1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. “Teşkilatın namusu…”
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518
Yazarın Tüm Yazıları >

“Teşkilatın namusu…”

A+A-

BİR ÖYKÜ…

 

DR. DERVİŞ ÖZER

 

Nasıl ve nereden gireceğimi bilemedim. Yıllardır aklımda ama bir türlü istediğim gibi bir giriş yapıp,  başlayamadım yazıma. Ne zaman bilgisayarın karşısına geçsem ve yazmaya başlasam bir gülme krizi geliyor, kalkıp dolaşıyorum, gelip oturuyorum tekrar gülmeye başlıyorum. Sonra bırakıyorum aradan aylar geçiyor yine aynı şey.

Bir örgüt düşünün, halkı etrafında toplamış, kurtuluş, özgürlük diye naralar atarak silahlanıyor, karşısında başka milliyetçi bir örgüt o da silahlı ve naralar atıyor. Naralı bir örgüte karşılık naralı bir örgüt daha. Zaten el kadar bir ada. Bir tanesi bile fazla ama denge işi dengelenmek için ikincisi kuruluyor. Eeee ne olacak, adamların eline silah verirsen ve ideolojiyi öğretmezsen adam istediğini örgüt adına yapacak. Asacak, kesecek, çalacak, ırza geçecek.

Nitekim öyle oldu. bazıları milliyetçilik deyip  asayişi de düzeltmeye kalkarlar. Kim kiminle arkadaşlık kurabilir, kim kimle oturabilir gibi idari işlere başlarlar. Köyün gençlerinin kiminle evleneceğine hangi kişinin hangi kişi ile ticaret yapacağına da karışır. Hangi adamın karısını boşayacağına, çocukların kimde kalacağına da karar verir.

İşte bizim hikayemiz de  teşkilat ile ilgili, teşkilatın namusu ile ilgili. Öyle ki köyün birinde  teşkilatın okumuş gelecek vaat eden bir adamı vardır. Büyük adam olacaktır. Teşkilatta sözü geçecektir. Harcanacak adam değildir. Diğer teşkilat adamları cahildir, akılları bir şey kesmez, ne dersen yapar. Vur dedin vurur, kes dedin keser. Ama bu delikanlı biraz saf bir çocuk da olsa  akıllıdır. Okumuş adamdır. İşte böyle adamlar, on tane vurucu adama değiştirilmez. Onları korumak gerekir.

Gel zaman git zaman bu okumuş teşkilatçı çocuk evlenip ayrılmış bir kıza aşık olur. Köyde yaşlı anaları ve felçli babaları ile kalan kocadan ayrılmış  iki kız kardeş vardır. Bir de küçük erkek çocukları. Bekar kızlar, kocadan da ayrılmışlar rahattırlar, arada evde eğlence de düzenlerler. Köyün bazı delikanlıları gelir, içerler, sohbet ederler meşk ederler. Bizim teşkilatın okumuş çocuğu da bu eve girer çıkar ve evdeki kızlardan birine aşık olur. Evin geçimini sağlar ve eve gelen gideni pek sevmez, kızlara baskı yapar, “Kimse gelmeyecek bu eve” der. Biraz içince naralar atar "Seviyorum olan" der.

İşte bu naralar teşkilatın kulağına gider. Teşkilatın altın çocuğu  iki tane kadına gönül vermiş ve disiplini bozmaktadır. Olacak şey değildir. Teşkilat böyle bir şeyi asla kabul edemez. Teşkilatın altın çocuğu gelecek vaat eden aslanı, iki tane kocadan boşanmış kadına aşık olup geceleri sokaklarda naralar atamaz. Teşkilatın  umut vaat eden çocuğu kaybedilemez. Teşkilat toplanır, karar alır. Bu sorun derhal halledilmeli der ve bölgeye haber gönderir. Bu iş kökten halledilecek. Köydeki teşkilatın ileri gelenleri toplanır. Okumuş çocuk çekilir, konuşulur, yapmaması istenir. Uygun değildir derler.  Fakat aşk bacayı sarmıştır, dinlemez dinlese de uzun sürmez. Teşkilat tekrar toplanır ve karar alır. Kadınlar köyden sürülecektir.  Ne yapılıp edilecek, bu kadınlar ve anaları ve de felçli babaları köyden gönderilecektir. Ama bu iş güzellikle olmayacaktır. Adamlar seçilir, planlar yapılır ve teşkilatın büyük eylem planı işleme konur. Üç adam hazırlanır. Ve bu adamlar köyün okumuş teşkilatçısını korumak için eyleme geçerler. Ay ışığı olmayan bir gece seçerler.

Üç adam yüzlerini ayakkabı boyası ile boyarlar.  operasyon sırasında konuşmayacaklardır. Yüz boyaması yetmez. Başlarına Klu Klux Klan gibi birer de torba geçirirler ve gece yarısı uyuyan felçli adamın, iki kızın ve bir çocuğun, aynı zamanda yaşlı bir koca karının evine duvarlardan atlayarak girerler. Ellerinde odunlar vardır ve herkesi döverler, çocuğu döverler, felçli adamı döverler, kadınları döverler, eşyaları kırarlar. Kırmadık cam çerçeve bırakmazlar. Kadınlar bağırır, çocuk ağlar, felçli adam yataktan düşer ve yerlerde sürünür, yaşlı kadının ağzı kırılır, dişleri dökülür. Genç kadınlar dayaktan geçirilir  ve hırıltı sesleri arasında eylem tamamlanır. Tamamlanır da kadınlardan birisi dişli çıkar. Başında torba ile duvardan atlayan teşkilat tetikçisini elinden odunu alarak evire çevire döver. Diğerleri kadının elinden teşkilat tetikçisini zor kurtarır. Ve geldikleri gibi duvardan atlayıp kaçarlar.

Kadınların çığlığını komşular duyar  ama duymazlığa gelirler. Kadınlar sabah olunca, sağlam kalan eşyalarını toplarlar ve köyü terk edip Lefkoşa'ya yerleşirler. Teşkilat artık rahattır. Köyün gelecek vaat eden çocuğu kurtarılmıştır.

Tabi o aşkın Lefkoşa'da da devam edip etmediği bilinmez ama teşkilat, namusunu Klu Klax Klan  gibi başa torbalar geçirerek kurtarmış  ve köydeki düzeni teşkilat lehine çevirerek düzene koymuştur.

Siz teşkilatı küçümseyen adamlar, zannetmeyin ki teşkilatlar sadece  teşkilata karşı savaşır, düşmana karşı da savaşır. Teşkilatlar düzen sağlamak için her türlü şartlarda, herkese karşı da savaşır. Bu işler çocuk oyuncağı değildir. Düşman sadece EOKA değildir. Düşman, teşkilatı güç durumda bırakmak isteyen köydeki kocadan boşanmış iki dul kadın ve onların çocuğu, felçli babaları, yaşlı anaları da olabilir. Ve teşkilat bunlara karşı da savaşır, düzeni  sağlar.

(DR. DERVİŞ ÖZER – AĞUSTOS 2017)

 


BASINDAN GÜNCEL…

 

“Kayıplar”la ilgili dijital veri tabanı oluşturuluyor…

Lefkoşa, 3 Eylül 2017 (T.A.K): Kıbrıslırum hükümetinin, “kayıplar” konusunda ortak bir dijital veri tabanı oluşturulması için 80 bin Euro ödenek ayırmak üzerinde çalıştığı bildirildi.

Ödeneğin hali hazırda Kıbrıslırum Yönetimi Başkanlığı’nın 2018 yılı bütçesine dahil edilmesinin öngörüldüğünü yazan Politis gazetesi, ortak bir dijital veri tabanı oluşturulmasının, “kayıplar”ın bulunması çalışmalarının ileriye götürülmesine ilişkin çabaları kolaylaştırmasının beklendiğini belirtti.

Veri tabanının bilgi toplanmasına kolaylık sağlayacağını ve arşiv malzemelerinin dağılımına son vereceğini kaydeden gazete, bugün çeşitli arşivlerin, çeşitli müdahil birimlere dağılmış halde olduğunu ekledi.

(TAK AJANSI RUMCA HABER BÜLTENİ’NDEN – 3.9.2017)

 


“Yunanistan’da ne arıyoruz?”

Burag PEKSEZER

Bugünlerde herkes ya Yunanistan’da tatil yapıyor ya da orada gelmiş adaların güzelliğini, insanların sıcaklığını övüyor. Doğrudur, gerçekten güzel yerler. Ama işin asli, o insanların çoğu bizim buradan göçen insanlar ve onlar bizim kıyılarımızda yaşarken Ege’nin bu yani da (onlar Minör Asia der)aynen böyleydi; daha yaşanılır ve daha insancıl… Sonra ise onları düşman belledik, sürdük ve onlardan kalanları da yok ettik. Şimdi iki parça deniz görmek ve huzur bulmak için Yunanistan’a gidip “işte medeniyet” diyoruz. Adamların balta girmemiş sahillerini, güzelim evlerini ince işlenmiş eşyalarını övüyoruz. Zaten şehirlerde bile en çok onlardan kalan yerleri övmüyor muyuz, İzmir kordon olsun, Fener balat olsun, adalar olsun.. HEPSİ de bize onların mirasıydı bizde… Sürdüğümüz adamlarım yuvasını özlüyor, yaşam arıyoruz. Yaşadığımız ilahi adalet değil ama ilahi bir komedi belki de…

Ben Kınalı Ada’da büyüdüm, İstanbul’daki Prens Adaları’nın kente en yakın olanında, hani şu tepesinde antenleri olan… Her yaz okullar kapanır kapanmaz giderdik, denize girdiğimiz, sokaklarında istediğimiz gibi oynayabileceğim bir vahaydı benim için ve Vasili için, Geo için, Doruk için, Can için, Sayat için, Arden için ve Engin için… Kimin hangi dili konuştuğunu hiç umursamazdık, hiçbirimiz diğerimizin arkasından kötü söz etmedik. Ada kültürü buydu bizim için ve tüm o renkli binaları, bisikletli sokakları ve at arabaları ile bir nevi eski İstanbul’du benim için. Şimdi ise her gidişimde biraz daha kayboluyor o eski doku. Her yer sevimsiz binalarla doluyor ve sanki adalar giderek Türkiye’nin geri kalanına benziyor. Tekdüze, ruhsuz ve gri… İstanbul da böyle farklılıklarını, renklerini ve değerlerini kaybettikten sonra yaşanmaz olmamış mıydı, hatta bütün Türkiye? Ve o güzeli dokuyu bulmak için pek çoğumuz Yunanistan’a gidip ah çekmiyor muyuz?

Anneannem Fener’de Rum arkadaşlarıyla, Rum komşularla büyümüş, onların dilini bilir, hala da biraz anlar. Biz Kurtuluş’ta otururken eski bir ev gördüğünde balkonuna veya kapısına bakarak onu inşa edenin Rum olup olmadığını hemen anlardı. Onun söylediğine göre, eski Rumlar – bilhassa Pontuslular- kalfalıkta çok ünlülerdi. (Belki de Laz müteahhit geleneğini başlatanlar onlardır.) Şu an o evlerin çoğu artık yok, kentsel dönüşüme kurban gittiler. Onları inşa edenler de yok, Yunanistan’a göçtüler, Daha doğrusu göç ettirildiler. (1922 Nüfus Mübadelesinden bahsetmiyorum. 1942’deki varlık vergisinden., 6-7 Eylül olaylarından, 1964 zorunlu Rum göçünden, 1990’lardaki Kardak “krizinden” bahsediyorum, aşağıda hepsinin linki var, gönlünüzce bakın.). Her olay binlerce insanın göçüne sebep oldu. Her göçten sonra biraz daha eksildi semtler ve şehirler. Ne Orhan Veli şiirlerindeki Eleniler kaldı, ne de Edip Cansever şiirlerindeki kürkçü Yorgolar. Ama gidişleri yetti mi? Elbette hayır. Her ne hikmetse her milliyetçi hezeyan en çok inşaat şirketlerine yaradı. Birileri rant istedi, birileri ise Rumlardan kalan izlerin silinmesini. Güzelim eski Rum evleri yıkıldı, mahalleleri yeniden pazarlandı. Alan razı, satan razı…

Soyu binlerce yıl ötesine giden, Anadolu’da iz bırakılmamış alan bırakmayan Grek – Helen kültürünü yok etti bu ülke. Sadece iktidar partisinin işi değil bu, “Atatürk olmasa hepinizin adı Yorgo olurdu” diye baş baş bağıranlar da bunun içinde. Çok değil 100 sene öncesine kadar Anadolu’da ve evet Tüm Anadolu’da, sadece Ege kıyısında değil, Pontuslu Rumların binyıllarca yaşadığı Karadeniz kıyılarından Türkçe konuşan Karamanlı Rumlara ve hatta Diyarbakır’a kadar her yerdeydiler. Soyu Antik Yunan’a kadar dayanan bu milletten geriye bugün 1500 kişi ya kaldı ya kalmadı, maşallah hepsini denize döktük, onlardan kalanlara da beton döktük (ama yerli beton;)

Bugün ne Vasili kaldı ne de onu olduğu gibi tanıyıp sevecek Can veya Engin. Hepsi ya yurt dışında veya yurt dışına çıkma hayaliyle şu anda bir Yunan adasında tatilde. Seneler önce ateşlenen nefret silahı kendi kendisini vurdu ve şu an hepimiz bunun acısının çekiyoruz.

Okul sıralarda denize dökmekle övündüğümüz adamların ülkesine gidip tanıdık tatlar arıyoruz, belki de hiç tanımadığımız bir geçmişi özlüyoruz…

 

Linkler:

1942 Varlik Vergisi:

https://en.wikipedia.org/wiki/Varl%C4%B1k_Vergisi#cite_note-27

6-7Eylul 1955:

http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse-hur/6-7-eylul-1955-yagmasi-ve-1964-surgunleri-1428641/

1964 Zorunlu Goc:

http://www.21yyte.org/tr/arastirma/teostrateji-arastirmalari-merkezi/2014/03/14/7489/1964te-turkiyedeki-yunanlilarin-sinir-disi-edilmeleri

(KOPUNTU - Burag Peksezer – 26.8.2017)

 

 

Bu yazı toplam 1354 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar