1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Türkiye ile Stratejik Ortaklık Mı? TC’nin Alt Yönetimi Mi?
Türkiye ile Stratejik Ortaklık Mı? TC’nin Alt Yönetimi Mi?

Türkiye ile Stratejik Ortaklık Mı? TC’nin Alt Yönetimi Mi?

Cemal Mert: 1974 yılında Kıbrıslı Türkler, adanın kuzeyinde toplaşmaya başladığından beridir ki Türkiye ile olan ilişki tarzımız sorgulanagelmektedir.

A+A-

 

Cemal Mert

mertcemal@kibrisonline.com

 

 

1974 yılında Kıbrıslı Türkler, adanın kuzeyinde toplaşmaya başladığından beridir ki Türkiye ile olan ilişki tarzımız sorgulanagelmektedir. Önceleri muhalif solcular tarafından seslendirilen yanlış ilişki tarzı, şimdilerde tüm Kıbrıslı Türklerin gizli ya da açık şikâyet konusudur. Türkiye ile KKTC arasında varolan ilişkinin niteliği konusundaki yakınmalar farklı siyasal eğilimler tarafından farklı tespit ve önerilerle ele alınmaktadır. Anavatan – yavruvatan söyleminden işgal söylemine kadar yayılan bir yelpazede durum irdelenmektedir.

Bu tespit, öneri ve uygulamalar dikkatle incelendiğinde görülecektir ki hiçbir siyasal ya da toplumsal hareket, KKTC’yi ya da Kıbrıslı Türkleri, TC’nin alt yönetimi olmaktan kurtaracak ve iki dost devletin stratejik ortaklığı düzeyine çıkartacak “tutarlı bir program” önermemektedir. Bu durumda her geçen gün, TC siyasal kadroları ile asker ve sivil bürokrasisinin, KKTC’nin gündelik hayatına müdahale etme alanı genişlemektedir. Onlar da “züccaciye dükkânına giren fil” gibi kırıp dökerek iş yapmaktadırlar. Bu günkü biçimiyle TC – KKTC ilişki tarzı, KKTC’nin Türkiye’nin bir alt yönetimi olarak  tanımlanmasına yol açmaktadır. Gerçek durum da budur zaten.

İngiliz İdaresi esnasında, Kıbrıslı Türk Toplumu ile Türkiye arasındaki örgütsel ilişkinin yeniden kurulması, bilindiği üzere 1958’de TMT’nin, TC Genelkurmay Başkanlığına bağlı Özel Harp Dairesi’ne bağlanması ile gerçekleşmişti. Açıkçası, Kıbrıs’ta Türk Toplumu ile ilgili olarak, 1958’den bu yana ne yaşanmışsa burada sorumluluk, esas olarak TC derin devleti ve meşru siyasal yöneticileri ile Kıbrıslı Türk Toplumu Liderliğine aittir. Zaman zaman yerel liderliğin görünürlüğü artmış görünse bile son noktada karar ve onay merkezi Ankara olagelmiştir.

Günümüzde yerel hükümetin yetersizliği, vizyonsuzluğu ve iktidarsızlığı nedeniyle, başat egemen güç, tarihte görülmediği oranda, TC hükümetinin denetimi altına girmiştir. KKTC’nin iç konuları, belediyecilik, eğitim, sağlık, gündelik yaşam, ekonomik yatırım tercihleri, göçmen ve vatandaşlık konuları, ekonominin dışa açılımı, dış diplomatik temasların düzenlenmesi vb. tamamen ya da büyük ölçüde, TC Elçiliği, TC Yardım Heyeti ve TC Kıbrıs İşlerinden Sorumlu Bakanlık üzerinden TC Hükümetinin denetim ve yönetimine geçmiş bulunmaktadır.

Kuzey Kıbrıs’ta demokratik siyasal yaşam alanını daraltan ve muhtarlık yetkilerine bile müdahil olan bu ilişki tarzı hiçbir gerekçe ile meşrulaştırılamaz. Derin devlet karşısında kendi demokratik alanını genişletme mücadelesi vererek görülmemiş bir toplumsal dinamizmi yaşama geçirmeyi başaran; bu sayede bölgesel güç olmaktan küresel aktör olmaya yönelebilen Türkiye, Kuzey Kıbrıs’ta toplumsal dinamikleri körelten, siyaseti bürokrasinin teknikçiliğine teslim eden bu vesayetçi anlayışla ne elde etmeyi umabilir ki?

Pasif, depresif, yaşama ve üretme sevinci körelmiş bir Kıbrıslı Türk Toplumu’nun kime ne yararı olabilir? Kıbrıs sorununun çözümsüzlüğü konusunda, Kıbrıslı Türklerin Annan Plânına “EVET” demeleri sayesinde suçlanmaktan şimdilik kurtulan ve eli rahatlayan Türkiye, bu durumu ilelebet sürdürebileceğini mi düşünmektedir?

Aslında unutulmaması gereken, Türkiye’nin Kıbrıs’taki varlığını meşrulaştıran esas unsur, Kıbrıslı Türklerin adadaki güçlü varlığıdır. Kıbrıslı Türk varlığının zayıflatılması, hem Türkiye için hem Kıbrıslı Türkler için olumlu bir sonuç doğurmaz. Hatta şunu da rahatlıkla söyleyebiliriz ki Kıbrıslı Türklerin adadaki varlığının erozyona uğraması Kıbrıslı Rumlar için de ciddi bir tehdittir.

Kıbrıs’ta çözüm ve barışın sağlanması ile Türkiye, Yunanistan, Kıbrıs ayrıca Akdeniz ve AB ülkelerinin ne kadar büyük sosyal ve ekonomik kazanımlar sağlayacağını burada anlatmaya kalksak, Gaile Dergisi’nin sayfaları yetmez. Bu noktadan hareketle, Kıbrıslı Türklerin adadaki varlığını güçlendirecek; buna paralel olarak TC ile ilişkileri iki dost ülkenin stratejik ortaklığına yükseltecek sosyo-ekonomik politikaların üretilmesi; bu politikaları hayata geçirme cesaret ve dirayetine sahip bir hükümetin iktidara gelmesi gerekmektedir.

Şu anda hükümet olma iddiası taşıyan İrsen Küçük liderliğindeki UBP, KKTC’yi ancak ve ancak Türkiye’nin alt yönetimi pozisyonundan bir ilçe pozisyonuna taşıyabilecek vizyona sahiptir. Bunun ötesinde sorumluluklar taşıyacak bir çapa da sahip değildir. Kuzey Kıbrıs’ı ekonomik olarak kalkındırmak iddiasında olan Türkiye hükümetinin bunun farkında olmadığını düşünmek ise saflık olur. Kuzey Kıbrıs’taki muhalefet partileri de şu ana kadar toplumu ikna edebilecek kapsamlı bir sosyo-ekonomik programı ve güvenilir kadroyu ortaya çıkarılabilmiş değildirler. Şu anda yaşanan sağlıksız ana – yavru ilişkisi ya da vesayetçi anlayışı eleştirmek çok gerekli ve yararlı bir duruş olmakla birlikte yeterli değildir.

KKTC’nin sürdürülemez sosyo-ekonomik ve siyasal yapısı (statüko), halkın güçlü desteği sağlanarak nasıl dönüştürülecektir? Bu süreçte TC ile olan vesayet ilişkisi nasıl stratejik ortaklık düzeyine yükseltilecektir? Kıbrıslı Rumlar ve AB ile ilişkiler ve çözüm süreci bu sürece nasıl entegre edilecek? Bunlar yanıtlanması gereken ana konular olarak ortada durmaktadır. Ortaya atılan çapsız ve yüzeysel söylemler ile yol almak zaten olası değildir. Kuzey Kıbrıs’ta demokratik siyasal yaşam alanını daraltan, siyaseti bürokrasinin uzantısı hâline dönüştüren ve toplumsal dinamizmi körelten mevcut TC – KKTC ilişkisinin bu biçimiyle sürdürülmesi artık hiçkimsenin yararına değildir. Bu sorunu aşmak için basmakalıp, genelgeçer söylemler ve eleştiriler de yeterli değildir. Türkiye ve Kıbrıs’taki statükocularla gerekirse kavga etmeyi de göze alabilecek siyasi partiler, toplumu ikna edebilecek kapsamlı bir sosyo-ekonomik programı ve güvenilir bir kadroyu da ortaya çıkarabilirlerse, TC ile olan ilişkiyi her iki tarafın menfaatlerini eşitçe gözeten stratejik bir ortaklık modeline dönüştürebileceklerdir.

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 827 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler