1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Türkiye, İnsan Hakları ve Müdafaacı Söylem Üzerine
Türkiye, İnsan Hakları ve Müdafaacı Söylem Üzerine

Türkiye, İnsan Hakları ve Müdafaacı Söylem Üzerine

Mertkan Hamit: Geçen hafta yayınlanan Gaile Dergisi’nin 176. Sayısında Mustafa Ongün, iğneyi karşıdakine çuvaldızı kendimize batıralım diyerek önemli bir meselenin altını çizmişti.

A+A-

 

Mertkan Hamit
mhamit@gmail.com

 

 

         Geçen hafta yayınlanan Gaile Dergisi’nin 176. Sayısında Mustafa Ongün, iğneyi karşıdakine çuvaldızı kendimize batıralım diyerek önemli bir meselenin altını çizmişti. Ongün’e göre: değişimin dinamizminin son derece farkında olmamıza rağmen, “iş yanı başımızdaki Türkiye’nin ve özellikle AKP’nin değişimine gelince kalemler ve ağızlar tutuluyor.”[i]

         Bahsedilen bu noktaya katılmamak elde değil, bu yüzden Ongün’ün yaptığı saptamaların doğrultusunda, tartışmayı bir adım daha ileriye taşıyarak Türkiye’de yaşanılan değişim sürecindeki dönüm noktalarından olan insan hakları meselesini yeniden hatırlamak, yaşanılan değişimin bugüne olan yansımalarını değerlendirmek yerinde olacaktır. Bunu yaparken, insan hakları ihlallerinin söylemsel boyutuna eğilmeye çalışacağım. Böyle bir yaklaşımı tercih etmemin en büyük sebebi ise, bana göre gün geçtikçe ceberrütleşen Türkiye iktidarının ana probleminin insan hakları söylemlerindeki müdafaacı yaklaşıma sahip olmasından dolayıdır.[ii]

         Detaylı bir tartışmaya başlamadan önce, yukarıdaki bölümde sözü geçen müdafaacı yaklaşımı biraz daha açıklamanın gerekli olduğunu düşünüyorum. Martti Koskennemi’nin Uluslararası Hukuk’taki iddialara eleştirel biçimde yaklaşabilmek amacıyla yazdığı, From Apology to Utopia – Müdafaadan Ütopyaya (MH) isimli kitabında, bahsi geçen tutumları ortaya koyar. Koskenniemi, müdafaacı bakış açısını: uluslararası hukuk veya uluslararası ilişkilerdeki argümanların özellikle ulus devletin istek ve çıkarlarına yönelik tercihlerden oluşturulduğu durum olarak tanımlar. Ütopyacı bakış açısını ise, uluslararası argümanın, ulus devletin çıkarlarından ve tercihlerinden öte, normlara ve ahlaki doğrulara dayalı bir biçimde oluşturulması olarak ortaya koymaktadır. Koskenniemi, bu eksende herhangi bir argümanı incelerken, aslında uluslararası hukuktaki tercihlerin oluşmasındaki indeterminacy/belirsizlik durumuna eleştirel bir yaklaşım getirmektedir.[iii]

         Koskenniemi, uluslararası ilişkiler/hukuk açısından ahlak ile realpolitik arasındaki ikilemi ortaya koyarken, ben yukarıda bahsi geçen bu müdafaacı yaklaşım fikrini Koskenniemi’den ödünç alırken yukarıdaki uluslararası hukuk merkezli bakış açısından biraz daha farklı bir boyutta kullanmaya çalışacağım. Bana göre müdafaacı yaklaşım Koskenniemi’nin belirttiği açıklamanın yanı sıra, devletin siyasi, ekonomik veya iktidarına ve iktidarından doğan ilişkilerine dair, beklenilen normatif ve ahlaki değerleri  görmezden gelme hali olarak da tanımlanabilinir. Bu tanımdan hareketle, Türkiye ve Avrupa Birliği’nin insan hakları ilişkisinin, başta belirtildiği gibi müdaafacı söylemlerinin çatışması olarak da okuyabiliriz.

Yani, ne Türkiye ne de Avrupa Birliği, ulusa/birliğe dair iç iktidar ve çıkar ilişkilerinin ötesine söylemsel olarak da geçememiş olması, onların insan hakları söylemlerine de yansımaktadır. Devlet/Birlik olarak kendi çıkarlarının ötesinde hak ve özgürlüğü kurgulayamayan bu iki grubun kendi iktidar ilişkilerinin sonucunda oluşan insan hakları ihlallerini müdafaacı yaklaşım ile reddetmeleri ise durumu daha da dramatik bir duruma getirmektedir. Öyle ki, Türkiye’deki insan hakları ihlallerinin sorumlusu devlet iktidarı iken, eş zamanlı olarak Avrupa Birliği de Türkiye’deki insan haklarının artarak devam etmesinden sorumludur.[iv]

Bu noktada, söylem boyutunda insan haklarında müdafaacı tutumu, Türkiye açısından, devletin yapmış olduğu insan hakları ihlallerinin ‘ulusun’ bekasının yanında önemsizleştirilmiş bir mesele olarak öykülendirildiği görülmektedir. Diğer bir açıdan Avrupa Birliği’nin müdafaacı söylemi ise, Türkiye ile üyelik sürecindeki duraksamanın, insan hakları konusuna doğrudan yansıdığını görmezden gelmesi ile yaşanmaktadır. Öyle ki, insan hakları kriteri birliğe üyelik şartlarından biri olmasına rağmen, Avrupa Birliği’nin aday ülke statüsündeki Türkiye’de yaşanan ihlaller ile ilgili olarak yıllık ilerleme raporu dışında herhangi bir tedbir al-a-mıyor olması, birlik uyumu kılıfıyla sunulan ama aslında birlik içi iktidar çatışmalarında Türkiye’yi kapsayacak bir genişleme stratejisinın durumuna karşı, birliğin kararsızlığının da bir sonucudur.

Burada bir parantez açarak, Türkiye’nin müdafaacı söylemini örnekler vererek derinlemesine incelemeden önce bir konuyu daha netleştirelim. Human Rights Watch tarafından hazırlanan Türkiye raporu, Türkiye’deki insan hakları ihlallerini incelerken özellikle 2006 yılında değiştirilen terörle mücadele kanundaki terörizm tanımının[v] bir çok aktiviteyi kapsayacak kadar geniş olduğunu, ve bunun da insan hakları ihlallerinin temelini oluşturduğu iddia etmektedir.[vi]

Türkiye’nin insan haklarındaki müdafaacı tutumunun temeli azınlıklar ile olan ilişkilerinde yatmaktadır. Lozan Antlaşması ile tanınmış Ermeni, Rum ve Yahudi ulusal gayri-müslüm azınlıklarının taleplerine dahi son derece kuşkulu yaklaşırken, bunun yanında, Türkiye devleti tarafından resmen kabul görmeyen, diğer azınlıkların ise hak ve özgürlük arayışlarını terörist, bölücü veya ulusa zarar veren faaliyetler olarak adlandırılmaktadır. Bu ve benzeri görüşteki insanlara karşı kaba kuvvet kullanmakta çekince gösterilmemektedir. İstatistiklere göre bugün Türkiye’de “81 tutuklu gazeteci, 35 tutuklu belediye başkanı, 8 tutuklu milletvekili, 40 tutuklu avukat, 70 tutuklu sendikacı, 2 bin 824 tutuklu öğrenci ve bunun dışında binlerce siyasi tutuklu vardır.”[vii]

Bu bir taraftan Türkiye’nin kendi sınırları içerisinde Türk milliyetçiliğinin sunni-türk kimliğini merkeze asimilasyonist politikasının bir sonucu olarak görülüyor olsa da, aynı zamanda Türkiye’nin insan hakları konusundaki müdafaacı tutumunu da yansıtmaktadır. Söylemsel boyutta da bunu görebilmemiz mümkündür. Öyle ki, özellikle basın ve konuşma özgürlüğü konusundaki hak ihlallerine karşı Erdoğan’ın açıklamalarının birinde “Ayrıca medya destekleri de var. Gidip bunların elebaşlarıyla konuşmayı gazetecilik başarısı sanıyorlar, kitaplar yazıp faydalı olduklarını sanıyorlar.”[viii] Şeklindeki açıklaması son derece manidardır. Başbakan Erdoğan’ın bu biçimde yaptığı açıklama insan hakları konusunda azınlıkların hak taleplerinin konuşulmasını veya kitlelere yayılmasının paranoyak bir biçimde karşı çıkması, bahsedilen müdafaacı tutumun bir yansımasıdır.

Benzeri bir biçimde, sadece etnik azınlıklar boyutunda değil cinsel kimlik boyutunda da Türkiye benzeri müdafaacı söylemi korumaktadır. Öyle ki, 2011 seçimleri ardından Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı’nın, Aileden ve Sosyal Politikalardan Sorumlu Devlet Bakanlığı olarak değiştirilmesine karşı imza toplayan Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu’na Erdoğan’ın cevabı ise "Biz muhafazakâr demokrat bir partiyiz. Bizim için aile önemli" şeklinde olmuştu.[ix] AKP Hükümeti’nin yapmış olduğu bu tercih her ne kadar da uluslararası sözleşmelere aykırılık barındırıyor olsa da, AKP’nin devletin eril karakterinin korunmasının, ayrımcılık ve kadına yönelik şiddet konusundan daha ulvi olduğuna dair ön kabulünu ortaya koymakta, kendi çıkarını ortaya koyarken, iktidar insan hakları konusunda yeniden müdafaacı bir yolu da tercih etmektedir.

Türkiye’deki insan hakları ihlallerinin müdafaacı algının ve söylemin üstündeki etkisinin örneklerini çoğaltabiliriz. Buna rağmen, ortada olan ana meselenin Türkiye’nin insan hakları konusunda şizofrenik bir anlayışa sahip olmasıdır. İktidarın değişim üzerine yaptığı çalışmaların ulusalcı algıdan kurtulamamış olmasının etkisi bu duruma etkisi yüksek olsa da, bunun yanında kendi çıkar ve iktidar ilişkileri de önemli rol oynamaktadır. Bunun yanında, Sevr Paranoyası olarak da bilinen ve ülkenin dış güçler, iç mihraklar veya benzeri bir sebepten dolayı bölünme tehlikesinin sürekli bir biçimde dile getirilmesi insan hakları konusundaki iyileştirmelerin de başarılı olmasını engellemektedir.

Bir taraftan Kürtçe, Arapça ve benzeri dillerde yayına dahi izin verildiğini iddia edip, diğer tarafta bunu büyük ölçüde devlet tekelinde tutmak yine benzeri bir problemi ortaya koymaktadır. Üstelik geçtiğimiz günlerde Türkiye’nin Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış’ın artık insanların çocuklarını dağa gönderme teşvikinde bulunan Roj TV’i değil, TRT-ŞEŞ’i izlemeye başladığını[x]iddia etmesi sırasında, sağlanan insan haklarını ise Türkiye’de yaşayan ve Kürtçe konuşan toplumun bir hakkı değil, daha çok devletin bir lütfu olarak algılaması insan hakları algısındaki asimetrik durumu göstermektedir.

Toparlayacak olursak, özellikle 2006 yılında PKK’nin silah bırakma eylemini sonlandırması, küresel olarak güvenlik ve terörizme karşı oluşturulan yeni algı, Avrupa Birliği’nin genişleme korkusu ile Avrupa şüpheciliğinin hız kazanması gibi iç ve dış faktörler Türkiye’nin normatif ve ahlaki bir tutumdan, daha katı ve çıkarcı bir bakış açısına yönelmesine sebep olmuştur. Tüm bu fırsatları müdafaacı bir bakış açısı ve söylem ile kullanan Türkiye, terör ile mücadele yasasını değiştirerek son derece geniş bir tanım getirmiş, toplumdaki tüm muhaliflere karşı yeni bir baskı kampanyası yaratmıştır.  Bir taraftan son derece dar bir azınlık tanımı, son derece geniş bir terörizm tanımıyla herkese suçlu muamelesi yapan bir Türkiye devleti ortaya çıkmıştır. Avrupa Birliği’nin kendi iktidar düğümünden kurtulamamış olması, Türkiye’nin üyelik umutlarını azaltmakta, bu da Türkiye’nin insan hakları konusunda müdafaacı tutumunu güçlendirmektedir. 

İşte bu noktada yazının başına dönecek olursak, Türkiye derin ve tehlikeli bir değişim yaşamaktadır. İnsan hak ve özgürlükleri konusunda son derece baskıcı bir politika ile, ekonomik olarak sömürüye dayalı düzene karşı çıkan herkese baskı uygulayan bir iktidara karşı Kıbrıs’taki insanların kayıtsız kalması düşünülemez. İşgali altında yaşamımızın normalleştiği Türkiye Devleti’nin demokratik ve insan hakların saygılı bir devlet olması Kıbrıs’taki geleceğimiz için de son derece önemlidir. Son kertede, insan haklarına saygı göstermek yerine yukarıda anlatılan müdafaacı söyleme sahip bir iktidara methiyeler düzerek geleceği garantiye almaya çalışan Kıbrıslıtürk siyasi eliti ise gelecek için umut olmak istiyorsa önce politik hedeflerini sorgulamalı ve buna göre söylemlerini yeniden tesis etmelidir.

 


KAYNAKÇA


[i] Ongun, Mustafa. "Türkiye’deki Değişimi Görebilmek." Yenidüzen. Gaile Dergisi, 19 Ağustos 2012. Erişim Tarihi: 20 Ağustos 2012. <http://www.yeniduzen.com/detay.asp?a=48011>.

[ii] Baştaki iddianın herhangi bir karışıklığa mahal vermemek amacıyla, sözü geçen insan hakları ihlallerinin yaşanmasında Türkiye’deki iktidarın önemli rolünün yanı sıra, ‘değişim sürecinin’ önce tetikleyicisi sonra baltalayıcısı olan Avrupa Birliği’nin de söylemsel açıdan müdafaacı tutumunu da ortaya koymak son derece gereklidir. Yazının uzunluğu açısından meselenin bu boyutunun yüzeysel geçilecek olması, meselenin daha az önemli olduğu anlamına gelmemelidir. Tam tersine AB’nin müdafaacı tutumu ile ilgili yüzeysel geçişlerin bu yazının ana eksik tarafı olduğunu belirtmeliyim.

[iii] Koskenniemi, Martti. From Apology to Utopia. New York: Cambridge UP, 2005.

[iv] Avrupa Birliği’nin insan hakları ihlallerinde AİHM dışında hukuki olarak herhangi bir müdahale aracı bulunmamaktadır. Buna rağmen aday ülkelere politik olarak yardımcı olabileceği bir çok yöntemi vardır. Bunların arasında özellikle üyelik tarihi yüksek bir öneme haizdir. Örneğin AKP’nin 2023 söylemi ile paralel olarak, 2023 yılında insan hakları ve özgürlükler ile ilgili yasaların hazırlanması, uygulamaya girmesi ve çalışır hale gelmesi halinde 2023 yılında üyelik garantisi gibi bir politik tavır, Türkiye’nin insan hakları konusunda çok daha özverili davranmasını sağlayabilir. Benzeri bir tartışma için bknz: Aktar, Cengiz. "Why Turkey Should Join the EU in 2023." European Voice [Brussels] 6 Sept. 2007. Erişim Tarihi:20 Aug. 2012. <http://www.europeanvoice.com/article/imported/why-turkey-should-join-the-eu-in-2023/58154.aspx>.

[v] Bu noktada uluslararası belgelerdede herhangi bir evrensel terörizm tanımı olmadığını hatırlatmakta yarar vardır.

[vi] Sinclair-Webb, Emma. "Turkey's Human Rights Challenges." Human Rights Watch. Human Rights Watch, 19 Aralık 2011. Erişim tarihi:19 Ağustos 2012. <http://www.hrw.org/news/2011/12/19/turkeys-human-rights-challenges>.

[vii] 10 Yılda 130 Bin Tutuklu Yarattık Her Yaştan..." Birgün Gazetesi [Istanbul] 19 Aug. 2012. Erişim Tarihi 20 Aug. 2012. <http://www.birgun.net/actuels_index.php?news_code=1345365499&year=2012&month=08&day=19>

[viii] "Erdoğan: Düşmanlar Yanımızda Ve Batıda." Ntvmsnbc, 5 Ağustos 2012. Erişim tarihi: 20 Aug. 2012. <http://www.ntvmsnbc.com/id/25371965>.

[ix] Belge, Burcin. "Kadın Bakanlığı Kaldırıldı, Kadın Örgütleri Öfkeli." Bianet. 08 Haziran 2011. Erişim Tarihi: 20 Ağustos 2012. <http://bianet.org/bianet/bianet/130585-kadin-bakanligi-kaldirildi-kadin-orgutleri-ofkeli>.

[x] ""Eskiden 'Kürdüm' Demeye Korkulurdu"" HABERTURK. , 11 Ağustos. 2012. Erişim Tarişi 20 Ağustos. 2012. http://www.haberturk.com/gundem/haber/767070-eskiden-kurdum-demeye-korkulurdu.

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 944 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler