1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Türkiye’nin Emperyal Arzuları ve Kültürel Hegemonyası
Türkiye’nin Emperyal Arzuları ve Kültürel Hegemonyası

Türkiye’nin Emperyal Arzuları ve Kültürel Hegemonyası

Cemal Mert: Türkiye’de 12 Eylül 1980 Askersel Darbesi’nin niçin yapıldığı yıllar geçtikçe daha çok anlaşılmaktadır. 1970’lerin ortalarında tıkanma ve kriz ortamına sürüklenen emperyalist kapitalist ülkeler, çareyi dünya pazarlarının geni

A+A-

 

 

Cemal Mert

mertcemal@kibrisonline.com

 

 

 

Türkiye’de 12 Eylül 1980 Askersel Darbesi’nin niçin yapıldığı yıllar geçtikçe daha çok anlaşılmaktadır. 1970’lerin ortalarında tıkanma ve kriz ortamına sürüklenen emperyalist kapitalist ülkeler, çareyi dünya pazarlarının genişletilmesinde buldular.

Neoliberal doktrin çerçevesinde Amerika’da Reagan, İngiltere’de Thatcher iş başına geldi. Gelişmiş diğer kapitalist ülkelerde de benzer figürler ortaya çıkmıştı. Kapitalist pazarların dışında kalan ülkeler tek tek küreselleştirilmeye başlandı.

Küreselleşme halkasına ilk eklenen ülkelerden biri de -1980 askeri darbesi yoluyla- Türkiye olmuştu. İslâm Devrimi ile beklenmedik bir şekilde emperyalizmin elinden kurtulan İran’ın oluşturduğu tehdidi savuşturmak ve boşluğu doldurmak üzere Türkiye devreye sokuldu. Cunta sonrası iktidara gelen Özal eliyle Türkiye küreselleşme kervanına katıldı. Arkasından Çin, Sovyetler ve doğu bloku ülkeleri ve diğer dünya ülkeleri de küreselleştirildi. Bu kervana son dönemlerde  “Arap Baharı” rüzgârı ile birçok Arap ülkesi de katılmıştır.

Dikkatinizi çekmiş olmalıdır ki küreselleşmeye gönüllü olmayanlar (Saddam, Miloseviç, Esad, Kaddafi vb.) bir şekilde zor ve askeri güçle yola getirilmiştir. Türkiye’de de kademe kademe tüm ulusalcı, milliyetçi ve ulus devletçi güçler tasfiye edilmeye devam edilmektedir.

Dünya kapitalist imparatorluğunun(*) bu aşamada Türkiye’deki siyasal müttefiki AK Parti ve geleneksel siyasal İslâmi akımdır. Çünkü bu güçler geleneksel olarak milliyetçiliğe ve ulusal devlete mesafeli, ümmetçiliğe ve çokuluslu devlete yatkın durmaktadırlar. Kendileri de emperyal arzulara sahip olduklarından ötürü küresel imparatorluğa entegre olmakta sakınca görmemektedirler. Üstelik, küresel kapitalizme entegrasyon sayesinde güçlenen Türkiye sermayesi, emperyal arzularını gerçekleştirmek için ihtiyaç duyduğu ekonomik, siyasal ve moral güce de ulaşmayı hedeflemektedir.

Türkiye’nin, yürüdüğü bu çelişkili yolda içte ve dışta karşılaşmakta olduğu engelleri aşma konusunda başarılı olduğu ve AK Parti’nin de süreci iyi yönetmekte olduğunu söylemek abartı olmaz sanırım.

Küreselleşme yolundaki Türkiye, iç ve dış engellerle ve sorunlarla mücadele etmektedir. AK Parti’nin güçlü ve istikrarlı bir iktidar performansı göstermesi sorunların göğüslenmesinde avantajlı bir durum yaratıyor; ayrıca AK Parti’nin kendi gücünü ve istikrarlı iktidar performansını hem içte hem de dışta geniş bir kültürel hegemonya ile meşrulaştırması da o oranda avantaj yaratıyor.

Türkiye’nin, birçok komşu ülke halkları üzerinde ne kadar çok sempatik etkiler yarattığını kendi gözlerimle görmüş, başta Kuzey Afrika ve diğer İslâm ülke halkları üzerinde yarattığı etkiyi de medya yoluyla izleyen biri olarak bu olguyu anlamaya çalışıyorum.

Vardığım sonuç, Türkiye’nin Osmanlı emperyal tarihsel geçmişini yeniden kurgulayarak(**); Erdoğan’ın “one minute” çıkışıyla dikkatleri üzerine çekerek bir algı yarattığı; bu algıyı İsrail’le yapay/tasarlanmış krizler yaratarak beslediği ve birçok kültürel argümanı da nakış gibi işleyerek, başta kendi halkı ve diğer hedef halklar üzerinde bir kültürel ve düşünsel hegemonya kurmuş olduğudur.

Bu kültürel hegemonyanın başlıca araçları İslâm dini ve geçmişte ortak yaşanmış tarih olmakla birlikte, onunla sınırlı değildir. Bu zeminlerden hareket edilerek üretilen reel politikalar, sermayenin, pazar ve yayılma gereksinimlerini gözetmektedir. İslâm dini ve tarihsel geçmiş de bu gereksinimleri meşrulaştıran bir elbise gibi kullanılmaktadır. Üstelik bu araçlar, farklı etnik ve dinsel topluluklara yakın yaklaşım gösterilirken de meşrulaştırıcı argümanlara dönüştürülmektedir. Osmanlı’nın çok milletli yapısından, hoşgörüsünden, bütün dinlere ve Endülüs Yahudilerine kucak açılmasından dem vurulmaktadır. 

TC Dışişleri Bakanlığı, tarihinde olmadığı kadar aktif çalışmakta, Afrika’nın derinliklerine bile el uzatılmakta, nerede bir Türk ya da İslâm toplumu varsa el atılmaktadır.  Muhteşem Yüzyıl, İbrahim Tatlıses, Fetih 1453 ve daha birçok kültürel unsurla, ayrıca fakir Afrika ülkeleri ile Filistin’e yapılan maddi yardımlarla hegemonya güçlendirilmektedir.

Afrikalı zenci bir çocuk, yardım dağıtan bir kamyondan, Ülker çikolatası kaptıktan sonra “Türkia, Türkia” diye haykırtılmakta; Gülen Cemaati’ne bağlı yurtdışı okulları her yıl “Türkçe Olimpiyatları” düzenleyerek yabancı çocuklara Türkçe şarkı, türkü söyletmekte; Erdoğan, İsrail’e ‘one minute’ çektiğinde, Filistin sokaklarında cümbüş yaşanmaktadır. Bunlar, Türkiye’nin ekonomik ve emperyal arzularının tatmini için uygun psikolojik ortamları hazırlamaktadır.

Kıbrıslılar olarak, izlenme rekorları kıran Muhteşem Yüzyıl ve Fetih 1453 gibi filmleri ve spordan müziğe(***), eğitimden bilime(****) kadar bizi etkisi altına saran olguları anlamlandırırken, Türkiye’nin hegemonyasının yalnızca devlet eliyle ekonomik paket, din ve Türklük dayatılması kadar çıplak ve aleni olmadığını, çok ince bir işçilikle sunuluyor olmasını da değerlendirmek ve anlamak durumundayız.

 


 

(*)İmparatorluk terimini, A. Negri ve M. Hardt’dan aldım.

(**)Ahmet Davutoğlu’nun ‘Stratejik Derinlik’ adlı kitabını okumak yararlı olur.

(***) İbrahim Şevki olgusu ve “O Ses Türkiye” yarışmasını hatırlatırım. Kıbrıslılık nasıl da ‘O ses Türkiye’ içinde eritildi.

(****)TÜBİTAK’ın KKTC’li öğrenci ve öğretmenleri matematik olimpiyatlarına kabul etmemesine verdiğimiz tepkileri düşünelim.

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 915 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler