 

·        C.M: Araçlardan indirildiğiniz zaman gözünüz kapalı mıydı?

·        Ü.Fındık: Araçlardan inerken gözlerimiz kapalı değildi. Kayıtlarımızı yaptılar ve sonra gözümüzü kapatıp hücreye götürdüler.



·        C.M: Kaç yaşındaydınız tüm bunları yaşarken?

·        Ü. Fındık:  23 herhalde…



·        C.M: Neler hissettiniz, hücreye yürürken, gözleriniz kapanırken, ilk tutuklandığınız andan itibaren?

·        Ü. Fındık: Tabii ki her şey olabilir diye düşünüyorduk, çok zor günlerin başladığını biliyorduk, birçok arkadaşımız o şekilde gitmişti Türkiyeli olsun, Kıbrıslı olsun.



·        C.M: Hücrede ilk girdiğiniz gün başka kimler vardı hatırlayabilir misiniz?

·        Ü. Fındık: İsim olarak kesinlikle hatırlamıyorum… Ama çeşitli örgütlerden 7-8 kişi idik, aynı örgüttekileri aynı hücreye koymuyorlardı zaten.



·        C.M: İlk gittiğinizde hücreye, konuşma tanışma faslı var mıydı?

·        Ü. Fındık: Tabii konuştuk, ilk gidince moral vermeye çalışıyor hücredekiler size. Siz dışarıdan geldiğiniz için…

 








“DAYAĞIN HER TÜRLÜSÜNÜ GÖRDÜM..”



·        C.M: Hücredekilerin durumu ne idi?

·        Ü. Fındık: Hepsi felaket durumda idi… Hepsi işkence görüyordu ama bir dayanışma ruhu vardı orda, işkenceye gidip geldikten sonra insan ta iyileşene kadar herkes ona hizmet ediyordu. Mesela ilk gün ben işkenceden geldiğimde ellerim ve ayaklarım çok fazla şişmişti dayaktan…


·        C.M: İlk gün hücreye girdiniz, sorguya ne zaman alındınız?

·        Ü. Fındık: Hücreye alındık, ertesi sabah sorguya götürdüler.



·        C.M: Gözleriniz kapalı mıydı yine sorguya giderken?

·        Ü. Fındık: Tabii…



·        C.M: Kaç kişi sorguladı sizi ve neydi sordukları?

·        Ü. Fındık: Bizi alan ekipti yine sorgulayanlar da, her şey soruyorlardı, silah soruyorlardı, aklınıza gelen her şeyi soruyorlardı, diğer tutuklanmayan arkadaşları soruyorlardı!



·        C.M: İşkence?

·        Ü. Fındık: İlk gün falaka, ben zaten elektrik olsun diğer işkenceler olsun görmedim ama dayağın her çeşidini gördüm; en kötüsü de falaka idi. Ayaklarınızı çırılçıplak soyup bir değneğe bağlıyorlardı ve saatlerce dövüyorlardı…



·        C.M: Peki arkadaşlarınızı soruyorlardı. Nerde olduklarını biliyor muydunuz?

·        Ü. Fındık: İlk gün biliyordum, hatta ilk gün eğer ben konuşsaydım en az 3-4 arkadaşım daha alınırdı… Hatta 2’nci gün de biliyordum, çünkü belli randevular vardı daha önceden verdiğimiz, arkadaşlarımızın uyması gereken… Ama 3’üncü gün bilmiyordum artık.



·        C.M: Peki hiç söylemeyi düşünmediniz mi bu arkadaşların isimlerini işkence sırasında? Yani artık işkenceye dayanamadığınız bir an olmadı mı?

·        Ü. Fındık: Kesinlikle…



·        C.M: İşkence sonrası yeniden hücreye mi götürüyorlardı, ne oluyordu sonra?

·        Ü. Fındık: Evet yine gözlerimizi kapatarak hücreye götürdüler; düşünün ayakkabılar ayağıma büyüktü, bağsız ayakkabılar, ama girmezdi ayaklarım, uçlarını sokup da arkadan basmak suretiyle yürüyebilirdim, güçlükle…

·        C.M: Kaç gün sürdü bu?

·        Ü. Fındık: 15 gün… İlk bir hafta her gün işkence yaptılar… Sonraki günlerde bir iki gün dinlendirip, öyle çıkartıyorlardı sorguya; falaka, dayak, vurma, yere yıkma devam ediyordu…


·        C.M: Karşı çıkma olasılığınız neydi?

·        Ü. Fındık: Olur mu canım, orda onlar tanrıdır, isimlerini birbirlerine ne çağırıyorlardı bilir misin, Abuzittin 1, Abuzittin 2, kendi isimleri öyle idi… Kod adları ile, çünkü dışarıda görebilirdiniz, hesaplaşabilirdiniz…



·        C.M: Göksel Hanım röportajında dedi ki, bir tanesinin sesini şu an Arasta’da duysam tanırım, yüzlerini görmüyorduk ama… Hala var mı o sesler kulaklarınızda?

·        Ü. Fındık: Aradan 30 yıl geçti Cenk ama bazılarını asla unutamazsınız!

 

·        C.M: Böyle sürdü, bir hafta 15 gün sürdü, daha sonra?

·        Ü. Fındık: Bu arada başka arkadaşlar da geldi. Kıbrıslılar gelmeye başlayınca, hangi koğuşa Kıbrıslılar gelirse hemen haberleşiyorduk, o küçücük pencerelerden birbirimize bağırıyorduk, ey Kıbrıslılar başka bir arkadaş daha geldi diye. 17’nci gündü galiba, çıktık. Selimiye Kışlası’na gittik, orda savcıya çıkacağımız söylendi. Son günlerde çok fazla işkence de yapmadılar, Bunun nedeni de işkence izleri kaybolsun diye, durumunuza göre eğer çok fazla işkence görmüşseniz dinlendirmede daha çok tutuyorlardı sizi.



·        C. M: Hücre ile sorgu odası arası dışında da bir yaşam vardı, diğer ihtiyaçlarınızı nasıl karşılıyordunuz, yemek gibi, tuvalet gibi…

·        Ü.Fındık: Onlar sıra ile yapılıyordu! Yemek de, eğer paramız varsa satın alabiliyorduk; yoğurt, helva, süt falan... Hücrede kimin parası varsa o alıyordu birlikte yiyorduk. Hücrede uyumak nasıldı bilir misin?… Düşün tek kişilik bir yatak, yanlama olarak dört kişi yatıyorsunuz; ayaklarınız duvarda, ama katlı olarak duvara koyabiliyorsunuz ayaklarınızı, aynı şekilde yatağın altına da 4 kişi yatıyordu…



·        C.M: Hücredeki diğer arkadaşlarınızdan daha ağır işkence görenler oldu mu?

·        Ü. Fındık: Tabii ki elektrik işkencesi, soğuk su, her çeşit işkence vardı.

 

·        C.M: Oradan çıktınız, Selimiye kışlasına gittiniz…

·        Ü. Fındık: Evet Selimiye Kışlası’na gittik, ilk kez hepimizi bir odaya koydular orada...



·        C.M: Konuşma şansınız oldu, kimlerin tutuklanıp kimlerin tutuklanmadığını, arananlardan yani, biliyor muydunuz?

·        Ü. Fındık: Hayır bilmiyorduk, ama başka birinin gelmediğine göre onların kurtulduğunu tahmin edebiliyorduk. Kendi aramızda konuşmaya başladık. Çünkü savcıya çıkacaktık ve derneğimizi korumamız gerekiyordu. Hakkı Yücel de bu konuşmalarda bize abilik yaptı, herkese tavsiyelerde bulunduk, bilmeyenler, ilk defa düşenler olabilir…



·        C.M: Savcıya çıktınız, neler oldu?

·        Ü. Fındık: Evet savcıya çıktık, aynı şeyler soruldu, poliste ifade veriyorsunuz ya onları sordu. Tutuklu iken tutulan ifadelerin baskı altında imzalattırıldığını söyledik savcıya, tüm arkadaşlara da savcıya o yönde konuşmaları için telkinde bulunmuştuk zaten. Savcı, herkes aynı şeyi söylüyor, diye de çıkışmıştı. Sonrasında HASDAL Tutukevi’ne götürdüler bizi… Kelepçeli bir şekilde götürülmüştük HASDAL’a. Üç doktorumuzu Selimiye’de bıraktılar…

 

 

·        C.M: Bundan sonrası ne olacak diye tahmininiz neydi?

·        Ü. Fındık: Çıktığımız için sevinçliydik, ama tekrar götürülebilir endişemiz vardı. Çünkü genellikle gözaltı süresi uzayınca mahkemeye götürüyorlardı ve bir o kadar daha süre alıyorlardı…



·        C.M: Fiziki olarak, psikolojik olarak durumunuz neydi?

·        Ü. Fındık: Bayağı yıpranmıştık, çok kötü idi durumumuz ama çok ağır işkence gören diğer arkadaşlar gibi değildi. Nispeten daha rahattık, en azından yürüyebiliyorduk. Herkesin ayrı yatağı vardı, biliyorsun önemli idi bu çok... HASDAL’da bir 15 gün daha tutuklu kaldık. Askeri tutukevi idi orası… Asker polisten daha insancıldı o günlere göre. Çünkü 1’inci Şube’de Allah yoktu peygamber de izne çıktı; öyle deniyordu işkence yaparken. Burada, Atatürkçülük eğitimi yaptırıyorlardı bize ama en azından işkence faslı bitmişti, daha rahattık, bir şeyler okuyabilirdik. 15 gün sonra bizi tekrardan Selimiye’ye, savcıya çıkardılar. 8 arkadaşımız oradan tahliye edildi biz 2 kişi Salih’le ben tutuklandık. Biz ikimiz de dernek yöneticileri idik. Diğer arkadaşlar yönetici konumunda değillerdi.



·        C.M: Peki tüm bu yaşananlardan Kıbrıs’taki ailenizin ne kadar haberi vardı?

·        Ü. Fındık: Hiç haberleri olmamıştı.



·        C.M: Hiç mi merak etmediler, darbe oldu, bunlar arayıp sormuyorlar?

·        Ü. Fındık: O dönemde zaten telefon yoktu, her gün arayamazdık, ayda bir mektup yazıyorduk, ay da dolmamıştı zaten… Ama bu arada duyulmuştu Kıbrıslı öğrencilerin tutuklandığı… Ailelerimiz de duymuştu mutlaka.






“GECE YARISI KALDIRIP BİZE İSTİKLAL MARŞI OKUTURLARDI”


·        C.M: Dr. Salih (Miroğlu) ve sizi yeniden tutukladılar, sonrasında neler oldu?

·        Ü. Fındık: İkimizi yeniden HASTAL’a götürdüler, bir koğuşa koydular, 50-60 kişi idik. Büyük bir koğuştu, ranzalar vardı ranzalarda ikişer yatılıyordu. Salih’le birlikte yatıyorduk aynı yatakta… Orda kötü günler yine başlamıştı, işkence yoktu ama askerin aklına ansızın gelirdi gece yarısı gelip istiklal marşı söyletirdi, “yat, sürün, kalk” gibi komutlar verirdi, havalandırmaya haftada bir – iki ancak, tuvalete de sıra ile giderdiniz.



·        C.M: Ne kadar kaldınız orada peki?

·        Ü. Fındık: 4 ay da orda kaldık, bu arada 2 kez de mahkemeye çıktık. Mahkemeye çıktığımızda artık avukatımızla çıkıyorduk. Avukatlarımız Atilla Coşkun, Fahri Bayram Belen, bir tane daha vardı ama şu an aklımda yok. Bizim sol görüşlülerin davalarına gönüllü olarak bakan avukatlardı bunlar. Atilla Coşkun abimizdi…



·        C.M: Görüştünüz mü ondan sonra avukatlarınızla.

·        Ü. Fındık: Hiç görüşemedik, birkaç kez aradım ama görüşemedik, hatta İstanbul’a gittim ofisini bulmaya çalıştım, bulamadım.



·        C.M: Mahkemede sanırım tahliye kararınız çıktı.

·        Ü. Fındık: Evet, aslında Salih’le biz aynı davadan beraat etmiştik. KÖGEF davası idi yargılandığımız dava. O davada benim 36, Salih’in daha fazla hapsi isteniyordu. Salih’in başka bir davası daha vardı, hiç ilgisi olmayan bir konuda. Dev-solcular mahallede pullama yapmışlardı – pullama derken arkası yapışkanlı avuç içi kadarki broşürleri götürüp duvara yapıştırmak - Onu da Salih’e yüklemişlerdi işkencede, dolayısı ile O 3 ay daha yattı, yeni ben Temmuz ortası çıktım, o yanılmıyorsam Ekim’de çıktı. Tahliye olduk tekrar tutukevine gittik ve 3 gün sonra akşamüzeri haber geldi…



·        C.M: Ne yaptınız çıkınca?

·        Ü. Fındık: Çok ilginçtir çıkarken ben daktilo ne oldu diye sordum, “lazım” dediler, “alacak mısın?” dediler, lâzımsa kalsın dedim ve bıraktım. Çıktığımda yanımda hiç param, otobüs biletim dahi yoktu. Kapıdan çıktım, çıkarken bir arkadaş daha vardı benle birlikte tahliye edilen, tanımadığım, başka koğuşlardan, o sordu, “nereye gidecen?” diye, Merter’e dedim, “paran var mı?” dedi, “yok” dedim, yanında iki bilet vardı ve birini bana verdi.

Adını sormuştum ama sonradan unuttum. O da şiir yazdığı için tutuklanmıştı. O gece Merter’e geldim evde 1 arkadaş vardı, benden önce çıkmıştı evde idi. Onlarla konuştuk, sonrasında birkaç arkadaş gördüm, tümünü zaten görmek istemiyordum, onları korumak adına… Bana biraz para ayarladılar ve Mersin’den Kıbrıs’a geldim.  



·        C.M: O dönemde hep Mersin’den mi geliyordunuz, uçaklar pahalı mıydı?

·        Ü. Fındık: Evet öyle geliyorduk, hem uçaklar pahalı idi hem de ikâmet belgesi gerekmekteydi… O yönde de bir anım var benim…  İkâmet belgesi almak için 77 veya 78 yılı idi, 4’üncü Şubeye gidiyorduk, beni oradan 1’inci Şubeye yolladılar, ben de saf saf gittim, okulum erken bitmişti, 1’inci şubeye gittim “bu kağıdı imza edecekmişsiniz de 4.’üncü şubeye götüreceğim” dedim. Orda beni tam 6 saat tuttular, o sürede tehditler, dayak… Tabancayı yüzüme dayadı. O günden sonra ikâmet belgesi almaya tövbe etmiştim…

 

 

·        C.M: Çıktıktan sonra Mersin’e gittiniz, oradan normal gemi ile bir sorun yaşamadan döndünüz. Aileniz herhalde biliyordu olanları?

·        Ü. Fındık: Hayır herhangi bir sorun yaşamadım dönerken. Ziyaretime de kardeşim geliyordu, kardeşim Bursa’da okuyordu Türkiye’de idi zaten;  bazı arkadaşlar da geliyorlardı.



·        C.M: Kıbrıs’a geldiniz, sonra, ne zaman gittiniz bir daha Türkiye’ye, nasıl mezun oldunuz?

·        Ü. Fındık: Hayır, beraat ettikten sonra, 83 Mayısında bitti mahkeme, beraat ettik hep birlikte, yani onumuz da beraat ettik, beraat haberi gelince o zaman gittik ve ancak 85’te mezun oldum…



·        C.M: Giderken herhangi bir tereddüdünüz yok muydu?

·        Ü. Fındık: Biraz vardı ama beraat ettikten sonra cesaret de gelmişti bana, herhangi bir tereddüt yaşamadan gittim.  

 

 

·        C.M: Aradan geçen 30 senede; bu süreçten nasıl izler kaldı üzerinizde?

·        Ü. Fındık: Mesela benim midem hiç sağlam değil. Ama gerisini çabuk atlattım. Çünkü biliyor musun o süreçte biz çok şeye hazırlıklıydık, işkenceleri, içerde neler yapıldığını az çok biliyorduk ve hazırlıklıydık. Mesela bir arkadaş biliyordum, elektrik işkencesine karşı sobanın 2 ucunu tutup da sallandırıyordu kendi vücudunu…



·        C.M: Peki şimdi 12 Eylül yargılanıyor, ciddi bir mağduriyetiniz var, ne hissettiniz darbecilere karşı ?

·        Ü. Fındık: Bir kere darbecilerin hiçbirini affetmedim, hele yani o günlerin Türkiye’sini yaşayan işte sanki darbe olduktan sonra bir günde her şey bitti, belli ki darbeyi yapanlar, bu süreci de yaşattılar. Türkiye’ye sırf darbeyi yaşatmak için. Bunu bilerek ve isteyerek yaptılar, biz 6 arkadaşımızı yitirdik bu süreçte ve o 6 arkadaşımız sırf birilerinin hülyaları gerçekleşsin diye öldüler. Benim esas isyanım bunadır. Birçoğumuz rastgele buradayız bugün… Çoğumuz namlunun ucundan döndük. O günlerin İstanbul’unda arkamıza bakmadan yürüdüğümüzü anımsamıyorum ben.






“KUZEY KIBRIS’TAKİ YÖNETİCİLER SAHİP ÇIKMADI”


·        C.M: Bu 5.5 aylık süreçte, sonuçta siz orda öğrenciydiniz ancak burada bir federe devlet vardı, yöneticileri vardı, size sahip çıktılar mı?

·         Ü. Fındık: Kesinlikle hayır, arayıp sormadılar dahi... Düşünün sırf solcu olduğumuz için burslarımızı kesmişlerdi. Her yıl sınıfınızı geçtiğiniz takdirde burslarınız yenileniyordu, ben sınıfımı geçmeme rağmen bursum yine kesilmişti. Bildiğim kadarı ile burada CTP milletvekilleri konuyu meclise taşıdılar, devlet nezdinde girişimde bulundular ama bize ulaşan bir şey olmadı, yansımalarını görmedik.





“EVREN YETMEZ, İŞKENCECİLER DE YARGILANMALI”



·        C.M: Şimdi darbenin generali Evren yargılanıyor ve Şahinkaya; suçlu bulunurlarsa bu sizi rahatlatır mı?

·        Ü. Fındık: Sadece Evren ya da Şahinkaya değil, işkencecilerin tümünün de tutuklanıp yargılanması lazım. 1’inci şubede o dönemde görev yapanların hepsi biliniyor; tümü de işkencecidir bunların. Aradan 30 seneden fazla bir zaman geçti, ölenler de vardır muhakkak aralarında; intikam peşinde olduğumuz düşüncesi çıkmasın lütfen ama birileri hesap vermezse yaptıkları ile ilgili ileride başkaları da o yolu takip edebilir.

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 2014 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler