1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. TÜRKİYE’NİN DEĞİŞEN KIBRIS POLİTİKASI
TÜRKİYE’NİN DEĞİŞEN KIBRIS POLİTİKASI

TÜRKİYE’NİN DEĞİŞEN KIBRIS POLİTİKASI

HÜKÜMETİN KIBRIS SORUNU GİBİ BİR DERDİ YOK Kıbrıs sorununda müzakere sürecinin çöktüğü bir dönemde, Türkiye medyasının etkili isimleri, Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin davetiyle adadaydı. Onlar yaşanan gelişmelerle ilgili gözlem yaparken, Haber Türk

A+A-

 

 

HÜKÜMETİN KIBRIS SORUNU GİBİ BİR DERDİ YOK

Kıbrıs sorununda müzakere sürecinin çöktüğü bir dönemde, Türkiye medyasının etkili isimleri, Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin davetiyle adadaydı.

Onlar yaşanan gelişmelerle ilgili gözlem yaparken, Haber Türk’den Ceyda Karan ve Milliyet’ten Kadri Gürsel ile Kıbrıs’ta yaşananlara dair değerlendirmeleri üzerine konuştuk.

 

·        GÜRSEL…. “…Türkiye’nin çözüm konusunda bir adım ilerde olmak gibi bir ihtiyacı da kalmadı. Çünkü Kıbrıs sorunun tek başına çözülmesi, başlı başına bir mana ifade etmiyor, Türkiye için. Kıbrıs sorunu ancak karşılığında neyin elde edileceği göz önüne alınarak çözülür ya da çözülmez. Eğer Kıbrıs sorununun çözümü ile AB sürecinde bir dinamik garanti edebilseydi, elbette ki farklı olurdu…”

·        GÜRSEL… “…“Türkiye’nin adanın sosyo kültürel değişimini amaçladığı çok açık ve bunun da iktidar partisinin Kıbrıs Türk kimliğinden ve bu kimliğin seküler özelliğinden çok rahatsız olduğu ayen beyan belli oluyor. Burada iktidar partisinin kendi ideolojisi ve dünya görüşü açısından da bir rahatsızlık içinde olduğunu anlıyoruz…”

·        KARAN… “…Kuzey Kıbrıs ne kadar göçmen yerleştirseniz de farklı bir yer. AKP’nin de her şeyi ortadan kaldırıp burayı dönüştürme projesi yürüttüğünü düşünmüyorum. Burada zaten sözünü dinleyen parasını alan bir iktidar var. Ama ne olur beni yanlış anlamayın, sonuçta siz evin reisi olamıyorsanız, çocuklarınızın harçlığını başkalarından alıyorsanız ve bütçenizin önemli bir bölümü dışarıdan geliyorsa, o sözleri de dinlemek durumunda kalıyorsunuz. Ama bu adanın çok fazla muhafazakârlaşabileceğine inanmıyorum…”

·        KARAN… “….Kıbrıs sorununda farklı parametreler bulmamız farklı çözümler üretmemiz gerekiyor. Daha az milliyetçilik içeren, daha bir arada yaşayan, daha kültürel kodların çizeceği, ekonomik işbirliklerinin gelişeceği formüller üretmemiz gerekiyor. Ama böyle bir ortam olmadığı için çözüm de olmuyor. Örneğin, ben 1998’de Radikal Gazetesi’nde çalışırken, dönemin AKEL Dış İlişkiler Sekreteri Andros Kiprianu ile röportaj yapmıştım ve Türkler azınlık demişti. Ben de dünyanın sol komünist partisinden bir adam böyle diyorsa acaba bir faşist ne diyor diye düşünmüş ve meseleye çok umutsuz bakmaya başlamıştım…”

 

TÜRKİYE’NİN DEĞİŞEN KIBRIS POLİTİKASI

Milliyet Gazetesi köşe yazarlarından Kadri Gürsel, çok sorulan, “AKP’nin Kıbrıs politikası değişti mi” sorusuna iki ayrı döneme bakarak cevap veriyor. 2002-2006 arasındaki dönemi de kendi içinde iki ayrı döneme ayıran Gürsel, Annan Planı’nın gündeme geldiği dönem ve 2004’de, Kıbrıs AB üyeliğine geçip, Türkiye’nin AB müzakere sürecinde 8 başlığın askıya alınarak, açılan hiçbir başlığın kapatılmaması kararıyla, sürecin tıkandığı süreci ayrı değerlendiriyor. İkinci dönem olarak adlandırdığı, 2006 sonrasındaki süreçte de Türkiye’nin Kıbrıs sorununa bakışının değiştiğinin altını çiziyor.

Gürsel, AKP’nin çözüm konusunda samimi olup olmadığının sorgulanmasının anlamsız olduğuna vurgu yaparak, bu politikaların geçerliliğine bakılması gerektiğini söylüyor. AKP’nin Annan sürecindeki Kıbrıs politikasının geçerli olduğunu ve önemli bir paradigma değişikliği yarattığını ifade ediyor. “Annan sürecinde izlenen politika, Türkiye’nin o güne kadar olan Kıbrıs sorunu politikasından net ve tarihsel bir sapma gösterdiği yönünde ve tabii ki hem AKP iktidarının hem de Türkiye’nin dünyada ve batı ittifakındaki algısını, önemli ölçüde müspetleştirdi, çok olumlu bir algı oluşturdu. 2006 Aralığındaki AB liderler zirvesinde alınan 8 müzakere başlığının askıya alınması kararı ile ise, başka bir dönemle karşı karşıyayız.”

Kıbrıs konusundaki dengeleri anlatırken, Kıbrıs sorununun ancak 3üncü bir faktörün devreye girmesiyle değişebileceğini söylüyor. Bu üçüncü faktörün AB olduğunu ifade eden Gürsel , “AB süreci dinamizmini kaybetmeseydi, Kıbrıs sorununda çözüm konusunda gelişmeler yaşanacak, Türk tarafı çabalarında ısrarlı olmaya devam edecekti” şeklinde konuşuyor.

 

BİR ADIM İLERDE OLMA

 Gürsel, AB süreci dolayısı ile reformların da durduğu ve sürecin askıya alındığına işaret ederek, “Türkiye’nin çözüm konusunda bir adım ilerde olmak gibi bir ihtiyacı da kalmadı” diyor ve ekliyor;

“Çünkü Kıbrıs sorunun tek başına çözülmesi, başlı başına bir mana ifade etmiyor, Türkiye için. Kıbrıs sorunu ancak karşılığında neyin elde edileceği göz önüne alınarak çözülür ya da çözülmez. Eğer Kıbrıs sorununun çözümü ile AB sürecinde bir dinamik garanti edebilseydi, elbette ki farklı olurdu.

Erdoğan’ın adaya gelip taviz yok mesajı vermesinin, “bizden bu kadar” anlamına geldiğini de ifade eden Kadri Gürsel, ikinci dönemde, yani 2006 sonrasındaki dönemde de Türkiye’nin ana hedefinden uzaklaşıp, siyasi kültürünün değiştiğini söylüyor.

Ve AB’nin Kıbrıs sorunu çözülse de Türkiye’yi almaya pek eğilimli görünmediğini vurguluyor.

 

AB’NİN TÜRKİYE BAKIŞI

“Kıbrıs sorununda ağzıyla kuş tutsa dahi, AB içinde sırf Türkiye olduğu için üye olamayacağını savunan, geçirimsiz kapalı bir zihniyetle karşı karşıya kaldı, Türkiye. Bunu da teslim etmek lazım. Esas tarihi hata, Rum kesiminin AB’ye üye yapılması oldu. Bu yolu hazırlayan da Denktaş ve Kıbrıs politikasını ipoteği altına alan asker çizgisinin yaratmış olduğu, katı ve çözüm istemez tavrıdır. Ama tabii ki, sadece Denktaş değil, Denktaş’ın Türkiye’deki müttefiklerini de suçlamak lazım. Kıbrıs sorunu AKP’ye kadar askerin vesayeti altında kaldı.

Rum kesimi ile Yunanistan’ın AB üyesi olarak Türkiye’ye karşı veto kullanmasının çok büyük bir dengesizlik yarattığına da işaret eden Gürsel, bu noktada yine AB’nin katalizör olabileceğini söylüyor. Ancak bunu da engelleyenin Kıbrıs sorunun kendisinin olduğunu da teslim ederek, bunun bir düğüm oluşturduğuna işaret ediyor.

 

 

ADA TÜRKİYELİLŞTİRİLİYOR

Kadri Gürsel, tanınma ya da bölünmüşlüğün hukukileştirilmesinin neredeyse imkansız olduğuna işaret ederken, BM kararlarını hatırlatıyor. “Bunun olabilmesi için ancak bölünmenin meşrulaştırılması gerekiyor. Bunun için de toprak tavizi ve tazminat lazım. Ama zaten buna Kıbrıs Rum tarafının gönül indirmesi muhtemel gözükmüyor. Buradaki çıkmaz, çözümsüzlüğün çözüm olmadığı, ama sürdürülebilir de olmadığı bir durumda olmamız. Bunu daha da derinleştiren Ankara’nın KKTC’yi Türkiyelileştirme politikasıdır.

Bu yönetimin başarıya ulaşabilecek bir durum olmadığına da işaret eden Gürsel, adadaki Kıbrıs Türk kimliğinin ortadan kaldırılmasının mümkün olmadığına işaret ediyor.

 “İlhak ve ittihatın bugünkü durumda mümkün olmayacağını gördüğümüz için adanın Türkiyelileştirilmesi, kimliğinin baskı altına alınması yönünde, adı konmaya,n ama uygulanan sosyal ve ekonomik politikalar ile baskıların başarı şansı yoktur. Bunlar sorunu daha da derinleştirecektir. Adada kültürel kimlik çatışmasını da beraberinde getirecektir. Kıbrıslı Türkler ve Türk yerleşimciler ile Kıbrıs Türk siyaseti ile Ankara arasında da güvensizliği doğuracaktır. Bu kaçınılmazdır, zaten yaşanıyor.”

Kadri Gürsel, şöyle devam ediyor;

“Türkiye’nin adanın sosyo kültürel değişimini amaçladığı çok açık ve bunun da iktidar partisinin Kıbrıs Türk kimliğinden ve bu kimliğin seküler özelliğinden çok rahatsız olduğu ayan beyan belli oluyor. Burada iktidar partisinin kendi ideolojisi ve dünya görüşü açısından da bir rahatsızlık içinde olduğunu anlıyoruz. Sadece bölünmeyi kalıcılaştırmak istemek değil, aynı zamanda, sahip olunan ideolojik dünya görüşünün gördüğü Kıbrıs Türk kimliğinden rahatsız olunması söz konusu. Yani çifte bir olumsuzluk söz konusu.”

 

AKP’NİN NEDENLERİ

Türkiye’de AKP iktidarının Kıbrıs sorununun çözümünü desteklemesinin farklı sebepleri olduğuna da işaret eden Gürsel, bunları şöyle sıralıyor;

“O dönemde, dinsel özgürlükler ile sivil siyasetin güvence altına alınması, AB süreci ile AKP iktidarının meşrulaştırılması ve saygınlık kazanması gibi amaçlar da taşıyordu. Kıbrıs sorununu çözerek, askerin bu sorun üzerindeki rol ve etkisini sınırlamak da istiyordu. Türkiye’de asker eskiden kendine biçtiği vesayet düzeni ve siyaset sınıfı üzerinde sahip olduğu veto gücünün iki dış politika konusu üzerinden de güçlendiriyordu. Bunlardan biri, Kıbrıs sorunu, biri de Kürt, yani Kuzey Irak sorunuydu. Dolayısı ile Kürt sorunun çözümü ile Kıbrıs sorununun çözümü, askerin politikaya dahil oluşunu ortadan kaldırmak gayesi de taşıyordu. O dönemde çok makul ve anlaşılır bir şekilde, AKP iktidarı bunu ortaya koydu. Ama önce referandum, sonra da ucu açık müzakere kararı alınması, AIHM’in türbanın yasaklanmasını onaylayan kararı, AKP’nin AB’ye olan istek ve arzusunu büyük ölçüde köreltti.

 

 

NE BASKI NE ÖDÜL

2007’ye geldiğinde, AB süreci büyük ölçüde sekteye uğradığında, başka türlü destekler aramaya yöneldi. Bunlar arasında da Kıbrıs yoktu. Dolayısı ile Kıbrıs sorununda, Türkiye’yi çözüm için daha fazla fedakârlık yapmaya zorlayacak hiçbir güncel ve acil neden yok. Ne bir baskı kullanılabilir Türkiye üzerinde, ne de Türkiye’ye sunulabilecek bir ödül vardır. Zaten şu an, 2012-2013den sonra ne olacağını öngöremiyoruz.

“Ne bugünkü Türkiye AB’ye girebilir, ne de bugünkü AB Türkiye’yi alabilir” diyen Gürsel, Türkiye içinde AB’ye desteğin düştüğünü ve üyelik üzerinden politika yapmanın da iç politikada zemin kaybettiğini söylüyor. Bunlar yanında, adadaki petrol ve doğal gaz rezervinin de Rum tarafının özgüvenini çok daha yükselteceğinden çözüm isteği ve uzlaşıdan daha da uzaklaştıracağına da işaret ediyor. “Ancak bu zenginliklere ortak olmaya Türkiye’yi teşvik etmek açısından bir katalizör olabilir” diyor ama tabii ki, eşitlik ve garantilerin de önemine özellikle vurgu yapıyor.

********

 

HÜKÜMETİN KIBRIS SORUNU GİBİ BİR DERDİ YOK

Haber Türk Dış Haberler Şefi Ceyda Karan ise, AKP’nin Kıbrıs politikasının değişmediğini, değiştiği izlenimi verildiğini söylüyor.

“…Çünkü AB ile ilişkilerde belli bir noktaya gelmenin bir aracıydı Kıbrıs sorunu. Ben başından beri Annan Planı dahil, bu sürece olumsuz bakmıştım. Ben de bir Türkiyeli olarak, Kıbrıs sorunuyla doğup yetişmiş biri olarak, birleşik, barış içinde bir Kıbrıs istemiş biri olarak, çözüm destekçisiydim. Ama bunu istemek başka, olurunu görmek başka bir şey. Bu süreçte olumlu imajı yaratabilmek için, Denktaş’ı ekarte etmek gerekiyordu. Çünkü bu izlenimi verecek biri değildi. Ve Annan Planı sürecinde Denktaş derdest edildi. Ada birleşseydi, Türk hükümeti buna kesinlikle itiraz etmezdi, sonuçta başındaki bir dertten kurtulmuş olacaktı. Ama kurtulma biçimi de önemli. İki kurucu devletin olduğu bir çözüm biçimi yaratılabilseydi, sorun bitecekti.

“Şimdi tartıştığımız AB bambaşka. Hükümetin de Kıbrıs sorunu gibi bir derdi yok” diyen Karan, 2000’li yıllarda tartışılan AB sürecinin farklı olduğunu, Kıbrıs dahil, her şeyin o dönemde AB üzerinden okunduğunu ve çerçevelerin buna göre çizildiğini, ancak hiçbirinin gerçekleşmediğini ifade ediyor.

 

FARKLI PARAMETRELER YARATILMALI

Kıbrıs sorununda Annan Planı sonrasındaki çabaların aynı parametreler zemininde olması nedeniyle beyhude bir uğraş olduğuna vurgu yapan Karan, bundan sonra daha farklı çözümler yaratılması gerekliliğine işaret ediyor.

“2002-2004 bir umut süreciydi. Toplumlar mobilize edilmeye çalışıldı, olmadı. Ondan sonrası beyhudeydi zaten. Sonraki süreçte aynı ideolojiden gelen Talat ve Hristofyas dışında, parametreler aynıydı. Annan Planı üzerinden gidilecekti, ama Rumlar bunu istemiyor, dönüşümlü başkanlığa sıcak bakmıyorlardı. Dünyanın her yerinde nüfus bir meseledir ve hiç kolay çözülmeyen bir sorundur. Bu anlamda, Türkiye’ye aşırı yüklenilmesine itirazım var. Çünkü bu coğrafyada biz de kaç bin yıldır yaşıyoruz. Kıbrıs sorununda farklı parametreler bulmamız farklı çözümler üretmemiz gerekiyor. Daha az milliyetçilik içeren, daha bir arada yaşayan, daha kültürel kodların çizeceği, ekonomik işbirliklerinin gelişeceği formüller üretmemiz gerekiyor. Ama böyle bir ortam olmadığı için çözüm de olmuyor. Örneğin, ben 1998’de Radikal Gazetesi’nde çalışırken, dönemin AKEL Dış İlişkiler Sekreteri Andros Kiprianu ile röportaj yapmıştım ve “Türkler azınlıktır” demişti. Ben de sol komünist partisinden bir adam böyle diyorsa, acaba bir faşist ne diyor diye düşünmüş ve meseleye çok umutsuz bakmaya başlamıştım.

Kıbrıs sorununun, politik zorlamaların ötesinde insan faktörü ile çözülebilecek bir sorun olduğuna işaret eden Ceyda Karan, bugüne kadar gündeme gelen politik zorlamaların işe yaramadığına işaret ediyor.

 

TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİNDE FARKLI SÜREÇ

Türkiye AB ilişkilerinde de daha farklı bir sürece girileceğini söyleyen Karan, bugünkü haliyle AB’nin Türkiye’yi kabul etmesinin zor olduğunu, ama Türkiye’yi de dışlayamayacağı gerçekliğinden hareketle daha farklı formüller yaratılması gerektiğini ifade ediyor. “Verili modellere saplanıp kalmamak lazım” diyor.

“Çözümü motive edecek olan şeyin, orijinal bir şey olması ve adadan çıkması gerektiğini düşünüyorum. Dışarıdan dayattığınız şeyler sonunda patlıyor. 2004 Annan süreci de dışarıdan dayatmaydı ama işe yaramadı. Üstelik 2004 yılı, Türkiye’nin AB hayalinde daha renkli yıllardı. Burada da çok zor bir durum var. Çünkü burada göbekten Ankara’ya bağlı bir durum var. Güney belki bir parça daha inisiyatif alabilecek bir durumda olabilse, hakikaten Kuzey’de de olabilmeyi isteyen samimi bir sol olsa, 10 yıl 20 yıl sonrasını da düşünen, bu enerji kaynaklarını birlikte geliştirmeyi düşünen bir irade olsa şahane olur. Ama dünyanın neresinde var böyle bir irade. Verili koşullar çok fazla çözüm motivasyonu olmadığını söylüyor. Olması gereken toplumların bunu istemesidir.

 

KUZEY KIBRIS’I DÖNÜŞTÜRMEK

Bir süredir üzerinde çok tartışılan, AKP’nin Kuzey Kıbrıs’ı dönüştürmek konusunda bir projesi olduğunu düşünmediğini söyleyen Ceyda Karan, şöyle konuşuyor;

“Kuzey Kıbrıs ne kadar göçmen yerleştirseniz de farklı bir yer. AKP’nin de her şeyi ortadan kaldırıp burayı dönüştürme projesi yürüttüğünü düşünmüyorum. Burada zaten sözünü dinleyen parasını alan bir iktidar var. Ama ne olur beni yanlış anlamayın, sonuçta siz evin reisi olamıyorsanız, çocuklarınızın harçlığını başkalarından alıyorsanız ve bütçenizin önemli bir bölümü dışarıdan geliyorsa, o sözleri de dinlemek durumunda kalıyorsunuz. Ama bu adanın çok fazla muhafazakarlaşabileceğine inanmıyorum.

Bizim Türkiye’de otoriter bir zihniyetimiz var. Zaten doğu ile batı arasını sıkışmışlık halleri, bunu getiriyor. Bir yönümüzle batıya, teknolojisine imrenerek balkıyoruz, ama ruhumuzun bir tarafı da doğulu. O doğulu ruh da otoriterlik içeriyor. Yönetim biçimi toplumsal örgütlenme, kaynakların kolektif hayra kullanımı düşünülürken otoriter zihniyete göre yapılıyor.

 

KIBRIS İLE İLGİLİ SİYASET BİTTİ

Ceyda Karan, Kıbrıs sorununda siyasetin artık sona geldiğini, s,yas yollarla şu anda çözüme ulaşılamayacağının ortaya çıktığını söylüyor.

“Kıbrıs ile ilgili siyaset bana göre bitmiştir. Siyasi yollardan Kıbrıs’ta çözüme ulaşma umudu şu an yok. Daha kültürel, daha sosyolojik, daha akademik yöntemler icat etmek gerekiyor. Sivil birlikler oluşturmak gerekiyor. Belki internet teknolojisinden yararlanmak gerekiyor. Örneğin çok enteresandır, ben, El Cezire’de, Kıbrıs’ın Kuzey’inden bir gençle, Kıbrıs’ın Güney’inden bir gencin Skype üzerinden bağlanıp tartışmasını izliyorum. Ama Türk medyası bununla ilgilenmiyor bile. Demek ki, istediğiniz kadar siyasiler bir araya gelsin, istediğiniz kadar kapı açın, son tahlilde, insanların kimlik kodlarını, kültürel kodlarını, birlikte yaşama iradelerini etkileyemediğiniz sürece hiçbir şey değiştiremezsiniz. Bir şey yapılsa bile bozulur.”

Türkiye’nin komşularla sıfır sorun siyasetinin gömüldüğünü de söyleyen Karan, bunun başladığı gibi yine Suriye üzerinden bitirilmesini de manidar bulduğunu, bunu da insani ve siyasi açıdan tehlikeli olduğunu söylüyor.

“Melekler ve şeytanlar yaratarak toplumsal olaylara bakma anlayışımız devam ettikçe, diyalogla çözüm yolunu kullanamıyoruz” diyor.

 


FOTOĞRAFLAR: İRFAN GÜNDÜZLER

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1010 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler