1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Tufan Erhürman’ın Yeni Romanı YAZIŞMA’ya Dair Birkaç Söz
Tufan Erhürman’ın Yeni Romanı YAZIŞMA’ya Dair Birkaç Söz

Tufan Erhürman’ın Yeni Romanı YAZIŞMA’ya Dair Birkaç Söz

Özden Selenge: Gece saat onikilerde, son aldığım kitaba şöyle bir bakayım dedim. Kitap, Tufan Erhürman’ın yeni çıkan romanı, “Yazışma”. İlk sayfasından beni saran, sarsan bir kitabı, öyle ağrılı gözler, uyuklayan beyinle okumak olmazdı.

A+A-

 

 

Özden Selenge

 

Gece saat onikilerde, son aldığım kitaba şöyle bir bakayım dedim. Kitap, Tufan Erhürman’ın yeni çıkan romanı, “Yazışma”. İlk sayfasından beni saran, sarsan bir kitabı, öyle ağrılı gözler, uyuklayan beyinle okumak olmazdı.

Sevgili bir konuğu karşılarken, nasıl ki her yer temiz pak olur, yürek sevinçle çarpar, yüz güler, göz ışır, gönül coşar... İşte o hâllerde okumalıydım “Yazışma”yı. Öyle de yaptım... Diğer çok sevdiğim kitap konukları ağırlar gibi, “baş üzre yerin var” deyip, misafir ettim.

 

                                      +++

 

(Bu bir eleştiri yazısı değildir. Haşa, eleştirmenlik ne demek... Haddimiz olamaz. Kitabın bendeki izleridir.)

Tufan Erhürman, yazınımızda etkili bir yazar. Roman üçlemesi ise, sayıca, onlara, yirmilere ulaşacağı müjdesini veriyor bize; hatta daha fazla sayılara.

“Yazışma”nın nabız atışları çok güçlü; ironi ustaca, abartılmadan kullanılmış. Cümlelere yedirilen şiirsel, seçkin sözler romanın ritmini hızlandırıyor, gelişkin bir tarzı besliyor.

Roman, insan+insan, insan+toplum ilişkileri ekseninde geziniyor. Değişik katmanlardan insan figürleri, usta bir nakkaş tarafından işlenmiş gibi, roman bölümlerinde, tiplemeler ve istiflemelerle, isimlendirmelerle, öylesine can buluyorlar ki, neredeyse selamlaşıp, sıcacık bir sohbete koyulacaksınız.

Yazar, çok fazla ayak izi olmayan, tenha bir yolda, bambaşka bir mecrada, gizemli bir maceraya doğru yürüyor; söyleyecek çok sözü olma kararlılığıyla, kendine özgü, yeni bir yapı oluşturarak.

Yazar, her üç romanında da kendi roman dünyasını oluşturmuştur; tutarlılığından ve roman estetiğinden ödün vermeden, kendi özgün ve zengin sesinin çok oktavlı özelliğiyle.

Dilsel açıdan yetkin ve yetkeli bir tavır sergiliyor. Uzun, bir paragraflık cümlelerle ve roman boyunca budak atıp duran kelimelerle belli ki ta çocukluğundan beri kadim bir dostluğu var.

Sayfalar ilerledikçe fena hâlde bağlanıyor insan romana.

Romanı okurken, “hangisi gerçek, hangisi hayal, kim kime yazıyor, kim kimi yanıtlıyor” diye çırpınan okuyucuya biraz insaf etseydiniz ya, a yazarımız! “Ne denli insan değeri bilseniz, hayata ve onu yaşayanlara ve yaşamayanlara saygılı olsanız da acaba bizi bu gailelere, meraklara gark ederken birazcık haz mı duydunuz?” diye size sorsam yersiz olurdu da, bu soruyu kendi romanlarım için kendime sorsam, yanıtım “evet”ti.

Aslında, o kadar gerekli mi hangisi hayatın kendisi, hangisi hayal? Her nereye varılacaksa, zaten hayallerin eşiğinden geçilmiyor mu hep?

Kanıyla, canıyla, yüksek gizilgücüyle, eski yaşanmışlıkların başka biçimlerde zamanımıza kadar süregelmesiyle, insanımızın, her dönemdeki açmazlarının, darmadağın hâllerinin, çıkmazlarının, çıkar arayışlarının, tıkanışlarının vurgulanmasıyla; resmî ideolojilere, yanlı tarih söylemlerine -içeriklerine- sırtını dönen bir roman “Yazışma”.

Dünyadaki hayatlar değişim-dönüşüm içindeyken, kadının toplumsal konumunun amansız hâlleri yazarımızın en önde gelen gailelerindendir. “Kadının konumu, toplumumuzda, birçok yanıyla, geçmiş zamanlara göre, şimdilerde çok farklı bir düzlemde midir?” sorusunu sordurur okuyucuya. Kendi inandığı doğruları, insani-vicdani sorumluluğuyla, kadın gerçeğine katkı koyarak irdeler.

Yazarımız, tüm içtenliğiyle kadından yana olurken, yazdıklarıyla eyledikleri birbirini doğrularken, “acaba zaman zaman, erkek karakterlerine biraz hoyrat davranmıyor mu” diye sordum kendime ama hâlâ yanıtlamak için düşünmekteyim.

Okurken, ben de dahil, birçok kişi, hayatını, başka hayatları, kimi zaman, özünü, gizini, sözünü, tezini romanlarda bulmaya çalışır ve bulur da. Bu buluşlar, gerçeklikler veya hayaller, düşlerle içiçeleşir, “tamam, yerimi aldım ben de bu romanda -veya öyküde-” der ve gönüllü, yazarını izleyerek koyverir kendini mai (veya abgûn) denizlerin en dibine. Bu romanın okuyucuları korkmasınlar en derinlerde gezinmekten; yazar onları selamete çıkaracaktır kendisiyle birlikte; vurgun yemeden.

Kitapla -Yazışma’yla- ara sıra zıtlaşılır da. Sonra uzlaşıp hemahenk olmak, ruh ve beden için ne doyumsuz bir haz... Ruhla beden, çoğu zaman bir noktada buluşamadığı için olsa gerek.

 

                                      +++

 

Vakit oldu tamam.

Bir uzun yaz günü sürdü muhabbetimiz kitapla.

Ve bitiş... Veda zamanı...

Ona -Yazışma’ya- mahzun ve meyus bir hâlde “güle güle” dedim (yoksa “merhaba” mı demeliydim?) Kitap konuğum, çok sevdiğim kelimelerden, cümlelerden derilmiş bir demeti uzattı bana ve fısıldadı. Ne mi? En çok etkilendiğim karakter, “ZilliRaziyeDayı”nın suretini çizmeme izin veriyormuş. Becerebilirsem, deneyeceğim.

 

                                      +++

 

Şair Sunay Akın’ın alıntıladığı bir sözü çok severim.

“Şair, bana yağmurdan bahsetme,

 Yağdır”.

Söz, yazarlar için de söylenebilir bence.

Değerli yazarımız Erhürman,

Edebiyatımıza yağdırdığın ve yağdıracağın yağmurlar öyle çok ve bereketli olsun ki, yer doysun, dolsun, TUFAN olsun.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 806 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler