1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Türkiye’den ve Kıbrıs’tan İnsan Manzaraları
Türkiye’den ve Kıbrıs’tan İnsan Manzaraları

Türkiye’den ve Kıbrıs’tan İnsan Manzaraları

Ali Dayıoğlu: Yaklaşık 20 yıldır aksatmadan sürdürdüğüm bir alışkanlığım var. Gazetelerden ilgilendiğim konularla ilgili haberleri, yorumları, araştırmaları vs. kesip dosyalar halinde saklıyorum

A+A-

 

Ali Dayıoğlu

dayioglu@kktc.net

 

Yaklaşık 20 yıldır aksatmadan sürdürdüğüm bir alışkanlığım var. Gazetelerden ilgilendiğim konularla ilgili haberleri, yorumları, araştırmaları vs. kesip dosyalar halinde saklıyorum. Bazı arkadaşlarım internet sayesinde gazete arşivlerine kolayca ulaşılabileceğinden bu uğraşımı gereksiz ve zaman kaybı olarak değerlendirseler de, birçok yazımda yararlandığım arşivim benim için elzem nitelikte.

Geçtiğimiz haftalarda arşivimi düzenlerken Kıbrıs ve Türkiye basınında insanı “dumura uğratan” haberlerle karşılaşınca bunları yazıp üzerinde tartışmanın gerekli olduğunu düşündüm. Ama ne mümkün! Böylesi o kadar çok haber var ki, bunların tümünü yazmaya sayfalar yetmez. Bundan dolayı kendimce en dikkat çekici olanları yazmakla yetinmek zorunda kaldım. Dilerseniz işe 2012’de Türkiye basınında çıkan haberlerden başlayalım.      

Malûm, Türkiye’de yeni bir anayasa hazırlama çalışmaları başladı ya, İstanbul’daki Bağcılar Belediyesi bünyesinde oluşturulan Çocuk Meclisi de bir çalıştay düzenleyerek anayasada yer alması istenilen düzenlemeleri bir toplantıyla kamuoyuna duyurdu. Çocukların sıraladığı talepler arasında şunlar dikkat çekiciydi: 1) Ders saatlerinin Cuma namazına göre düzenlenmesi; 2) Okullarda [ilk ve orta dereceli okullarda] ibadet için mescit açılması; 3) Kadınların askerlik yapması; 4) Sosyal paylaşım sitelerine engel konulması; 5) İdam cezasının geri getirilmesi; 6) Başörtülü kadınların devlet dairelerinde çalışabilmeleri ve 7) Tek vatana, bayrağa, dile ve vatanın bütünlüğüne vurgu yapan düzenlemelerin pekiştirilmesi (Radikal, 22.05.2012).

“Kemalist yukarıdan devrime” tepki olarak doğup büyüyen “muhafazakâr karşı devrimin” dindar, militer ve otoriteye itaatkâr bir toplum yaratma hedefine ulaşma yönünde nasıl bir mesafe kat ettiğini gösteren bundan daha iyi bir örnek olmasa gerek. AKP’nin özellikle 2011 genel seçimleri öncesinde ön plana çıkardığı milliyetçi söylemleri ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 31 Ocak 2012 tarihli konuşmasında sarf ettiği “dindar bir gençlik yetiştirme” ülküsü (Hürriyet, 01.02.2012) Çocuk Çalıştayı ile kâğıda geçirilmiş oldu. Aslında milliyetçilik-İslamcılık temelinde bir sentez oluşturma ve bunu resmî ideoloji haline getirme ideali Türkiye’de yeni bir olgu değil. 1960’lardan itibaren Türkiye’de güçlenen sol akımlara karşı mücadele etmek için Türk sağının iki büyük kanadı olan İslamcı ve ırkçı sağ “Türk-İslam Sentezi” çatısı altında bir araya getirilmeye çalışılmıştı. Özellikle 12 Eylül 1980 askerî darbesinin ardında devlet eliyle uygulamaya konulan ve “milli kültür” olarak benimsenen bu anlayış 28 Şubat Süreci sonucunda kısmen kesintiye uğramışsa da, günümüzde başatlığını ilan etmiş oldu.      

Gelelim bir başka ilginç habere. Geçtiğimiz günlerde MHP Tekirdağ Milletvekili Bülent Belen, Star TV’de yayınlanan ve benim de sıkı izleyicisi olduğum “Behzat Ç.” isimli polisiye diziyi bir soru önergesiyle TBMM gündemine taşıdı. Önergesinde Belen, dizide polis rolünü oynayan, dolayısıyla devleti temsil eden karakterlerin görev esnasında alkol aldıklarını, evli olmadıkları kişilerle birlikte yaşadıklarını ve Türk aile yaşam kurallarına uygun olmayan davranışlar sergilediklerini belirterek İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’e, İçişleri Bakanlığının dizi hakkında herhangi bir inceleme başlatıp başlatmadığını sordu. Bakan Şahin de Bakanlığa yapılan 3 şikâyet başvurusunun Radyo ve Televizyon Üst Kuruluna gönderildiğini ifade etti (Milliyet, 25.05.2012). Böylece, çeşitli konularda ayrışan AKP ile MHP’yi Behzat Ç. ortak paydada birleştirmeyi başarmış oldu!

Soru önergesinin içeriği ile Çocuk Çalıştayında alınan kararlar temelde çakışmaktadır. Behzat Ç.’nin ve dizinin diğer karakterlerinin politik görüşleri ve yaşam tarzları Türk toplumuna biçilmek istenen elbiseye uymamaktadır. Toplumun diğer üyeleri gibi polis de içki içmemeli, evlilik dışı ilişki yaşamamalı ve argo kelimeler kullanmamalıdır. Üstlerine/ büyüklerine tam sadakat göstermelidir. Devletin yüksek çıkarlarını sorgulayıcı bir tavır içerisinde olmamalıdır. Oysa, “Türk aile yapısına uymayan davranışlar sergilemenin” dışında Behzat Ç.,  Hrant Dink’in öldürülmesinin ele alındığı dizinin bir bölümünde “Derin Devlet” yapılanmasının üzerine gidecek ve özel yetkili savcıların yetkilerini sorgulayacak kadar haddini aşmıştır. Behzat Ç.’nin travesti cinayetlerine el atıp devlet eliyle toplumdan tecrit edilmeye çalışılan bu kişilerin yanında yer alması da kabul edilebilecek bir şey değildir. Diğer yandan önergede Behzat Ç’nin ve diğer karakterlerden Harun ile Akbaba’nın kimi zaman şiddet kullanmalarına herhangi bir eleştiride bulunulmaması bu kişilerde somutlaşan “devlet babanın” otoriter karakterli olması gerektiği düşüncesini yansıtması açısından önemlidir. 2011’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde en fazla mahkûmiyet alan Türkiye’nin davaların önemli bir bölümünü kötü muameleden kaybetmesi (Cumhuriyet, 26.01.2012) devletin otoriter yönünü yeterince göstermektedir.

Bir başka ilginç haber MHP lideri Devlet Bahçeli’den. Bahçeli, şehit olan güvenlik mensuplarına yapılacak yardımlarla ilgili yasa tasarısı hakkında 27 Mart 2012’de yaptığı açıklamada, “Birinin şehit olması için Müslüman olması mutlak gerekliliktir” demişti (Radikal, 29.03.2012). İşin üzücü tarafı, görevleri sırasında yaşamını kaybeden TC vatandaşı gayrimüslimlerin şehit sayılmamaları, dolayısıyla da devlet yardımından yararlanamamaları gerektiği anlamına gelen, dolayısıyla da açık bir ayrımcılık içeren bu açıklamanın askerliğini yapan Ermeni Sevag Şahin Balıkçı’nın bir erin silahından çıkan kurşunla hayatını kaybetmesinin hemen ardından gelmesiydi. Bahçeli’nin açıklamasına en duyarlı tepki Balıkçı’nın annesi Ani Balıkçı’dan geldi: “Bize ya sev ya terk et dediler. Biz sevdik ama kendimizi sevdiremedik…” (Radikal, 01.04.2012). Bu sözler bir annenin siteminden çok, Türkiye’deki gayrimüslimlerin ülkelerinde yaşadıkları hayal kırıklığını ortaya koyuyordu. Neyse ki gerek hükümet yetkilileri, gerekse bazı muhalefet partileri ile sivil toplum örgütleri şehit olmaktan kaynaklanan devlet yardımından yararlanmada belirleyici ölçütün din değil vatandaşlık olması gerektiği görüşünü savunarak gayrimüslimlerin daha fazla ötekileştirilmelerinin önüne geçtiler.

Türkiye basınından birkaç habere daha yer verelim ve rotamızı Kıbrıs’a çevirelim. Bunlardan birincisi ezan yayınıyla ilgiliydi. Atatürk Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanı Prof. Nazan Aydın şehirdeki camilerin birçoğunda yapılan ezan yayınlarının yasal sınır olan 65 desibel yerine 104 desibele varan şiddette yapıldığını kanıtlama, ardından da suç duyurusunda bulunma cüretini göstermişti. Suç duyurusu üzerine Cumhuriyet Savcısı Yusuf Eraslan “Ezanın gürültü olarak nitelendirilmesi mümkün değildir” görüşü ile kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi. İş bununla sınırlı kalmadı. Prof. Aydın çeşitli çevrelerden ölüm tehditleri de aldı (Hürriyet, 08.05.2012). Eee, üstünüze vazife olmayan işlerle uğraşırsanız olacağı budur! Üstelik kadın halinizle ve Erzurum gibi muhafazakâr bir yerde!

Türkiye bahsini kürtaj ve sezaryen konusundaki gelişmelere değinmeden kapatmak uygun olmayacaktır. Başbakan Erdoğan’ın başlattığı kürtaj ve sezaryen tartışması Türk devlet yapısının “ataerkil, otoriter ve muhafazakâr” karakterini bir kez daha görmemize vesile oldu. Erdoğan’ın kürtajı cinayet olarak değerlendirmesinin dışında, politikacıların da aralarında bulunduğu birçok kişinin konu hakkındaki “bilimsel” görüşleri insan sabrının sınırlarını ölçmede aslında önemli bir işlev gördü. Örneğin, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek “Anası olacak kişinin hatasından dolayı çocuk niye suçu çekiyor? Anası kendini öldürsün” (Radikal, 04.06.2012) sözleriyle tartışmaya önemli katkı koyarken, en az bunun kadar parlak bir fikir bir kadın doktor tarafından dile getirildi. İnternette izlediğim görüntülerde söz konusu doktor tecavüze uğrayıp hamile kalan bir kadının kürtaj yapmak yerine tecavüzcüsünü öldürmesi gerektiğini belirtti. Ne diyelim, ya sabır!      

Evet, şimdi gelelim ülkemize ve 2012’de Kıbrıs Türk basınına yansıyan haberlere. Aslında sevgili Tufan (Erhürman) Kıbrıs’ta Akıl Tutulması kitabını 2007’de yayınlamakla bence biraz erken davranmış. 5 yıl daha bekleseydi eline çok daha güzel malzemeler geçecekti. Neler mi? Dilerseniz gazetelerdeki “dumur detaylarına” kısaca göz atarak bu soruyu cevaplandırmaya çalışalım.     

Hatırlanacağı üzere askerden terhis olması arifesinde Halil Karapaşaoğlu 27 Aralık 2011’de Afrika gazetesinde bir yazı kaleme almış ve bölüğündeki subaylardan birinin askerlere yaptığı kötü muameleleri anlatmıştı. Bunun üzerine Karapaşaoğlu “izinsiz demeç verme” suçundan Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı Disiplin Mahkemesinde yargılanıp 10 gün hapse mahkûm olmuştu. Olayla ilgili en çarpıcı husus, polisin, Mahkeme’ye giden yolda barikat kurarak Karapaşaoğlu’nu savunmak isteyen avukatlarının geçişlerine izin vermemesiydi (Havadis, 06.01.2012). Kişinin en temel hakları arasında sayılan savunma hakkının böylesine alenen kısıtlanmasına karşı ciddi bir tepki oluştuğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Birkaç cılız tepki dışında toplumun genelinden ses çıkmadı. Ne de olsa konu bizi doğrudan ilgilendirmiyordu. Üstelik askerdeki uygulamaları eleştirmek ne demek? Eğer bunu yapıyorsanız sonuçlarına da haliyle katlanmak zorundasınız!

Bir diğer dikkat çekici haber, ülkemizin kronik insan hakları sorunlarından birini oluşturan ve Fasıl 154 Ceza Yasasında düzenlenen “doğaya aykırı cinsel ilişkide bulunma” yasağıyla ilgiliydi. Şubat 2012’de Lefkoşa Merkezi Cezaevinde iki yetişkin erkeğin bu “suçu” işledikleri gerekçesiyle mahkemede yargılanmaları, işledikleri “suçtan” ötürü hücre cezasına çarptırıldıkları için avukatlarıyla görüştürülmemeleri (Yenidüzen, 03.02.2012) özel yaşama saygı ile adil yargılanma haklarının açık ihlâlini oluşturuyordu. Üstelik basınımız bu kişilerin açık kimliklerini ve fotoğraflarını yayınlamak konusunda herhangi bir beis görmemişti. Sonuçta, cinsel tercihlerinden dolayı söz konusu kişiler üç kez cezalandırılmış oldular. Bu arada konu Merkezi Cezaevinden açılmışken, mahkûmların, İçişleri ve Yerel Yönetimler Bakanlığı personelinin özel arabalarını “kamu hizmeti” adı altında bedavaya yıkatmakla görevlendirildiklerini de hatırlatmak yerinde olacaktır (Yenidüzen, 21.03.2012).    

Ülkemizdeki yasakçı ve otoriter zihniyet başka alanlarda da kendisini gösterdi. Bunlardan bir tanesi, akaryakıta yapılan zamları protesto etmek için sosyal paylaşım siteleri aracılığıyla örgütlenen grup üyelerine 16 Nisan’da gerçekleştirdikleri “Meclis önünde benzin bitti” eyleminin ardından Meclis garaj girişine park etme suçundan” 130 TL’lik para cezasının kesilmesiydi. Eylem sırasında plaka numaralarını alan polis, eylemden iki gün sonra cezaları araç sahiplerine tebliğ etti (Didem Menteş, “‘Benzin Eylemi’nin Cezası 130 TL!”, Yenidüzen, 19.04.2012). Biz Kıbrıslılara özgü, barışçı ve espri içerikli bu eylemin polislerin uyarısının hemen ardından sonlandırılmasına rağmen cezalandırılması ülkemizde hoşgörü ortamının tam gaz dibe yöneldiğini, hatta çakıldığını gösteriyordu.  

Cezalandırıcı uygulamalardan sözü açmışken, 9 Nisan 2012 tarihli Bakanlar Kurulu kararına değinmemek olmaz. Hatırlanacağı üzere, söz konusu kararda, devlet katkısı ile yurt dışına gidecek olan kamu görevlilerinin KKTC veya TC pasaportu dışında herhangi bir pasaportla seyahat etmeleri halinde devlet katkısından yararlanamayacakları belirtilmişti (Yenidüzen, 20.04.2012). Daha sonra aynı düzenleme devlet katkısı ile yurt dışına gidecek olan Kıbrıs Türk Sanayi Odası üyeleri bakımından da geçerli kılındı. (Çağıl Günalp, “Yasakçı Zihniyet Hortladı!”, Yenidüzen, 04.05.2012). Türkiye dışındaki ülkelerde yüksek lisans ve doktora yapan öğrencilerin Kıbrıs Cumhuriyeti pasaportu ile seyahat etmeleri durumunda burslarının kesileceğine ilişkin haberlerin basına yansıması (Kıbrıs, 25.05.2012; Havadis, 26.05.2012) meselenin vahametini iyice ortaya koydu. Her ne kadar Bakanlar Kurulu aldığı kararla KKTC ve TC pasaportu sahibi olmayan kişilerin seyahat özgürlüğünü doğrudan kısıtlamamışsa da (KKTC Anayasasının 11. maddesi seyahat özgürlüğü gibi temel hak ve özgürlüklerin ancak yasa ile kısıtlanabileceğini açıkça düzenlediğinden dolayı hukuken bunu yapmak zaten mümkün değildir), kararı seyahat özgürlüğünü zorlaştıran bir tasarruf olarak değerlendirmek gerekmektedir. Oysa Anayasamız devlete kişinin temel hak ve özgürlüklerini sınırlayacak tüm engelleri kaldırma yükümlülüğü getirmektedir (md. 10/2). Buna rağmen Hükümet vatandaşlarının işlerini kolaylaştırmak yerine işlerini güçleştirmeyi tercih etmektedir.

Aslında buraya kadar anlatılanlar içerisinde özellikle 25 Ocak 2012 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla Haspolat’ta Vakıflar İdaresi’ne ait 200 dönümlük bir arazinin “Külliye” yapımı için “Kıbrıs İlim, Ahlak ve Sosyal Yardımlaşma Vakfı”na senelik 100 TL bedelle 30 yıllığına kiralanması konusu üzerinde durmak gerekirdi. Fakat öneminden dolayı meseleyi iyice irdelemeden buna değinmek doğru olmayacaktı. O nedenle konuyu daha sonra ele almak üzere bir kenara bırakarak yazımıza UBP Milletvekili Mehmet Tancer’in Lefke’de yapılması düşünülen petrol dolum tesisiyle ilgili söyledikleriyle devam edelim. Tancer şöyle demişti: “Lefke’de bulunan CMC alanında zaten siyanür var. O bölge zehirli. Petrol dolum tesisinin de bu bölgeye yapılmasında sakınca görmüyorum” (Havadis, 25.05.2012).

Sözün bittiği yer tam da bu nokta olsa gerek. Her ne kadar Tancer’in Lefke halkından özür dilediğine ilişkin haberler bazı basın organlarında yer almışsa da, bu sözler yöneticilerimizin insan yaşamına ilişkin bakış açılarının bilinçaltlarından nasıl fırladığını göstermektedir. Sayın vekilimiz siyanürden dolayı zehirli olduğunu belirttiği Lefke bölgesini bu pislikten temizlemek gerektiğini söyleyeceğine, zehrin üzerine zehir inşa etmede herhangi bir çekince görmemektedir. Üstelik kendisi tıp doktorudur! Ama belli ki bu vasfının pek bir önemi yoktur. Ne de olsa kendisi Girne bölgesi milletvekilidir. Lefkelilerin oyuna ihtiyacı duymamaktadır.

Siyasilerimizin gözünde insan yaşamının maalesef bu kadar değersiz olduğunu söyleyip yazımı bitirmeye hazırlanırken, bu kez de İçişleri ve Yerel Yönetimler Bakanı Nazım Çavuşoğlu’nun eğitim bakanı olduğu dönemde TC Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu’ya yazdığı 10 Nisan 2010 tarihli mektubu gündeme oturdu. Hatırlanacağı üzere Kıbrıslı gazetesinin yayınladığı mektupta Çavuşoğlu, yurtdışında okuyan öğrencileri “sakıncalı unsurlar” şeklinde değerlendirerek onlardan şikâyetçi olmuştu. Gazetelerde bolca yer aldığı için Çavuşoğlu’nun sözlerine burada yer verecek değilim. Bununla birlikte Çavuşoğlu’nun mektubu geçiştirilecek bir mesele değildir. Mektup hadisesi, her vatandaşı aynı kalıba sokmak ve sistemin neferi yapmak isteyen baskıcı zihniyetin dışavurumunun açık bir göstergesidir. 1930’lardaki otoriter-milliyetçi rejimler tarafından kullanılan bu yönteme günümüzde ülkemizde de başvuruluyor olması demokrasi konusunda aşmamız gereken daha çok engel olduğunu bizlere göstermektedir. Bu durumda hepimiz taşın altına elimizi sokmalı, bilgimiz ve becerimiz doğrultusunda insanın başlıca değer olduğu bir sistemin yaratılması için elimizden geleni yapmalıyız. Yoksa bu absürt haberlerle daha çok uğraşacağız.   

 

 

 

   

 

Bu haber toplam 800 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler