1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Tetiği çekenler ve çektirenler...
Tetiği çekenler ve çektirenler...

Tetiği çekenler ve çektirenler...

Büyürken, “iyi bir aile”den gelmenin anlamını öğrenir insan – sevgi ve ilgiyle büyütülmenin önemini kavrar... “İyi bir aile”niz varsa, çevrenizde sizden daha az şanslı olanları anlamaya, tüm canlılara saygı göstermeye ve tam

A+A-

Kıbrıs: Anlatılmamış Öyküler...

 

 

 

 

Tetiği çekenler ve çektirenler...

 

Büyürken, “iyi bir aile”den gelmenin anlamını öğrenir insan – sevgi ve ilgiyle büyütülmenin önemini kavrar... “İyi bir aile”niz varsa,  çevrenizde sizden daha az şanslı olanları anlamaya, tüm canlılara saygı göstermeye ve tam olarak beklediğiniz gibi olmasalar da farklı yaşam biçimlerine saygıyla yaklaşmaya alıştırılırsınız küçücük yaşlardan... Büyüdükçe hayata, insanlara, hayvanlara, tüm canlılara dair ailenizin size verdiği temel eğitimin ne kadar da önemli olduğunu anlamaya başlarsınız...

Büyüdükçe, “iyi bir aile”den gelmenin maddi zenginlikle, parayla falan hiç alakası olmadığını, “iyi bir ailenin” çevrenizde kocaman yürekleri olan ve insanlığı ve tüm canlıları kucaklayan bir annenizin, bir babanızın, bir nenenizin, bir dedenizin olması anlamına geldiğini kavrarsınız...

Büyüyünce okula gidersiniz ve toplum size kendi “değerleri”ni öğretmeye başlar... Okulu bitirirsiniz, iş hayatına atılırsınız, çalışmaya başlarsınız, içinde bulunduğunuz toplum size kendi “değerlerini” öğretmeye ve bunları sergilemeye devam eder... Sizi siz yapan ailenizden ve toplumunuzdan gelen bu resmi ve gayrıresmi (informal) eğitim olsa gerek...

Kimi zaman size öğretilenleri sorgularsınız, kimi zaman hiç düşünmeden herkesin yaptığı gibi yapar ve size öğretilenleri olduğu gibi kabul edersiniz... Ancak bu adada kendimizi içinde bulunduğumuz korkunç durum, bizi bir kez daha çevremizde olup biten herşeyle ilgili düşünmeye, bunları değerlendirmeye zorlamalı... Bunu “iyiyi” ve “kötüyü” bireyler olarak bizlerden, anneler, babalar, kardeşler, yeğenlerden öğrenen çocuklarımız için yapmalıyız çünkü içinde yaşadığımız toplumları oluşturanlar da bizler değil miyiz?

Büyürken tüm bunları öğreniyordum, çevremdeki insanların hayatlarına bakıyordum... Annem hayatta olduğu sürece, böyle şeyleri işaret ederdi bana: Kendi döneminden gerçek yaşam öyküleri anlatırdı ve çelişkilere işaret ederdi – maksadı tüm bunları daha iyi anlayabilmemdi...

Bir arkadaşım bana bir “katil”in öyküsünü anlatıyor... Bu “katil”in öyküsü oldukça ilginç ve bu arkadaşım bana onun öyküsünü anlatmak istiyor:

“Onun gerçek öyküsünü pek az insan bilir” diyor bana... “Çok problemli bir aileden geliyordu – büyürken iyi bir aile hayatı olmamıştı sanırım... Belki de tüm hayatını etkileyen şey bu olmuştu... Savaştan önce sanki iyiymiş gibi duruyordu ve çevresindekilerle de iletişim kurabiliyordu. Savaş onu “hazırlıksız” yakalamış olmalı – aniden öldürmek, üstelik de bu işin “öncülüğünü” yapmak istemeye başlamıştı... 1974’te Mağusa bölgesinde gerçekleştirdiği infazlardan sonra Mağusa’da bir kahvehaneye gitmiş – tüm giysileri kan içindeymiş, gözlerinde deli bir bakış varmış... Kahvehanedeki arkadaşları “Aman aman! O silahı kaldır! Şimdi bizi da vuracakmış gibi durun!” diye bağırmışlardı ona...

Her zaman savaştaki “zaferleri”nden söz eder, nasıl öldürdüğünü ve nasıl tecavüz ettiğini anlatırdı... Bir keresinde, nenesinin gözleri önünde 11 yaşındaki bir kız çocuğuna nasıl tecavüz ettiğini, sonra her ikisini de öldürüp nasıl gömdüğünü anlatmıştı... Maraş’ta olmuş bu...

Ancak savaştan sonra sürekli olarak kabuslar görüyordu ve onu tedavi eden bir psikiyatriste bu kabuslardan söz ediyordu... Ancak arkadaşlarına ve çevresine hiçbir zaman “Ben hata yaptım” veya “Yaptıklarımdan pişmanım” dememişti... Hayatının sonuna kadar kendini bir “kahraman” olarak takdim etmeye devam etmişti... Ancak bu insan kaç yıl süreyle kanserle boğuştu biliyor musun? Çok büyük acılar içinde öldü, uzun yıllar boyunca kanserden kırandı durdu... Bazan öldürdüğü masum insanlar nedeniyle böyle bir ceza çekmiş olduğunu düşünüyorum...”

Elbette tek bir kişinin öyküsü, her iki taraftan da masum insanları öldürmüş yüzlerce diğer kişinin durumunu açıklamıyor. Bu tek bir kişinin profili... Peki ya her iki taraftan tüm diğer katillerin profilleri? Ve elbette tüm bu masum insanların öldürülmesinde toplumların şu veya bu şekilde oynadığı roller ne olacak?

Bir Kıbrıslırum arkadaşım bana bazı EOKA-B’ci Kıbrıslırum katillerin öykülerini anlatıyor:

“Farkında değil misin?” diyor bu Kıbrıslırum arkadaşım, “hiçbirşeye karışmamış olan insanlar, huzur içinde göçüp giderler... Kimisi uykusunda ölür, çok acı çekmeden ölür... Oysa masum insanları öldürmüş olanlar her zaman çok büyük acılar içerisinde kıvrana kıvrana ölürler.

Mesela çok iyi bilinen bir katil vardır ki bu adam Baf’ın Koloni köyünde, sanırım 1964 yılında nişanlı bir genci öldürmüştü... İşte bu adam, çok büyük acılar çekerek öldü... Onun öyküsünü bildiğimiz için, onun akibetinin ne olacağını izliyorduk ve merakla bekliyorduk. 3-4 ay süre boyunca çok korkunç acılar çekti ölmeden önce... Koloni köyünde o genç Kıbrıslıtürk’ü öldürdükten sonra, bu kez bazı Kıbrıslıtürkler de bu adamın bir akrabasını öldürmüşlerdi... Herkes onun acı çekerek ölümünü takip ediyordu çünkü işlediği suçlar biliniyordu. 1964’te bir Kıbrıslıtürk genci öldürmüştü, sonradan EOKA-B’ye katılmıştı ve 1974’te de bazı Kıbrıslırumlar’ı öldürmüş olduğu yönünde söylentiler vardı...

Yine bir başka katilin öyküsünü anlatayım sana... Bu adam, 1967’de Baf’ta Kasaba’dan kaçırılan bir Kıbrıslıtürk baba-oğulu öldürmüştü. Bu Kıbrıslıtürk baba-oğulu Polem köyünde öldürmüştü... Onları bir kuyuya atmıştı diye duyduk, sonra da bu kuyunun bulunduğu tarlaya bağlar ekmişti, bulunmasınlar diye... O da daha sonra EOKA-B’ye katılmıştı... İşte bu adam da 3-4 ay süreyle ölüm döşeğinde kıvrandı durdu... Nefes alamıyordu! Nefes alırken korkunç sesler çıkarıyordu... Herkes onun öyküsünü bildiği için, akibetinin ne olacağını herkes izliyordu... Sonuçta öldü ama çok korkunç acılar içerisinde kıvranarak öldü...”

“Bu katillerden birisi” diyor Kıbrıslırum arkadaşım, “EOKA’daydı. EOKA dağıldıktan sonra silahını geri vermemişti. Onun rüyası Yunanistan’la birleşme yani ENOSİS idi. Zaten Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşunu sağlayan Londra-Zürih Anlaşmaları’na da karşıydı... EOKA’dan kalma silahıyla öldürdü Baf’tan, Kasaba’dan 1967’de kaçırılan o Kıbrıslıtürk baba-oğulu... Ve 1974’te de EOKA-B’nin parçası olması, kimse için sürpriz olmamıştı...”

Kıbrıs o kadar küçük bir ada ki herkes herkesin ailesini, gelirini, ne yeyip ne içtiğini, nasıl yaşadığını biliyor... Eğer kollektif bellekte bir kişiyle ilgili masum insanlara acı çektirmiş olduğuna dair bir bilgi varsa, bu kişiyi sonuna kadar izleyip herkese onun yaptıklarını anlatıyor insanlar...

“İyi bir aile”den gelmek tek başına yeterli olmayabiliyor... Bundan daha önemlisi insani değerleri olan ve böylesi şeylerin gerçekleştirilmesine izin vermeyecek “iyi toplumlar”dan gelmektir diye düşünüyorum...

“İşte bazı fanatikler bu işleri yaptı” ya da “Hepimiz geçmişte büyük hatalar yaptık” gibi sözcüklerle açıklanamaz bu – masum insanların canını alan tüm bu katillerin eline silahları veren kimlerdi? Onları koruyanlar kimlerdi? Masum insanlara tecavüz edildiğinde veya öldürüldüklerinde, onlara arka çıkıp bu suçlarını örtbas edenler kimlerdi? Eğer bir memlekette polis, mahkemeler, yasalar varsaydı, o zaman her iki toplumda da bu insanlar neden “yasaların üzerinde” tutuldular? Onlara “dokunulmazlık” sağlayanlar kimlerdi?

Bunların tek bir tanesi bile hiçbir zaman neden tutuklanmadı, neden mahkemeye çıkarılmadı, neden hapse atılmadı, neden yaptıkları için ceza çekmedi? Neden işlerinde terfiler aldılar ve bazı durumlarda zengin oldular ve neden her iki toplum da tüm bunlar karşısında sessiz kaldı ve sessizlikleriyle bu suçlara ortak olmak durumuna düştüler? Elbette insanlar eğer her iki tarafta da yetkililerin bu suçluların suçlarını – masum insanların öldürülmesi, masum insanlara tecavüz edilmesi  - örtbas ettiklerini görmüşlerse, o zaman neden ortaya çıkıp da bir sonraki hedef olmayı göze alsınlardı ki? 

Onlar yalnızca tetiği çekenlerdi, peki ya tetiği çekmeleri için onlara talimat verenler veya onları buna teşvik edenler kimlerdi? Tetiği çektirenler kimlerdi?

Tüm bu insanlık suçları örtbas edildiği sürece, “insani değerlere sahip iyi toplumlardan” söz edebilir miyiz acaba?

“İyi toplumlar” böylesi insanları işledikleri insanlık suçlarından sorumlu tutarlardı ancak Kıbrıs adasında hiçbir zaman, hiç kimse onları “sorumlu” tutmadı... Her iki tarafta da, işledikleri suçlar ve ettikleri tecavüzler yanlarına kaldı... Her iki tarafta da yüzlerce, binlerce kurbanın yakınlarını tarifsiz acılara boğdular, insanların hayatlarını mahvettiler ve tüm bunları gizli birer “dokunulmazlık perdesi”nin arkasına sığınarak yaptılar...

Şimdi bazı insani değerlere sahip her iki taraftan da insanlar, tüm bu “katiller”in en sonunda ölürken çok büyük acılar içinde ölmekte olduklarına dikkat çekiyor ve bunu bir tür “teselli” olarak görüyor... Ancak bu ne tür bir “teselli” olabilir ki? Masum insanları öldürenleri herhangi bir biçimde cezalandırmamak ve ölecekleri zaman “acı çekmelerini” beklemek, ne tür bir “teselli” olabilir?

Daha da önemlisi kimsecikler, gelecekte böylesi insanlık suçlarının işlenmemesi için sağlam yapılar kurmak üzere herhangi bir adım atmıyor. Müzakere masasında da böylesi şeyler görüşülmüyor – müzakere masalarında konuşulan şeyler, maddi konularla ilgilidir: Mülkler, toprak, vs. Ne yazık ki her iki toplumdan da masum insanların çekmiş olduğu acılar ve bu acıları çektiren sorumlulardan hesap sorulması Kıbrıslıtürkler’le Kıbrıslırumlar arasındaki müzakere tarihinde hiçbir zaman “gündem” olmamıştır...

Öyleyse böylesi insanlık suçlarının işlenmesine izin vermeyecek “iyi toplumları” nasıl kuracağız? Kıbrıslıtürkler ve Kıbrıslırumlar olarak eğer bunu kendi aramızda dahi konuşamıyorsak ve her bir taraf kendi “katillerini” koruyorsa, “iyi toplumları” nasıl kuracağız?

Çocuklarımız için tüm bunları düşünmenin zamanı hala gelmedi mi? Bugün atmadığımız, atamadığımız ya da atmaktan kaçındığımız adımlar, gelecekte evlatlarımızın önüne devasa boyutlara ulaşıp da dikilmeyecek mi? Almadığımız, alamadığımız önlemler, konuşmadığımız, konuşamadığımız şeyler, evlatlarımızı zehirlemeye devam etmeyecek mi?

 

 


***  Okurlarımız bildiklerini paylaşmaya devam ediyor...

 

“Fotoğraftaki Mehmet Cengiz’di...”

 

Pek çok okurumuz bizi arayarak, geçtiğimiz günlerde bu sayfalarda bir “kayıp” yakını olan Ortaköylü Andreas Efsthatiu’yla röportajımızda yer verdiğimiz Eylül 1974’te Kanlıdere’de çekilmiş Kıbrıslıtürk ve Kıbrıslırum askerlerin fotoğraflarında bulunan bir kişinin Mehmet Cengiz olduğunu belirttiler, bize onun telefon numarasını da verdiler. Biz de Andreas Efsthatiu’ya bu telefon numarasını verdik. Bu hafta, Andreas Efsthatiu, Mehmet Cengiz’i ziyaret edecek ve 37 yıl aradan sonra ilk kez bir araya gelecekler. Andreas Efsthatiu yıllardır kendisine “İstmemem babacığım istemem” şarkısını söyleyen, çok güzel sesi olduğunu söylediği Mehmet Cengiz’i aramaktaydı ancak o, Mehmet Cengiz’i “Ahmet” olarak biliyordu...

Bir okurumuz şöyle yazdı:

“Sevgül Hanım, merhaba... 11-12.7.2011 tarihli Yenidüzen gazetesinde çıkan yazınız için aradım. Fotoğraf, benim de o bölükte askerlik yaptığım zamanlar çekilmiş. Fotoğraftaki arkadaşın adı Ahmet değil, Mehmet Cengiz’dir ve şu anda Tuzla’da ikamet etmektedir. Mehmet Cengiz, yaşı 55’in üzerindeki Lefkoşalılar tarafından çok iyi bilinen bir kimsedir. Çünkü Mücahitler Parkı’nda sanırım Grup Feveranlar’la o kapalı günlerde, akşamları konser vermekte idiler... Dediğim gibi şimdi Tuzla’da kalmaktadır ve inanmayacaksınız, halen fotoğraftaki gibidir... Hiç değişmedi yani...

Mehmed’in yanındaki sivil şahsı tanıyor gibiyim ama aradan çok zaman geçti, eğer yanılmıyorsam onu size Mehmet söyler... O zaman bunların yaptıklarını çoğumuz sık sık yapmıştık. Karşılıklı silahları mevzide bırakıp dere yatağına iner, birbirimize birşeyler verir, azıcık sohbet ederdik. Birkaç sefer da gerek onların, gerekse bizim çavuşlar tarafından yakalanmıştık... ama benim için en unutulmazı, nöbetim sırasında yırtık şarjörlükten 4 adet kurşun düşüp kaybolmuş, tabii cezasını biliyorsunuz... Ali isminde Dohnili bir arkadaşımı takımdan çağırtmış, Rumcası ve karşıdakilerle arası çok iyi olduğu için tanıdıkları ile irtibata geçip 2 saat içinde aynı mm çapında kurşunları dere yatağına inip almış ve bana vermişti...”

Tüm okurlarımıza fotoğraftaki güzel sesli şahsın Mehmet Cengiz olduğunu bulmamıza yardım ettikleri, bize onun telefon numarasını da sağladıkları için sonsuz teşekkürler...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 996 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler