1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. TİYATRO...
TİYATRO...

TİYATRO...

“Ne darbe ne şeriat” sloganı ile başlayan, “yesinler birbirlerini” ile devam eden, günün sonunda sol entelektüelleri AKP karşısında Kemalist rejimi savunma noktasına getiren sürecin özeti şu: Türkiye solu 1990’ların ortaları

A+A-

 

 

 “Ne darbe ne şeriat” sloganı ile başlayan, “yesinler birbirlerini” ile devam eden, günün sonunda sol entelektüelleri AKP karşısında Kemalist rejimi savunma noktasına getiren sürecin özeti şu: Türkiye solu 1990’ların ortalarından itibaren baş döndürücü bir hızla gelişen sermayenin ve siyasi erkin el değiştirme sürecini adeta nutku tutulmuş biçimde izlemekle yetindi.

Türkiye tarihinin bu en büyük sınıfsal alt üst oluş sürecinde solun kendisini “izleyici” role indirgemiş olması her halde ileride tarihçilerin en fazla şaşkınlıkla değerlendireceği konuların başında gelecek.

“Anadolu kaplanları” olarak tanımlanan, gerçekte milliyetçi-muhafazakâr, dini hassasiyetleri yüksek taşra küçük ve orta burjuvazisinin başını çektiği “merkeze karşı çevre kalkışması” biçiminde özetlenecek devrimsel sürecin “izleyicisi” olmak ve bu şiddetli iktidar mücadelesinde “yesinler birbirlerini” den öte bir tutum geliştirememek anlaşılabilir bir durum değil çünkü…

Kemalist Cumhuriyet, “on yılda 15 milyon’er yarattık her yaştan” türküsünü çığırarak, yeni rejimin kanatları altında palazlandırılan, bu rüşvet karşılığında da siyasi erkten pay istemeyen işbirlikçi bir burjuvaziyle al gülüm ver gülüm bir düzen öngörmüştü.

1925 yılında çıkartılan Takrir-i Sükûn kanunu ile yaratılan sendikasız, partisiz, muhalefetsiz vahşi bir sömürü ortamında, sözde “devletçilik” ilkesiyle sahneye konan tiyatroda işbirlikçi burjuvazi devlet eliyle kendisine sunulan sus payıyla yetindi.

Resmi tarih üstünü örtüyor bunun ve garip biçimde sol da bu resmi tarihin kalın perdesini aralamak konusunda isteksiz görünüyor ama Kemalist Cumhuriyetin kontrol edemediği unsurlara tahammülü ancak 2 yıl sürebilmişti. Takrir-i Sükûn, bugünün nasyonal sosyalistlerine sorarsanız hâlâ “devrimin meşru müdafaa hakkından ibaret” bir olaydır.

AKP lideri bugün her fırsatta “Tek Parti dönemine” atıfta bulunarak kendi otoriterizmini aklamaya çalışırken, sol entelektüeller “ama”lı cümleler kurmaktan ve Kemalist rejimin günahlarını aklamaya çalışmaktan vazgeçmek zorunda. AKP liderliğinin karşısına Kemalist rejimin suçlarını örtbas etmeden çıkıp 2012 yılının yeni despotizminin hesabını sorabilmeliyiz. Zira AKP’nin “anti tezi” geçen yüzyılın başlarına ait vizyonuyla Kemalizm değil, 21. Yüzyılın çağdaş, çoğulcu demokratik değerleridir.

Sol entelektüellerin resmi tarihe sıkı sıkıya sarılması şaşırtıcı değil aslında. Hatırlayalım:

Kemalist rejimin otoriter ikliminde siyaset üretimi ve devleti yönetme rolü asker-bürokrat-aydın elite teslim edilirken, işbirlikçi burjuvazi “siyasete karışmamak” koşuluyla halktan söğüşlenen paradan payına düşenle “sermaye birikimi” sağladı.

Cumhuriyet dekorlu bu tiyatroda; taşraya, küçük esnafa, işçi ve köylülere, Müslümanlara, sosyalistlere ve elbette büyük “Türkleştirme operasyonu” sayesinde servetlerine el konulan azınlıklara yer yoktu.

Mürekkep yalamışların neredeyse tamamının memuriyetle “devşirilerek” iktidara ve rejimin azınlıklardan çalıp çırparak, halkı söğüşleyerek elde ettiği servete ortak edildiği bu oyunda aydın ihaneti hâlâ daha sürüyor.

Cumhuriyet aydınları, rejimin ideolojik-kültür üretimini gerçekleştirmek, “tek lider- tek devlet- tek millet” mitinin entelektüel meşruiyetini sağlamak “memuriyetini” severek üstlendiler. “Düşmanlarla çevrili” bir coğrafyada “devrimlerin kazanımlarının” savunulması adına rejimin yediği haltları aydın namusuyla dile getirmek yerine Atatürk devrimlerine güzelleme yapma karşılığı maaşa bağlandılar.

Memurlaştırılmış entelektüeller Kemalist rejime olan sadakat ve şükran duygularını, “Kemalizm’in sözde devrimci” maskesini de takarak her fırsatta ispatlama geleneklerini sürdürüyorlar. Bazen sanatçı, bazen akademisyen kimliğiyle…

AKP’ye muhalefetlerini yakalarında Atatürk rozetleriyle, Atatürk ilke ve inkılaplarına “sarsılmaz” bağlılıklarıyla bir görev duygusuyla yürüten entelektüeller diyarı Türkiye! Para ve güç el değiştiriyor çünkü… Yeni rejimde, eski rejimin memurlarının alanı daraldıkça öfke artıyor.

Belki biraz da bu yüzden Cumhuriyetle “biriktirilen” sermayenin kaynağını oluşturduğu herkesçe malum olmasına rağmen Türkiye solu ve entelijansiyasının dili, Ermenilere reva görülen vahşete “soykırım” demeye bir türlü varmıyor. Muhalif olması beklenen sanatın ve sanatçının, entelektüelin devletleştirildiği bir ülkede, “sosyalist kamu yönetimi” kavramını “kapitalist devlete eklemleme çabası” da bundan kaynaklanıyor. Malum, “memlekete komünizm lazımsa, onu da devlet getirir” bizim memlekette. Tıpkı küçük bir makyajla devlet partisini sosyal demokrat bir partiye dönüştürüvermek gibi…

Sosyalistliği bilince çıkartmak yerine bu tiyatroda bir aksesuara indirgeyen Türk entelijansiyası, Ermenileri katledip, soyup soğana çeviren, Dersim’de Kürtlere ayar veren, Varlık Vergisi ile Rum ve Yahudilerin işini bitiren, 6-7 Eylül ile “kılıç artıklarını” temizleyen bir devletin talan düzenini “kamu hizmeti” saymayı “yeğliyor”.

Utanmadan “sermayenin kucağına oturacağımıza devletin kucağına oturabiliriz” diyenler, bu devletin tarihin hiçbir döneminde “halkın devleti” olmadığını, “kamu” denilen şey üzerinde gerçekten “kamu denetimi” olmadığını, tam tersine “kamudan söğüşlenen servetin” bir avuç yeni zengine ve onların konforuna hizmet eden bürokrat ve apoletlilere pay edildiğini bilmiyor değiller.

“Sihirli” kamu kavramı işin içine girince, ezberi bozulan solumsuların amigoluğunu boş verin siz! Bizim memlekette devlet de, kamu da o sizi heyecanlandıran “kamu” değil! Düpedüz soygun ve talan rejiminin adıdır bizim coğrafyada kamu dediğiniz şey…

Entel-memur takımının “kamu” lafazanlığı eblehlikten değil, şark kurnazlığından elbette… Devlete kapılanmışsan, kapıkulu olmaktan gayrı yapacağın bir şey yoktur çünkü… Bu anlaşılır bir şey…

Anlaşılmaz olan, arsızlığın tavan yaptığı bu ülkede muhalefetin hiçbir türlüsüne tahammülü olmayan bir devletin “memuru” olmakla “özgür sanat” lafazanlığını bağdaştırabilmek! Rezilliğin bile bir insicamı olmalı nihayetinde…

“Açlar ordusunun” siyaseten ete kemiğe bürünmüş hali olan AKP’nin semirdikçe güçlenen yeni despot düzeniyle mücadeleyi eski rejimi aklayan argümanlarla yapmaya kalkışan sol entelektüelleri “nasyonal sosyalizme” her geçen gün biraz daha yaklaştıran da bu…

AKP’nin kontrolsüz bir güce dönüşmesinin nedeni de her şeyden önce karşısında ciddiye alınır, örgütlü, güçlü bir muhalefetin olmaması. Birbirinden ölesiye nefret eden, hele ki eski günahkâr rejime neredeyse dört elle sarılmış bir solun muhalefetinden ne olur?

10 yıldır gücüne güç katarak devam eden bir iktidarın karşısına eski rejimin çakma laikliğine, çakma hukukuna, çakma demokrasisine sarılarak çıkmak nasıl bir muhalefet anlayışı olabilir?

Ne tür bir solculuk, darbecilerin, darbe heveslilerinin ve onların medyadan siyasete suç ortaklarının yargılanmasına itiraz etmeyi solculuğuyla bağdaştırabilir?

Militarizmin, askeri veya sivil otoriterizmin karşısına dikilmeyen bir sol, sol olabilir mi?

Kemalist Cumhuriyetin günahlarıyla yüzleşip onu mahkûm etmeden, Kemalizm’in tesis ettiği militarist-monolitik ideolojiyle tüm bağlarını kopartmadan AKP’ye muhalefet etmek mümkün mü? Bunu önceliğine almayan bir solculuk, solculuk olarak kabul edilebilir mi?

Türkiye’nin AKP’siz bir geleceği kurabilmesi için gözlerini artık “Kemalizm’in badem gözlerinden” ayırmayı başarabilmiş bir sola, memur kafalı olmayan entelektüellere ihtiyacı var…

Yoksa bizde bu Kemalist sol, AKP’de bu iştah olduğu sürece işimiz zor…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 999 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler