1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. UMUDU YAKACAK MUM… LİDERE İHTİYACIMIZ VAR!
UMUDU YAKACAK MUM… LİDERE İHTİYACIMIZ VAR!

UMUDU YAKACAK MUM… LİDERE İHTİYACIMIZ VAR!

Cuma günkü yazılarında sevgili Cenk ve Sami Kıbrıslıtürkler için kırmızı alarm verdiler. Yazılarında, görüşmelerin masada “öylesine” sürdüğünü, herkesin bu durumdan sıkıldığını ve çok kısa bir süre sonra Birleşmiş Milletlerin görüşmeleri sonla

A+A-

Kanunname: Bir insanı, ancak gerçekten uyuyorsa uyandırmak mümkündür. Ama, eğer uyumuyor da uyku taklidi yapıyorsa, dünyanın bütün gayretlerini sarf etseniz, nafiledir. Mahatma Gandi

 


 

UMUDU YAKACAK MUM… LİDERE İHTİYACIMIZ VAR!

Cuma günkü yazılarında sevgili Cenk ve Sami Kıbrıslıtürkler için kırmızı alarm verdiler. Yazılarında, görüşmelerin masada “öylesine” sürdüğünü, herkesin bu durumdan sıkıldığını ve çok kısa bir süre sonra Birleşmiş Milletlerin görüşmeleri sonlandırma niyetinin olduğunu BM’nin üst düzey bir yetkilisinden dinlediklerini, dinlerken de tansiyonlarının nasıl fırladığını anlattılar. Ah, ah! Kendini Kıbrıslıtürk hisseden, çok kısa bir süre önce İnönü Meydanı’nı bu ülkede bir çözüm ve sağlıklı bir gelecek için dolduran kalabalıklardan biri olup da hangimizin tansiyonu fırlamıyor ki? İçinde bulunduğumuz, getirildiğimiz bu süreçte hangi gerçek Kıbrıslı her gün ölmüyor acaba?

Zifiri karanlığa bakarak yalnızlıktan titriyoruz. Bizi yönetirmiş gibi yapanların beceriksizliği ve basiretsizliği karşısında her gün şaşırıyoruz. Her gün bir kez daha anlıyoruz ki; Türkiye ekseninde oradan oraya savrulan bizler, sadece oradaki iktidarların ideolojilerine uygulama alanı oluyoruz. Milliyetçi bir parti mi geldi iktidara; milliyetçilik zırhı altına sokulup eziliyoruz. Yok, din eksenli bir parti mi var başta; bu kez de dinci zırhla kaplanmak için sırtımıza basılıyor. Ama her dönemde değişmeyen kural, sürekli oradaki iktidarların kirli adamlarına ve olaylarına yataklık eder pozisyona getirilmiş olmamız… Türkiye’de iktidara her gelen yeni ideoloji ile daha büyük dalgalanmalarla çalkalanırken kaderimiz hiç değişmiyor. Her gün Türkiye’nin biraz daha arka bahçesi haline geliyoruz. Bu durum çok da doğaldır aslında; dünyada yasal bir statünüz yoksa eğer, mafya, uyuşturucu ve benzeri illegal oluşumları kucağınızda buluyorsunuz.

TEK YOL ÇÖZÜM…

Umutsuzluğun girdabında dört dönüyoruz. Ama Cenk’le Sami çok haklı dostlar… Bilmeliyiz ki insanın olduğu yerde “UMUT” her zaman vardır. O umudu yakacak bir mum da aslında içimizdedir. 40 kusur yıldır geldiğimiz nokta bize göstermiştir ki, Kıbrıslıtürklerin tek şansı çözüm ve yasal statüdeki bir toprak parçasına sahip olabilmektir. Kıbrıs Ada’sının kuzeyindeki bu toprak parçası dünyada kabul gören bir statüye kavuşmadıktan sonra “biz” bu dünya üzerinde tek vatanı Kuzey Kıbrıs olan “Kıbrıslıtürkler” yok olmaya, eriyip gitmeye mahkûmuz.  

Bunu aslında hepimiz biliyoruz. Sürekli de konuşuyoruz. Yani teşhisi çoktan koyduk. Bu ülkede bir çözüm olmadıktan sonra ne kimsenin; Türkiye de dâhil bizi tanıyacağı var, ne de biz bu ucube statü ile devlet ve hükümet yönetebileceğiz. Peki, ama ne yapmalıyız? Tek şansımız var. Mumu yakacak, “UMUT”u ateşleyecek bir lider bulmak.  Bir “Toplum Liderine” ihtiyacımız vardır. EOKA’nın Kıbrıslıtürkleri yok etmeye soyunduğu günlerde Kıbrıslıtürkler hep bir lider etrafında toplanarak ve kenetlenerek ayakta kalmayı başardı. O liderlerin bizi şu anda getirdiği noktayı beğenmesek de, o karanlık günlerde toplumda kenetlenme olmasa, bugün var etmek isteyeceğimiz bir Kıbrıslıtürk toplumu da olmayabilirdi. Yoksulluğun girdabındaki Türkiye, Kurtuluş savaşında onca güçlü dünya devletine karşı ancak bir liderin önderliğinde kenetlenerek ve inanarak var olma savaşını kazandı. Ve biz 2004’de çözümün ışığını gördüğümüz zaman yine partiler üstü bir, ya da birkaç liderin önderliğinde dünyadaki o güçlü etkiyi yaratabildik. Demokrasinin yerleştiği, kurum ve kuruluşların, hukukun güçlü olduğu toplumlarda lider ihtiyacı da pek olmaz. Sistem sorunlar karşısında kendini yeniler ve toplum yoluna devam eder. Ancak devlet kurumlarının derme çatma olduğu, demokrasilerin oturmadığı, toplum mu, yoksa cemaat mi olduğu bilinmeyen topluluklar maalesef bir lidere ihtiyaç duyarlar.

SÜRÜKLEYİCİ BİR LİDER İHTİYACINDAYIZ…

Şu anda siyasi partilerimizin içinde bulunduğu yıpranmışlık toplumda böyle bir tetiklemeyi yapmaktan çok uzaktır. Ulusal Birlik Partisi’nin çözüm istencini tetikleyecek bir lider çıkarması zaten parti kimyasına aykırıdır. Cumhuriyetçi Türk Partisi ise, halen geçirdiği iktidar dönemindeki yıpranmışlığını maalesef üzerinden atamamıştır. Attığını iddia etse bile en azından halk nezdinde henüz affedilmiş bir parti değildir. Sendikal Platform ise tüm iyi niyetine ve çabalarına rağmen toplumun büyük çoğunluğunu arkasına almaktan çok uzaktadır. Yıllar süren sendikal mücadeleler onları da yıpratmış durumda. Öyle ise Kıbrıslıtürklerin şu anda daha partiler üstü bir lidere ve ekibe ihtiyacı vardır. Donanımlı, halk tarafından kabul görecek, Türkiye’de ve Dünyada KıbrıslıTürkleri savunabilecek dertlerini anlatabilecek bir lider ve onun etrafında onu hukuk, ekonomi ve uluslararası ilişkilerde besleyecek tertemiz bir ekip. İşte böyle bir lider ve ekibi şu anda Kıbrıslıtürklerin UMUT’unu yakabilecek “MUM” olabilir.

MEHMET ALİ TALAT…

Minicik bir toplumuz… Hepimiz en iyi doktorlar, hukukçular, öğretmenler kimlerdir biliriz. Biz birbirimizi çok iyi tanıyan bir topluluğuz dostlar. Kimin temiz, kimin üçkâğıtçı olduğunu da biliriz. Kimin lider olabileceğini de… Ben kendi adıma şu anda Kıbrıslıtürklerin “UMUT MUMUNU” yakabilecek tek bir lider olduğunu düşünüyorum. O umudun adı da Mehmet Ali Talat’tır. Bilgi donanımı, Kıbrıs konusundaki büyük tecrübesi ve bilgisi, yakın zamanda halkın güçlü desteğini alması, dürüstlüğü ve Cumhurbaşkanlığı’nı kaybettikten sonra da kısır döngü politik hırslar içinde kendini yıpratmaması, onu bu konuma yükseltiyor. Türkiye ve Dünya’daki saygınlığı da ona büyük artılar katıyor. O nedenle Talat, partiler üstü bir konumda yanına alacağı iyi yetişmiş bir beyin takımıyla bu toplumu tetikleyebilir ve umutlandırabilir. Kenetlenir, inanır ve mücadele edersek başarabiliriz. Bu toplum tarihinde çok şeyler başardı. Şimdi yok olmanın kuyusundan çıkıp, var olmanın doruğuna tırmanabiliriz. Yoksa tarih sayfalarında birkaç cümle ile geçiştirilen bir topluluk olmaktan öteye gidemeyeceğiz.


Fetih 1453…

Türkiye sinema dünyası “Fetih 1453” adlı filmi konuşuyor. İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethini anlatan film, Bugüne dek Türkiye’de çekilen en pahalı film.  Hatta bazıları dünyanın en pahalısı olduğunu  iddia ediyor. Bu film gerçekten de Türk sinemasının çağ atlaması olarak nitelendirilebilir. Muhteşem görsellikler, dövüş sahneleri, efektler en etkileyici Hollywood filmlerini kesinlikle aratmıyor. Karada yüzdürülen gemiler, patlatılan kocaman toplar süper.

Peki, ama bunlar var diye filmi çok mu beğendim? Hayır, çok beğenmedim. Yüzeysel, sadece Fetih’e endekslenen senaryoda neredeyse döneme ait hiçbir detay yok. Oyuncular yapay bir görünüm sergiliyor ve özellikle Fatih Sultan Mehmet rolündeki oyuncu adeta ezik bir karakteri oynuyor. Ulubatlı Hasan, filmde Fatih Sultan Mehmet’ten daha ön plana çıkarılıyor. Ulubatlı’nın dövüş sahneleri çok başarılı ama senaryonun içine adeta filmde aşk da olsun diye sıkıştırılan Ulubatlı Hasan’ın aşk öyküsü, eğreti duruyor. Bizanslılara biçilen rol ise, keyfine düşkün, kahpe ve beceriksiz.

“Fetih 1453”, buram buram Hollywood kokan bir Osmanlı dönem filmi. Türkiye’nin şu an içinde bulunduğu ideolojik zamana da çok uygun. En önemli mesajlarından biri ise Osmanlı döneminde azınlıklara gösterilen hoşgörü.

Son tahlilde, “Fetih 1453”ün herkesçe izlenmesini kesinlikle tavsiye ederim.

Bu vesile ile de gelin dünyanın ve aslında hepimizin hayran olduğu İstanbul’la ilgili küçük bir tarih yolculuğu yapalım. İstanbul’un ilk adının “Byzantion” olduğunu biliyor muydunuz? Byzantion’u yani şimdi ki İstanbul’u MÖ 667 yılında bundan yaklaşık 2700 yıl önce eski  Byzantion’u Antik Yunanistan’dan gelen göçmenler kurmuş. Krallarının ismi de Byzas olduğu için “Byzas’ın yeri” anlamına gelen Byzantion ismini almış. Bugünkü Topkapı Saray’ının bulunduğu bölgede, Boğaz’ın güneybatı girişinde, Haliç ve Marmara Denizi’nin arasında, tarihi yarımadanın doğu ucunda kurulmuş küçük bir şehir devletti Byzantion. Byzantion MÖ 195 yılında önce Roma İmparatorluğu sonra da MS 330 yılında Bizans İmparatorluğu hâkimiyetine girer. Byzantion esas Roma ve Bizans döneminde bir dünya şehri olur ve yaklaşık 1000 yıl boyunca Orta Doğu’ya hâkim bir merkez haline gelir. İstanbul Roma İmparatorluğu döneminde Kral Konstantin’in adını alarak Konstantinopolis olur.

Hiç kuşkusuz Osmanlı İmparatorluğu’nun İstanbul’u fethi sadece Osmanlı İmparatorluğu için değil, dünya tarihi için de bir milattır. Osmanlı İmparatorluğu’nun balkanlarda sürecek 500 yıllık hâkimiyetinin kökleşmesidir. Osmanlılar, o zamanlar başkentlerine Konstantiniyye veya Dersaadet(mutluluk kapısı), yine çokça İstanbul (Yunancada is tin boli-şehire)  demişler. Türkiye Cumhuriyeti bu şehre 1930’da resmi olarak İstanbul adını vermiştir.

 


 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1398 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler