1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. 'Travma'larımızın Üstesinden Gelmek? Bir Sözlü Tarih Projesi Olarak Birds of a Feather
Travmalarımızın Üstesinden Gelmek? Bir Sözlü Tarih Projesi Olarak Birds of a Feather

'Travma'larımızın Üstesinden Gelmek? Bir Sözlü Tarih Projesi Olarak Birds of a Feather

Hakan Karahasan: Kıbrıs’ın yakın geçmişi üzerine konuşmak da, yazmak da, oldum olası zor gelmiştir bana. Nedenine gelince: Modern Kıbrıs tarihi deyince, çatışmalar, savaşlar ve bunların insanlar üzerinde bıraktığı ‘ağır kabus’ bir türlü

A+A-

 

Hakan Karahasan

hakan_karahasan@hotmail.com

 

 

Stefanos Evripidou & Stephen Nugent
Birds of a Feather: Stories from a Conflict Zone, 2012
Dil: İngilizce-Yunanca-Türkçe
Altyazı: İngilizce-Yunanca-Türkçe
Süre: 40 dk.

Diyalog sadece kimlik ve farklılıkların ifade edilmesi değil, aynı zamanda diğerleri ile değerlerin de paylaşımıdır, bu değerler salt öteki için bir şeyler yapmak amacıyla değil, birbirimizi anlamamız içindir.

Enzo Bianchi -  Öteki Biz

 

Kıbrıs’ın yakın geçmişi üzerine konuşmak da, yazmak da, oldum olası zor gelmiştir bana. Nedenine gelince: Modern Kıbrıs tarihi deyince, çatışmalar, savaşlar ve bunların insanlar üzerinde bıraktığı ‘ağır kabus’ bir türlü geçmek bilmemektedir. İnsanın dahil olduğu her olayda olduğu gibi, yaşanmışlıklar ve bunların dil ile ifade edilmesi söz konusu olunca, dilin yetersizliğinden tutun da, ‘kime ve neye göre?’ soruları konuya nereden başlayıp nereye gideceğimizi daha da karmaşıklaştırmaktadır. Hâl böyle iken, “geçmiş bir travma” olan Kıbrıs tarihi üzerine bir şeyler yapma çabası bile, başlı başına takdir edilesi bir davranıştır bence. Birds of a Feather, sadece bu açıdan bile ilgiyi hak eden bir çalışma.

         Belgesel, Kıbrıs’ın yakın tarihi üzerine yoğunlaştığından olsa gerek, ister istemez, cevabı kolay verilemeyecek bir soru olan “tarih nedir?” sorusunu sormak, tarih derken neyi kastettiğimizi açıklamak açısından faydalı olabilmekte. Konuyla ilgili Nermi Uygur’un (1996) “Tarih Felsefesinin Yolu” başlıklı yazısına bakacak olursak:

Tarih deyince, yalnız tarih bilimi anlaşılmaz. Tarih; aynı zamanda insan dünyasında olup biten olayları, insanların değişik zamanlarda neler yapıp ettiğini, insan dünyasında kendini gösteren kültür, politika, din, sanat çeşidinden kımıldanışları, insanla ilgili her türlü uğraşıları, sürçmeleri, başarıları, savaşmaları dile getirmektedir. Buna göre “tarih”, insanın gerçekleştirmiş olduğu tüm kültür varlığını kapsar. Tarih sözcüğünün asıl anlamı da budur (s. 153-154).

Uygur’un (1996) aktardığı biçimde bakacak olursak, insanla ilgili her şey tarihin bir parçası olabilmekte... İşte tam da bu noktada, şunu belirtmek gerekiyor sanırım: “Tarih”, her ne kadar insana dair her şeyi içerse de, “geçmiş” ve “tarih” aynı şeyler değil. Günümüzde “tarih” deyince, daha çok, insanların dil ile kurgulamış olduğu “anlatılar” anlaşılmaktadır. Charlotte Fischer, Stefania Costache ve Chara Makriyianni’ye (2011) göre:

İnsanların yaşam tecrübeleri çoğu zaman öykülerle ifade edilir. Tarihçiler ‘öykü’ kelimesini kullanırken, insanların yaşadıklarına belli bir düzen ve yapı getiren bir anlatıyı kastederler... Öyküler, başka kaynakların yanı sıra, geçmişle ilgili bir versiyon yaratmamıza ya da başka bir deyişle, tarih yazmamıza olanak sunan ham malzemenin bir parçasını oluşturur (s. 5).

Yukarıdaki alıntılardan şöyle bir çıkarım yapılabilmekteyim: İnsana dair her şey olarak adlandırılabilecek olan tarih, aslında, bir anlatılar bütününden öteye gitmez. İşte, tam da bu yüzden, “yazılan” her tarih ile birlikte, bunun, yazılabilecek olasılıklardan sadece bir tanesi olduğu bilinciyle, mutlak bir gerçek (hakikat) aramak yerine, gerçeklerin (hakikatler) olduğunun ayırdına varmamız, “aynı geçmişin farklı anlatıları” olduğunu kavrayıp, konuları basite indirgemekten uzaklaştırabilir... Böylece, “bizim” tarihimiz yerine “bizlerin” tarihi olduğunu kavrayarak, “öteki” değil “ötekiler” (buradaki “öteki” ya da “ötekiler” tekil değil, tıpkı “bizler” gibi heterojendir), olduğunun farkına varıp, tarih yaparken, anlatıların sürekli değişebileceğini çoğulcu bir anlayış ile düşünebiliriz.

         Peki, Birds of a Feather nasıl bir belgesel ki, yukarıda bahsedilen kuramlardan bahsetsin? Birds of a Feather sözlü tarih anlayışına dair bir belgesel. Stefanos Evripidou ve Stephen Nugent’ın (2012) birlikte yönettiği belgesel Derrida’nın (2005) “Bağışlama Üzerine” adlı yazısında bahsettiği ‘ortak dil’e katkı koymaya çalışan, son dönemde adada “barış ve yakınlaşma” söylemlerine dair önemli yapıtlardan bir tanesi. Belgeselde konuşan Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler, “aynı olayı ‘farklı’ biçim(ler)de” algılayıp, yorumlayabiliyor. Bu da bize, her ne kadar yaşanılan olay(lar) “aynı” olsa da, adına “gerçek” dediğimiz şeyin her zaman sorgulanabilir olduğunu; döneme, siyasi iktidar(lar)a göre değişebileceğini göstermektedir.

         Belgesel boyunca “gezindiğimiz” dört köy olan ‘Peristerona, Katokopia, Afanya ve Maratha’[1] sakinleri konuştukça, “öyküleri” ne olursa olsun, her bir bireyin yaşam dünyasını oluşturan etmenlerin zamana, mekâna, etrafındakilere göre farklılık(lar) gösterdiğini ve değişebileceğini görebiliyoruz. Belgeselin henüz başında, bir olayı aktarırken, bir Kıbrıslı Rum, bahsi geçen olayın öyle olmadığını belirtiyor ancak bir başka Kıbrıslı Rum, Kıbrıslı Türk’ün anlatısını destekleyerek, aslında sözlü tarihin ne kadar değişken olabileceğini gösteriyor bizlere... Bunu olumsuz bir durum olarak değil, tam tersine, olumlu bir süreç olarak adlandırmak gerekiyor. Nedenine gelince: ‘tarafların’ aynı mekânda oturup, karşılıklı konuşması, her ne kadar ‘anlaşamasalar’ da, çözüm için gerekli olan birbirlerini dinleme konusunda önemli bir adım olarak görülebilir. Belgeselde konuşan Yannis Papadakis’in sözüyle söyleyecek olursak: “Her iki kesim de bağırıyor, diğer tarafla konuşmaya çalışmıyor.” Peristerona’daki köy kahvesinde oturup konuşan Salih Niyazı ve Andreas Kyriakidis’in durumunu, Derrida’nın (2005) bağışlama üzerine söylediği sözlerle ifade edecek olursak:

Kurban, suçluyu ‘anlar’ anlamaz, onunla fikir alış-verişinde bulunur bulunmaz, konuşur konuşmaz, anlaşır anlaşmaz, uzlaşma sahnesi ve bununla da, bağışlama dışında her şey olan bu sıradan bağışlama başlar. Bağışlamamı dileyen, ancak kendisini anladığım ve beni anlayan birine ‘Seni bağışlamıyorum’ desem bile, o zaman bir uzlaşım süreci başlamıştır; üçüncü araya girmiştir. Ancak, bu saf bağışlamanın sonudur (s. 58-59).

‘Bağışlanamaz olanı bağışlama’nın gerçek bağışlama olduğundan bahseden Derrida (2005, s. 44), ‘konuşma’nın uzlaşmaya giden yolda önemli bir araç olduğunun altını çizmektedir. Birds of a Feather, bir nevi, Derrida’nın (2005) ‘bağışlanamaz olanı bağışlama’ (s. 44) olarak adlandırdığı ve bağışlama üzerine Tony Angastiniotis’in yapmış olduğu Kanın Sesi (2005) belgeselinden sonra bireyleri düşündüren biçimiyle, seyretmeye değer bir yapıt olarak karşımıza çıkmaktadır.

         Belgesel boyunca; kayıp yakınları, savaşta ailelerini kaybedenler, göçmenler, sürecin içerisinde kendilerini aktif olarak bulanlar gibi değişik kesimler ile bu konular üzerine bir süredir düşünen, yazan, üreten akademisyenlere de söz verilmek suretiyle, konunun hem bireysel, hem de kuramsal kısımlarına vurgu yapılmış.

         “Aynı tarihin ‘farklı’ yönleri”nin olduğu belgesel boyunca birçok defa gösterilmiş. Ancak bu, belgeselin “tarafsız” olduğu anlamına gelmemeli. Belgesel, başta belirtildiği üzere, sahip olduğu anlatı biçimiyle bir taraf aslında. Adadaki çözümsüzlüğün sürmesi yerine, insanların birbirleriyle diyalog kurması vasıtasıyla adada anlaşmayı inşa edebilecekleri bir Kıbrıs var, belgesel boyunca. Afanyalı (Gaziköy) olan Kostas Orfanu’nun şu sözleri önemli:

“Kıbrıslı Rumlar Kıbrıslı Türkleri öldürdü. Ve Kıbrıslı Türkler Kıbrıslı Rumları öldürdü. Savaşta babamı kaybetmiş olmanın acısını biliyorum diye Kıbrıslı Türklerin acısını anlıyorum. Onların da canı var.”

Söylemiş olduğu bu sözlerle Orfanu, adanın her iki tarafında hakim olan “tek haklı tarih anlayışı”nın yapısını söküyor. Ama, yapıyı sökerken, her şeyi parçalamıyor, “yeni bir anlayış inşası” da yapıyor: İnsan hayatının dini, dili, milleti olmaması... Ve ancak böyle bir anlayışla adada anlaşma olabileceği düşüncesi...

         Savaşta kaybedilen insanların Kıbrıslı Rum, Kıbrıslı Türk değil de insan olduğu mesajı, sözlü tarih ve görüntüler vasıtasıyla belgeselde çok daha güçlü bir biçimde ifade edilmiş. Muratağa, Sandallar ve Atlılar köylerinde ailesinden yaklaşık 30 kişiyi kaybeden Hüseyin Akansoy’un söyledikleri dikkat çekici:

“Bu suçları işleyenler cezalandırılmalıdır. Bu hususta hislerim şudur ki, bu cezalandırma ya da cezalandırma arayışı; güven inşa etme, barış yaratma ve bu ülkeyi birleştirme hedefimize engel teşkil edecekse, o zaman bu cezalandırmadan vazgeçebilirim.”

Derrida (2005) “bağışlama, yalnız bağışlanamaz-olanı bağışlar” (s. 44) ifadesiyle “çılgınlık” olan bağışlamadan uzlaşmaya geçiş sürecini anlatmakta ve şöyle belirtmektedir:

... saf bağışlama, kendisini olduğu gibi sunamıyorsa, kendisini sunmaması gerekiyorsa ve böylece kendisini inkâr etmeden, bir egemen-olana ihanet etmeden ya da onu yeniden-olumlamadan kendisini bilinçte sergileyemiyorsa, o zaman, eğer asla gerçekleşemiyorsa, neyin bir bağışlama eylemi olduğu ve kimin kimi bağışladığı ya da kimden neyi bağışladığı nasıl bilinir? Çünkü öte yandan, henüz söylediğimiz gibi, iki taraf, hatanın doğası üzerine hemfikir olmak zorundaysa, bilinçli olarak kimin kime karşı hangi kötülükten suçlu olduğunu vb. bilmek zorundaysa ve eğer durum çok olasılık dışı kalıyorsa, tersi de doğrudur. Aynı zamanda, aslında başkalığın, özdeş olmayışın, hatta kavrayışsızlığın indirgenemez kalması zorunludur. Bu yüzden bağışlama, çılgındır. Anlaşılamazlığın gecesine, yalnızca bilinçli bir biçimde dalmak zorundadır. İsterseniz buna bilinçdışı ya da bilinç-olmayan deyin. Kurban, suçluyu ‘anlar’ anlamaz, onunla fikir alış-verişinde bulunur bulunmaz, konuşur konuşmaz, anlaşır anlaşmaz, uzlaşma sahnesi ve bununla da, bağışlama dışında her şey olan bu sıradan bağışlama başlar. Bağışlamamı dileyen, ancak kendisini anladığım ve beni anlayan birine ‘Seni bağışlamıyorum’ desem bile, o zaman bir uzlaşım süreci başlamıştır; üçüncü araya girmiştir. Ancak, bu saf bağışlamanın sonudur (Derrida 2005, s. 58-59).

Belgeselin yapmaya çalıştığı, bir “çılgınlık” olan saf bağışlamadan, “ortak dil”i konuşma/konuşabilme yoluyla uzlaşma yolunun açılması aslında. Salt bu yüzden bile, ilgiyle seyredilebilecek 40 dakikalık görsel bir şölen sunuyor bizlere Birds of a Feather. Kimbilir, adına yakın dönem Kıbrıs tarihi dediğimiz şeyin ne olduğu hakkında belki de hiçbir fikir sahibi değiliz? Belki de öyleyiz...


 

Kaynakça

Charlotte Fischer, Stefania Costache ve Chara Makriyianni. Sözlü Tarihin Tanıtımı: Hayattaki İnsanların Öyküleri Tarih Olunca. Çev. Şerif Tuncel. Lefkoşa: AHDR, 2011.

Enzo Bianchi. L’altro Siamo Noi. Torino: Einaudi, 2010.

Jacques Derrida. “Bağışlama Üzerine.” Bağışlama ve Kozmopolitizm. Çev. Ali Utku & Mukadder Erkan. İstanbul: Birey, 2005, s. 37-69.

Nermi Uygur. “Tarih Felsefesinin Yolu.” Kültür Kuramı. İstanbul: YKY, 1996, s. 153-174.

Stefanos Evripidou & Stephen Nugent. Birds of a Feather: Stories from a Conflict Zone. 2012.

Tony Angastiniotis. Kanın Sesi: Yeşil Hatta Sıkışıp Kalmak / Παγιδευμενος Στην Πρασινη Γραμμη (Kanın Sesi II Belgesel VCD’si ile birlikte), Lefkoşa: Rüstem Kitabevi, 2005.

 



[1] Köy isimlerini belgeselde geçtiği şekliyle yazmayı yeğleme sebebim, belgesel ile bütünlük içerme fikrinden başka bir şey değildir.

 
 
 
 
Bu haber toplam 922 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler