1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Umudu Yeniden Ayağa Kaldırmak
Umudu Yeniden Ayağa Kaldırmak

Umudu Yeniden Ayağa Kaldırmak

Hakkı Yücel:Greentree Zirvesi’ne giderken, yarım asrı aşkın bir süredir devam eden Kıbrıs Sorunu’nun çözümüne yönelik tarafların ciddi adımlar atabilecekleri konusunda hemen hiç kimsede umut yoktu..

A+A-

                                                                                                                          

Hakkı Yücel

yucelh@kibrisonline.com

 

 

Greentree Zirvesi’ne giderken, yarım asrı aşkın bir süredir devam eden Kıbrıs Sorunu’nun çözümüne yönelik tarafların ciddi adımlar atabilecekleri konusunda hemen hiç kimsede umut yoktu..Nitekim beklendiği gibi de oldu, iki gün süren zirveden sonra yapılan açıklamalar,  çözüm adına pek bir şey vaat etmediği gibi, tam aksine hayal kırıklıkları da yarattı. Bundan sonra ne tür gelişmeler olur, BM Genel Sekreteri Ban ve Kıbrıs özel temsilcisi Downer’in zirvenin ardından, Şubat ve Mart ayı sonları itibarıyla BM Güvenlik Konseyi için hazırlayacakları raporlar neler getirir bilinmez..Görüşmeler tamamen kesilir mi, Güney Kıbrıs’ın AB dönem başkanlığı ve 2013’de yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrasına kadar hız kesilir ya da ara mı verilir, Haziran ayında uluslararası bir konferans mı düzenlenir, yoksa tarafların altına imza attıkları federal çözüm bundan sonra yerini bir başka seçeneğe mi bırakır!? Bu konuda görüşler muhtelif, ama gerçek olan şu ki, özellikle çözümsüzlüğün kıskacında bunalan ve dahası varoluşsal ölçekte günden güne giderek daha ağır sorunlar yaşayan Kıbrıslı Türklerde, hiç olmadığı kadar, derin bir umutsuzluk hali hâkim. Sözün özü, Kıbrıslı Türkler ‘umut’ yorgunu. İyi de, tükenen umudu yeniden ayağa kaldırmak mümkün mü? Ya da şöyle soralım soruyu: Hamasetin, sembolik söylemlerin ve kuru ideolojik retoriklerin bir saman alevi gibi bir an için yanıp sönen ‘umut’ çığırtkanlıklarının ötesinde, nasıl bir zihniyet dünyası ve siyasal-toplumsal yaklaşım ayağa kaldırabilir Kıbrıslı Türklerin şimdilerde yerlerde sürünen umutlarını?

 

Kesin yanıt verme çokbilmişliği ve ukalalığı yapmadan ve de ‘umut’un yaşayan her insan için gerekliliğini, bizatihi bir yaşam enerjisi olduğunun altını çizerek, asıl konumuz olan Kıbrıslı Türklerin umutları üzerinden bu sorunun izini sürelim diyorum. Acaba şu tespit doğru mu: Genelde insanın umutlu olma hali metafizik bir mahiyet taşır. Şunu demek istiyorum, yaşamımız boyunca sahip olduğumuz umutlarımızın gerçeğe dönüştürülmesi macerasında, kendimiz o maceranın etkin bir unsuru olmaktan çok, umudun kendisinin bizden bağımsız  olarak, bizim adımıza ve bizim için kendisini gerçekleştirmesini bekleriz. Bir başka ifadeyle umutlarımızı gerçeğe dönüştürmek yönünde kendimiz etkin ve sonuç alıcı müdahalelerde bulunmak, bunun gereklerini yapmak yerine, umudun kendisini adeta ‘mesiyanik’ bir güç olarak kabul edilir ve artık adına kurtarıcı bir ‘mesih’ mi denir, turnayı gözünden vuracak bir ‘şans meleği’ mi denir, her derde deva mutlak bir ‘ideoloji’ mi denir, bütün sorunları çözecek bir ‘lider’ ya da ‘kurum’ mu denir, sonuçta o denilen şeyin bizim adımıza ve bizim için ‘umutlarımızı’ gerçekleştirmesi beklenir. Öyle sadece beklenildiği için de genelde bir atalet içine girilir ve umutlara yabancılaşılır, iş mucizelere kalır ya da “umut fakirin ekmeği ye Memet ye” olmakla yetinilir.

 

Burada, konuyu biraz daha somutlaştırmak için yarım asrı aşkın bir süredir içinde debelenip durduğumuz Kıbrıs Sorunu’nun, yirminci yüzyıl sonuna kadar geçen dönemini paranteze alarak, asıl Kıbrıslı Türkler açısından ‘umudunu -ilk kez- aktif öznesi olarak sahiplenmek” olarak nitelendirebileceğim 2000’li yılların başına gelmek istiyorum. Hatırlalanacaktır, bu dönemde Kıbrıslı Türkler, ilk kez yığınsal olarak ‘çözüm iradelerini’ ortaya koymuşlar ve kırk yıllık geleneksel siyaseti ve onun yarattığı statükoyu değiştirmişlerdi. Geçmişe göre buradaki temel fark, daha önceleri zihinlere yerleşmiş olan ‘mesiyanik’ umut algısının, yani bireyin-toplumun umutlarını gerçekleştirmek adına kendi iradesini kurtarıcısına devretme halinin değişmesi, bunun yerine doğrudan kendisinin umudunun öznesi haline dönüşmesi, iradi olarak onu sahiplenmesi ve siyasetle etkin bir güç olarak buluşmasıydı.. O güne kadar kendini aktif bir özne olmaktan alıkoyan alışkanlıklarını terk etmesi, kendi gücünü keşfetmesi, meydanları doldurması ve taleplerini geniş ölçekli “toplumsal varoluş”unun esasları olarak dile getirmesiydi.

 

Aşikâr olan şuydu: Kıbrıs’ın siyasi tarihinde Kıbrıslı Türkler ilk kez bu kadar kendileri olmuştu ve ‘çözüm umudu’ da ilk kez ortak toplumsal-siyasal bir talep olarak bu kadar elle tutulur hale gelmişti. Evet, sonrasında beklenen sonuç elde edilememişti ama sonuç kadar önemli olan bir başka şey gerçekleşmiş ve gelecek için de ders çıkarılması gereken o süreçte, umudu ayağa kaldıran, onu maddi bir güç haline dönüştüren, önemli bir deneyim yaşanmıştı. Kıbrıs Sorunu’nda ‘çözüm’ adına başarısızlıkla sonuçlanan o süreç üzerine bu satırların yazarı da dâhil olmak üzere, çok şeyler söylendi, yazıldı. Ancak bu yazının şu anda konusu da amacı da o değildir.. Asıl konusu ve amacı, şimdilerde tekrar eskiye dönüldüğü intibaının yaygınlaşmakta olduğuna, yani toplumun umudunu yeniden ‘mesiyanik’ bir algıya dönüştürmeye, umudu karşısında yeniden yabancılaşmaya,  umudunun gerçekleşmesini yeniden ‘mesiyanik’ güçlere terk etmeye ve nihayet  “artık hiçbir şey olmaz..tükeniyoruz..bitiyoruz” kötümserliğiyle yeniden bir atalet içine savrulmaya başladığına işaret etmektir. Bu kadar da değildir; bu gelişmeler karşısında seçenek üretmeye ve kendisi seçenek olmaya aday politikaların, gücünü harekete geçiren sivil toplum örgütlerinin, katkı koymaya soyunan entelektüel aklın da, öznesini kaybeden umudu yeniden ayağa kaldırma doğrultusunda büyük bir sorumluluğu olduğunu hatırlatmaktır. Zor bir süreçten geçildiği doğrudur; bir yandan çözümsüzlük kıskacı bir mengene gibi toplumu sıkıştırırken, aynı anda dayatılmak istenen ekonomik önlemler ve toplumu yeniden dizayn etmeye yönelik dış müdahaleler ciddi iç sorunlar yaratmakta ve bütün bunlar bir araya gelince geleceğe yönelik umutlar da yerlerde sürünür bir hal almaktadır. Buna bir de son başarısız Greentree Zirvesi’nin yarattığı hayal kırıklıkları eklenecek olursa toplumu kuşatan kötümserlik daha da derinleşmektedir. Hal böyle olunca da hamaset, sembolik söylemler, kuru retorikler, kendi içine kapanan ideolojik tartışmalar ve salt öfkeden ibaret tepkiler yaşanan bu çıkmazı aşmak, tükenmeye yüz tutan umudu ayağa kaldırmak için yeterli olamamaktadır.

 

Eğer böyleyse o zaman soru şu olacaktır: Ne yapılmak gerekmektedir? En azından kendi adıma itiraf etmeliyim ki zor bir sorudur bu ve kestirmeden verilecek bir yanıtı da yoktur. (Geçtiğimiz günlerde Türkiye’ye konferans vermek üzere gelen ve bir anda ilgi odağı olan, günümüzün en üretken ve en tartışmalı filozofu Zizek’in, bugünün dünyasına dair sarf ettiği şu cümle manidardır: “Kapitalizmin bugün geldiği sınırları görüyoruz ama yerine neyi koyacağımızı henüz tam olarak bilmiyoruz..”) Öyle olsa da kanımca şunları söylemek mümkündür: Değişimi esas alan yeni bir dünyanın koşullarının oluştuğu 21.nci yüzyılda, en çarpıcı gerçekliklerden birisi bilginin hem niteliğinin hem de kullanımının değişimiyse, bunun düşünceden siyasete, ekonomiden kültüre hayatın bütün alanlarına yansımalarının ve oralarda da somut karşılıklarının bulmasının gerekli olacağı da aşikardır. Bu ise bugüne kadar bildiklerimizin/bilgilerimizin ve buradan oluşan zihniyet dünyalarımızın da bir değişime uğramasını gerektirmektedir ki buradan çıkarılacak sonuç, içinde yaşadığımız olayları ve olguları değerlendirirken onlar karşısında bugün için eksik kalan bildiklerimizi/bilgilerimizi içerip aşan ve zihniyet dönüşümünü sağlayan yeni anlayışlar, yeni açılımlar sergilemeyi kaçınılmaz hale getirmektedir. Bir başka ifadeyle şimdiden sonra sorunların hamasetle, içi doldurulmamış sembolik söylemlerle, kuru retoriklerle, salt tepkisel davranışlarla, ideolojik bağnazlıklarla aşabilmek mümkün değildir, tam aksine yaşanmakta olan koşulları kuşatacak bilgi ve düşünce zenginliğiyle mücehhez yeni seçenekler sunmak yoluyla çözüm aramak vazgeçilmezdir. Daha somut söyleyecek olursak şudur: Siyasetin, eğitimin, kültürün, ekonominin ideolojisi olacaktır, ama o ideolojinin kendini ifade etme ve gerçekleştirme biçimi o alanları dogmatik kalıplara, içi boş sembollere, kuru retoriklere hapsetme biçiminde olmamalı, toplumun ‘umutlarını’ ayağa kaldıracak, onu ortak paydada buluşturarak esenliğe çıkaracak yaratıcılığı ve üretkenliği sergilemek olmalıdır.

 

Buradan bakınca, Kuzey Kıbrıs’ta bugün itibarıyla gelinen aşamada siyasetin, sivil hareketlerin ve entelektüel aklın düşünce ve hareket ufkunu, Kıbrıslı Türklerin tükenen umutlarını yeniden ayağa kaldıracak, onları kendi umutlarının özneleri kılacak heyecanı yaratacak ve de toplumsal varoluşlarına yönelik tehditleri ortadan kaldıracak, bunun ortak paydasını oluşturacak ölçekte genişletmesi kaçınılmazdır. Buna engel olacak kısır tartışmalar, haklılığını izah edemeyen ve toplumsal desteği gözetmeyen tepkisel hareketler, kendisiyle sınırlı politik ihtiraslar sorunları aşmak bir yana, daha da derinleştirecektir.

 

Kıbrıslı Türkler bir yanda Kıbrıs Sorunu’nda yaşanan çözümsüzlüğün getirdiği hayal kırıklığı, diğer yanda kendisine rağmen dayatılan uygulamalar ve dış müdahalelerle, umutlarının giderek tükendiği sancılı bir dönemden geçmektedir. Bu aşamada bilinmesi gereken onu bugünden yarına düzlüğe çıkaracak kendisine rağmen, tek başına hiçbir mucizenin ve gücün olmadığıdır. Eğer bir mucize gerçekleşecekse, bu da öncelikle Kıbrıslı Türklerin kendi umutlarının yeniden sahibi ve öznesi olacakları, kendi özgür iradelerini sergileyecekleri ortak siyasal-toplumsal hareket hattını oluşturmasından geçecektir. Siyasetin, sivil toplum örgütlerinin, entelektüellerin sorumlulukları ise bu yeni sürecin oluşmasına katkı koymak, onu kuşatacak yaratıcı ve yapıcı zihniyet dönüşümünü sağlamak, toplumun ortak çıkarlarını gözeten, gerçekçi seçenekler üretmektir.

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1416 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler