1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. TOPLUMSAL BELLEĞİMİZİ OLUŞTURMALIYIZ.
TOPLUMSAL BELLEĞİMİZİ OLUŞTURMALIYIZ.

TOPLUMSAL BELLEĞİMİZİ OLUŞTURMALIYIZ.

Bu günlerde, Haşmet Gürkan’ın kitaplarını yeniden okuyorum… Büyük bir dikkat ve satır aralarını özenle kafamda çizerek. Okudukça kendimi de örnek alarak, şu gerçek bir daha çakılıyor kafama: “Çok unutkan bir toplumuz biz. Bu yüzden bir

A+A-

 

 

Bu günlerde, Haşmet Gürkan’ın kitaplarını yeniden okuyorum… Büyük bir dikkat ve satır aralarını özenle kafamda çizerek. Okudukça kendimi de örnek alarak, şu gerçek bir daha çakılıyor kafama:

“Çok unutkan bir toplumuz biz. Bu yüzden bir türlü ‘toplumsal belleğimizi’ oluşturamıyoruz…

Çok somut bir soru: Başkentimiz Lefkoşa hakkında, kaçımız derli toplu bilgi sahibiyiz. 10. Yüzyılda, ‘Başkent’ olan Lefkoşa’nın gayet verimli bir ovanın ortasında, kolay ulaşılır konumundan dolayı, çok eski dönemlerden beri canlı bir ticaret ve zanaat yaşamı olduğu…

Ve,

Bu zanaatların, bazılarının eski gelenek ve görenekleriyle İngiliz Dönemi’nin sonlarına dek varlıklarını koruyabildiklerini…

Ötekilerinse, Avrupa Endüstrisi’nin büyük üretim gücü karşısında ve İngilizlerin her türlü ithalatı serbest bırakmaları sonucu ortadan silindiklerini çeşitli nedenlerle silinmeyenler de ancak teknolojik yeniliklere ayak uydurmak suretiyle varlıklarını koruyabildiklerini… Tabii, artık gereksinim duyulmadığı için terk edilen zanaatlar da vardı…

Arada sırada bunları konu etmek gerekiyor diye düşünüyorum. Ve, bu yazımda, Lefkoşa’da tarihe karışmış ‘iki eski zanaattan’ söz edeceğim: Basmacılık ve Keçecilik.

Basmacılık, bugün artık tamamıyla unutulmuş eski zanaatların başında gelir; oysa, Lefkoşa’da – özellikle de Osmanlı Döneminde – önemli bir iş kolunu oluşturmaktaydı…

Mariti (1760-1767), De Vezin (1776-1792), Louis Salvator (1873) gibi, çeşitli dönemlerde Kıbrıs’ta bulunmuş yabancılar – Lefkoşa hakkında yazarken- basmacılığın önemini de vurgulamaktaydılar. Lefkoşa ve çevresindeki köylerde dokunan ‘pamuklu kumaşlar’, çeşitli kök boyalarla boyanır ve bu arada basmalar yapılırdı.

 

BASMACILIK… DEBBAĞLIK… KEÇECİLİK…

Basmacılık, debbağlık, genellikle Türklerin işlediği bir zanaattı. Türk Toplumu’nun geçmişi üzerine geniş bir bilgi sahibi olan, Avukat Fadıl N. Korkut, Cevdet Çağdaş’ın, “Kıbrıs’ta Türk Devri Eserleri – 1965” adlı yapıtında yer alan bir yazısında, bu konuda, şu ilginç bilgileri aktarmaktadır bize:

“(…) Bu sanatların en önemlisi, basmacılık ve debbağlıktı. Kanaatimce, bu iki sanatı Kıbrıs’a, ‘Ahi Türkleri’ getirmiştir; Çünkü, öteki sanatların loncaları, ‘Esnaf başıların’ idaresi altında oldukları halde, bu iki sanatın loncaları ‘Ahi geleneğine’ uygun olarak, kendi şeyhlerinin idaresi altında idiler.

Ahilerin, ‘sanatkarlıkla – Dervişliği’ birleştiren bir tarikata bağlı olduklarını biliyoruz. (…) Debbağlıkla – basmacılık, Lefkoşa Türk Topluluğunun, eti ve kemiği mesafesinde idi… Aslen Lefkoşalı olan şimdiki ailelerin belki yarısı, bu iki esnafın ustalarıyla kalfa ve çıraklarının torunlarıdır.

Nitekim, benim dedem de basmacı ustası imiş…”

 

KISACA DA OLSA…

Basmacıların, hangi teknikle çalıştığını, kısaca da olsa, Avusturyalı, ‘Arşidük Louis Salvator’dan öğreniyoruz…

Lefkoşa’yı 1872’de ziyaret edip, kent hakkında güzel ve yararlı bir kitap da yazmış olan bu genç Arşidükün anlattığına göre, basmalar, çeşitli desenler içeren tahta kalıplar üzerine boya sürmek ve sonra da, kumaşları, onların üzerine bastırmakla elde edilmekteydi

Lefkoşa’da basmacılık 20. Yüzyıl başlarına kadar sürmüş olmalıydı…

 

***

Basmacılık ve keçecilik de artık unutulan zanaatlardan…

‘Keçe’, görünüşü battaniyeyi andıran kalın bir yünlü yaygıydı. Kilime de benzerdi. Yünü, ıslatıp, dövmek suretiyle yapılırdı.

Önceleri ‘Külah’ yapımında ve sair amaçlarla kullanılırken, son zamanlarda daha çok, hayvanlara yapılan semerlerin iç yüzünde, yumuşak bir kaplama maddesi olarak kullanılırdı.

Keçe yapmak için, yünler, ince tabakalar halinde, geniş bir örtünün üzerine yayılırdı. Her tabakadaki yün liflerinin yönü, ötekilerle çapraz oluşturacak şekilde bulunurdu; yani, kontroplaklarda ters yöndeki tahta tabakaları gibi yayılırdı yünler…

İstenilen kalınlık elde edildikten sonra, yünler, tekrar bir bezle örtülür ve su serpilerek ıslatılırdı. Ondan sonra da kenarından bir rulo gibi katlanarak, çıplak ayakla tepilmeye başlanırdı…

Üç veya dört kişi, birbirlerine tutunarak, yünleri tepe tepe ruloyu kaktırırlar ve katlama giderek büyürdü.

Bu şekilde, dükkanın bir ucundan ötekine dek gidilir ve burada işlem ters yönde olmak üzere tekrar başlardı…

İşte böyle belirli bir süre tepildikten sonra, yumuşak ama çok dayanıklı bir tür yaygı olan ‘keçe’ ortaya çıkardı.

 

Keçeleri, koyun makasına benzeyen özel bir makasla keserlerdi…

Keçecilik, 1950’lerin sonuna dek varlığını sürdürmüş… Binek hayvanlarına gereksinim kalmayınca, bu zanaat da terk edilmişti…

 

 


 

Sevgili Arif Feridun’dan

“KALDIĞI YERDEN…” devam…

 

 

Her  kitap insanın ufkunu genişletiyor; ama, bazıları var ki, insana – hele bizimkisi gibi ‘altyapısı – belleği’ eksik bir toplumda -  önemi / değeri daha da artıyor… yani, başlı başına bir özveri istiyor…

Beni, yürekten vuran bir kitaptı, Arif Feridun’un geçen yılın Temmuz ayında Galeri Kültür tarafından yayınlanan “Unutulmasın Diye” adlı kitabı. Sevgili Arif Feridun, daha ilk eserinde kendi tarzını yaratmış… adeta “anılarla sohbet eder gibi”, köyü Poli olmak üzere, okuyucusuyla sohbet ede ede sonuçta benim gibi Poli ve yöresini hiç bilmeyenler için bile öylesine bir bellek oluşturmuştu ki… tanıtma yazımın sonunda adeta yalvarır gibi “Lütfen devam edin,  lütfen” diye bitirmiştim.

Aslında, yazacağına dair umudumu da hep canlı tuttum ve işte, şimdi o ikinci kitap, benim gibi bekleyenlerin yüreğine su serpti…

Tıpkı, bir fincan kahve gibi… Limon çiçeği kokusunda bir sohbet dilinde…

 

KALDIĞIMIZ YERDEN…

Kitabın adı bana umut verdi: “Kaldığımız yerden…”

Bu kitabında, doğal olarak kaldığı yerden sürdürüyor yazar. 1950’li yıllardan, yani onu Poli’den alıp, Lefkoşa’ya götüren ‘Erkek Lisesi Koğuşuna…’ götüren yıllardan.

Burada geçen yıllarını anlatan her satırı okurken, ustaca anlattığı okul – öğretmenleri ve dersleri konusundaki yorumlarını – okul yıllarımız ve Türkiye’den gelen öğretmenlerimizin bazıları  bize (Viktorya Kız Lisesi) de ders verdikleri için, daha bir ilginç geldi bana; ama, değindiğim gibi “anlatı” müthiş…

Herşeyi hiç atlamadan anlatıyor Arif Bey. Karma köylerinde yaşayan Rum çocuklarla oyunlarını, birbirlerinin bayram ve yortularındaki katılımlarını ve birbirlerine ikramlarını… O yaşlarda duyduğu Rumca söylenceleri de unutmamış. Ör: Rumcası’nı da yazdığı bir dörtlüğün, Türkçesi:

“Benim annem senin annen / su doldurmaya gittiler / Kuyuyu boş bulunca / oturup kavga ettiler !.”

O zamanın çocuk oyunlarını da hiç unutmamış. Ör: “Tahta tahta ben var”, “Gavrun gavrun gavruncuk” vb. ve bilmeceler…

 

KAYIP GİDEN BİR SÜREÇ

Sonra, bir uğursuzluk çöküyor tüm adanın her yerinde olduğu gibi onlarda da… Ve, ilk kurbanlar: “Lisani Çavuş”un şehit edilişi… sonra, arkasının gelişi, o korku çemberinin – ateş ve kanın – ortalığı sarması…

Ayrıntıları öylesine anımsıyor ki yazar… O uzun savaş hali öylesine işlemiş ki, hepimiz gibi onun da yüreğine… O kadar olur.

Sonra, yaşanan onca korkunç olay… Her yerde olduğu gibi, onların da her birinin başka bir yere dağılışı… Ama, o sıcak kanlı insanların hala, her tanıştıkları insana, “kimlerdensin ya oğlum, yetişin poli’den?” diye sorarak, sımsıcak ilişkileri beslemeleri…

 

LİSE YILLARI VE LEFKOŞA’DA YAŞAM

Ben, bu bölüme daha bir bayıldım… İçinde Lefkoşa var ya! Baf’ta – Poli’de yetişmiş bir gencin, Lefkoşa anıları gerçekten tekrar tekrar ve gülümseyerek okumaya değer. Ör: Sade, bizde değil, - Güneydeki Sinemalar… O zamanın yaşantıları + okul daha İngiliz Yönetiminde ya… Orada yaşanan onca şey… Değişen her şey ve Eğitim Sistemimiz…

Politik Değişim ve Gelişmeler

 

***

Ve… Ve… İnsanın içinin gittiği o güzelim: “Kültür ve Nostaljiler” bölümü…

Yemek türleri, giyim tarzları, doğumlar, yaşlar – yaşlanmalar, kabotaj ve gadaklizmo Panayırı yarışları, Espiritüellik ve Halkımızın Dobracı Fıkraları, Evlilik… Ve, “Klasik Konular” başlığı altında… İlginç hayat dönemeçleri…

Ve… Tirad… Ve, bir artı daha + “Deyişler” başlığı altında, bir kültür zenginliğimizin dökümü…

 

***

Eline – yüreğine sağlık sevgili Arif Feridun…

Lütfen, yazmayı sürdürün…

Lütfen…

-          Ve sevgili okur: Bu kitap, çocuklarına bırakacağın en güzel miraslardan biri olacaktır…

Başka yazabilenlere… yüreği bu toprağın sevgisiyle dolu olanlara:

Lütfen, daha çok geç kalmadan…

Siz de yazın anılarınızı…

Lütfen.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1085 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler