1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. 'Temmuz Oyunları'
Temmuz Oyunları

'Temmuz Oyunları'

Niyazi Kızılyürek: “1974 Planı” Kıbrıs Sorununda çok sık rastladığımız çözüm planlarından biridir. Yalnız önemli bir farkı var. “1974 Planını” birileri dayatmadı. Bu planı iki taraf müzakere ederek hazırladı ve kağıt üstünde iki ta

A+A-

 

 

Niyazi Kızılyürek

 niyazi@ucy.ac.cy

 

“1974 Planı”

“1974 Planı” Kıbrıs Sorununda çok sık rastladığımız çözüm planlarından biridir. Yalnız önemli bir farkı var. “1974 Planını” birileri dayatmadı. Bu planı iki taraf müzakere ederek hazırladı ve kağıt üstünde iki tarafça da neredeyse kabul edildi. Ne var ki, plan resmen onaylanıp uygulamaya konulmadı. Başlıca nedeni de 15 Temmuz 1974 tarihinde Yunan Cuntası’nın Makarios’a karşı yaptığı darbe ve onu izleyen Türk Müdahalesi idi. Yani, “1974 Planı” olarak adlandırılan plan 1968-74 arasında yapılan Kıbrıs Müzakerelerinde varılan “son noktaydı”. 15 Temmuz darbesi yapıldığında taraflar birçok konuda mutabık kalmıştı ve yapılacak son rötuşlarla planın resmiyet kazanması bekleniyordu.

Planın içeriğine baktığımız zaman Kıbrıs Türk tarafının Zürih ve Londra anlaşmalarından epeyce taviz verdiğini görürüz. Örneğin Cumhurbaşkanı Muavini’nin veto hakkı ortadan kalktı ve biri Türk biri de Rum olmak üzere iki Cumhurbaşkanı Vekili olması kabul edildi. Kamusal hizmet ve yürütme alanlarında Kıbrıslı Türklerin temsili %30’dan %20’ye indirildi. Yasamadaki temsil oranları da % 80 Kıbrıslı Rum, % 20 Kıbrıslı Türk olarak belirlendi. Yani, 75 sandalyeli olacak yeni Temsilciler Meclisinde 15 Kıbrıslı Türk’e karşı 60 Kıbrıslı Rum yer alacaktı. Cemaat Meclisleri kaldırıldı ve yetkileri Temsilciler Meclisi’nin Kıbrıslı Rum ve Türk üyelerine devredildi. Temsilciler Meclisi’nde ayrı çoğunluk uygulaması, anayasanın değiştirilmesi, seçim yasası ve yerel özerklik yasası gibi konularla sınırlandırıldı. Yargıda ise 1960 anayasasının öngördüğü ikili yapı -Yüksek Mahkeme ve Yüksek Anayasa Mahkemesi- sona erecek ve birleşik bir yargı düzenine geçilecekti. Buna göre 6 Kıbrıslı Rum ile 3 Kıbrıslı Türk hakim görev yapacağı tek bir Yüksek Mahkeme olacaktı. Hâkimleri Cumhurbaşkanı atayacaktı. Cumhurbaşkanı Muavini Üç Türk hâkimi atama yetkisine sahip olmayacak, sadece atanmaları için Cumhurbaşkanına öneri yapacaktı. 15 Temmuz’un hemen öncesinde Makarios’un büyük zorluk çıkardığı yerel özerklik konusunda da kısmi ilerlemeler olmuştu: kurulması kararlaştırılan Yerel Özerklik sisteminde yerel özerk idareler nüfus değişikliği yapılmadan uygulanacak, yani, idari birimler etnik bakımdan “pür” olmayacaktı. Makarios, bunu “kantonlaşma” veya “federalleşme” olarak gördüğü için kabul etmeye yanaşmıyordu. (ilginçtir, bugün Türkiye’de Kürtlerin özerklik talebine de benzer yanıtlar veriyor).

Burada bir parantez açarak 1974 yılının başında başbakanlık koltuğuna oturan Bülent Ecevit’in Türk tarafının pozisyonunu değiştirdiğini ve çözümün federal devlet temelinde aranması gerektiğini ileri sürdüğünü hatırlatmakta yarar vardır. Kıbrıs Rum toplumu bu açıklamaya sert tepki gösterdi ve görüşmelere Yerel Özerklik ilkesi temelinde devam edildi.

İşte, Polivios Poliviou’nun “1974 Planı” olarak adlandırdığı bu plan 1974 yılının başlarında Denktaş ile Kliridis tarafından kabul edilmişti. Makarios’un son sözü söylemesi bekleniyordu. Makarios’un bu plana “evet” deyip demeyeceğini bilemiyoruz, çünkü araya darbe girmiş ve her şey bambaşka bir seyir almıştı. Bu konuda spekülasyon yaparak bir şeyler söylemek gerekirse, ben, Makarios’un maksimalist tutumunu sürdüreceği ve Kıbrıs Rum tarafının lehine oldukça fazla “iyileştirmeler” içeren bu planı kabul etmeyeceği görüşündeyim. Nitekim Türk Müdahalesinden sonra, “daha fazla bir şeyler koparmayı” düşündüğü için varılan mutabakatı onaylamadığını itiraf etti.

 Türk tarafının 1974 Müdahalesinden hemen önce masada neleri kabul ettiğini hatırda tutarak gelişmeleri izlemeye devam edelim.

15 Temmuz Darbesi ve 20 Temmuz Müdahalesi

15 Temmuz darbesi haliyle her şeyi değiştirdi. Başbakan Ecevit derhal harekete geçerek Büyük Britanya hükümeti ile temas kurdu. Londra’da yapılan Türk-İngiliz temaslarında başlıca Türk görüşleri şöyleydi: İki garantör ülke üçüncü garantör Yunanistan’ın Kıbrıs’ta bozduğu anayasal düzeni yeniden tesis etmekle mükelleftiler. Türkiye ile İngiltere adaya birlikte bir askeri harekat düzenlemelidir. Harekatın amacı “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını korumak” olacaktır. Ayrıca, böyle bir harekat Atina Cuntasının düşmesini de sağlayacak ve Yunanistan’a demokrasi getirecektir. Ecevit’in argümanları arasında bir tanesi oldukça dikkat çekiciydi: Kıbrıs’ta iki toplumun sorunları “milli bilinç” (Kıbrıslılık Bilinci anlamında NK) eksikliğinden kaynaklanıyordu. İngiltere ve Türkiye’nin yapacağı harekat ve Makarios ile girişilecek işbirliği böyle bir bilincin oluşmasına katkı sağlayacak ve adada kalıcı barışın yerleşmesine yol açacaktı.

         Büyük Britanya Türkiye ile askeri alanda ortak hareket etmeyi reddetti. Bunda Amerika’nın büyük rolü oldu. Kissinger, İngiliz hükümetini müdahale yönünde teşvik etmedi. Ayrıca, İngilizler çok önceden yaptıkları değerlendirmelerde Kıbrıs’ta darbe olursa tarafsız kalma kararı almışlardı. İngiltere, Türkiye’nin adadaki İngiliz üslerini kullanarak çıkarma yapmasına da sıcak bakmıyordu. İngiltere’nin önerdiği üç garantör ülkenin istişare etmesini ise Türkiye kabul etmiyordu. Başbakan Wilson’un bir sorusuna karşılık Ecevit Türkiye’nin amacının yıkılan anayasal düzeni yeniden tesis etmek ve Kıbrıslı Türklerin güvenliğini sağlamak olduğunu söyledi. Yalnız Kıbrıslı Türklerin güvenliğinin sağlam temellere dayandırılması gerektiğini, bunun için de Kıbrıslı Türklerin engelsiz şekilde denize açılma imkanının olmasının şart olduğunu, bunun da “toprak ayarlaması” yapılmadan olamayacağını belirtti. Bu Türk tarafının daha sonra masaya koyacağı coğrafi federasyonun ilk sinyaliydi.

         Bu arada Londra’ya gelen ABD dışişleri bakan yardımcısı Sisco ile de görüşen Bülent Ecevit 1964’te yapılan hatanın tekrarlanmayacağını söyledi ve Sisco da bunu “anlayışla” karşıladı. Açıkçası, ABD Türkiye’yi durdurma niyetinde değildi. Nitekim, Bülent Ecevit Londra’dan Türkiye’ye dönerken askeri müdahale kararını çoktan vermişti. Türkiye müdahaleyi yalnız yapacaktı.

Atina’da durum bambaşka idi. CİA’nin yönlendirilmesi ile Türkiye’nin adaya çıkarma yapmayacağına inanan Cunta Şefi Yuannidis işin başında çok sakindi. Türkiye’nin çıkarma yapmaya başladığını öğrenince hayretler içinde kalmıştı. Adaya dört savaş gemisi göndermişse de, gemileri apar topar geri çağırdı.

20 Temmuz günü başlayan çıkarma 22 Temmuz’da sağlanan ateşkes ilanı ile durduruldu. Türk askerleri Kıbrıs’a çıkmıştı ama istenilen ilerlemeyi sağlayamamışlardı. Bu arada, Atina’da Yunan Cuntası düştü ve ciddi bir devlet adamı olarak tanınan Konstantinos Kramanlis Paris’ten Atina’ya döndü. Kıbrıs’ta da Nikos Samson istifa ederek görevi Kıbrıs Anayasasına uygun bir şekilde Temsilciler Meclisi Başkanı Glafkos Kliridis’e devretti. Bu aslında 15 Temmuz darbesi ile bozulan anayasal düzenin kısmen tesis edilmesiydi. Kliridis, anayasal düzeni tesis etmek için bir adım daha attı ve Türkiye’nin adaya ayak bastığı 20 Temmuz 1974’ten tam üç gün sonra, 23 Temmuz 1974 tarihinde, Rauf Denktaş’a Zürih ve Londra Anlaşmalarını olduğu gibi kabul ettiğini ve uygulamaya hazır olduğunu bildirdi. Ne var ki, Türk tarafı artık “oralı” değildi. Türkiye’nin Kliridis’e ulaştırdığı mesajda şöyle deniyordu: “Türk hükümeti, Kıbrıslı Rumların on yıl boyunca uygulamaktan kaçındığı ve yok saydığı Zürih-Londra Anlaşmalarına geri dönemez ve bu konuyu görüşemez. Ayrıca, bu anlaşmaların Rum saldırıları karşısında Kıbrıs Türk toplumunu koruyamadığı da artık kanıtlanmıştır.”

Birinci Cenevre Deklarasyonu

Ateşkes kararından sonra üç garantör ülke görüşmelerde bulunmak üzere Cenevre’de bir araya geldi. 25–30 Temmuz tarihleri arasında yapılan Birinci Cenevre görüşmeleri BM’nin 20 Temmuz 1974 tarihinde yayınladığı 353 numaralı karar çerçevesinde gerçekleştirildi. BM bu kararında bütün devletleri Kıbrıs’ın egemenliğine, bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne saygı duymaya davet ederek derhal ateşkes yapılmasını, Kıbrıs Cumhuriyeti’ne karşı yabancı askeri müdahalenin derhal sona erdirilmesini, Kıbrıs Cumhuriyeti’nde uluslararası anlaşmalara aykırı olarak bulunan yabancı askeri personelin derhal adadan çıkmasını ve üç garantör ülkeyi bir araya gelerek bir an önce bölgede barışı ve Kıbrıs’ta anayasal hükümeti tesis etmeye davet etmişti.

         Birinci Cenevre konferansı dışişleri bakanlarının ortak deklarasyonuyla sonuçlandı. Buna göre, Kıbrıs Rum ve Yunan güçlerinin kuşatması altında bulunan Kıbrıs Türk “enklavları” boşaltılacak, esir düşen asker ve siviller karşılıklı olarak iade edilecek, BM’nin 353 numaralı kararı çerçevesinde bölgede barışın, Kıbrıs’ta da anayasal hükümetin kurulması için görüşmeler yapılacaktı. Ortak açıklamada, ayrıca, 8 Ağustos tarihinde Garantör Ülkelerin yanı sıra iki toplumun temsilcilerinin de katılacağı görüşmelerin başlayacağına yer veriliyordu. Bu görüşmelerde ele alınacak başlıca konular “anayasal düzene geri dönülmesi” ve “Cumhurbaşkanı Yardımcısı’nın 1960 anayasası çerçevesinde göreve geri dönmesi” olarak belirlendi. Ortak açıklamada bir yandan “1960 anayasasından” ve “anayasal düzene geri dönülmesinden” söz edilirken, diğer yandan Türk tarafının ısrarıyla açıklamaya giren bir cümle farklı ve tezat anlamlar içeriyordu. Türk tarafı “Kıbrıs Cumhuriyeti’nde fiilen Türk ve Rum olmak üzere iki muhtar idare vardır” ifadesinin ortak açıklamaya girmesinde ısrar etmiş ve bunda da başarılı olmuştu. Bu ifadeler kendi içinde bir çelişkiyi işaret ettiği kadar, aslında Türk tarafının federal bir çözüme yöneldiğinin en açık göstergesiydi.

Coğrafi Federasyon

Nitekim Kıbrıs’tan iki toplumun temsilcilerinin de katılımıyla başlayan İkinci Cenevre görüşmelerinde Türk tarafı coğrafi esasa dayalı federal çözüm şeklini temel alan iki ayrı öneri sundu. Rauf Denktaş’ın Glafkos Kliridis’e verdiği ve Kıbrıs Türk idaresinde kalacak olan toprak oranının %34 olarak belirlendiği “iki bölgeli, iki-uluslu” federal bir devlet şeklini öngören önerinin yanı sıra, Türk heyetinin Yunan heyetine sunduğu ve adını dışişleri bakanı Turan Güneş’ten aldığı ama aslında Kissenger’in Türk tarafına dayattığı “çok-kantonlu-federasyon” tezini içeren “Güneş Planı”. Bu planda öngörülen biri büyük beşi küçük olmak üzere Kıbrıslı Türklerin idaresinde olacak altı kantonun toplam toprak oranı yine %34 olarak belirlenmişti.        

         İlginçtir, daha düne kadar Zürih ve Londra Anlaşmalarının “yeterli” ve “işler” olmadığını, bunun için de “anayasada esaslı değişikliklerin” yapılması gerektiğini savunan Kıbrıs Rum tarafı Cenevre görüşmelerinde bu anlaşmalara geri dönülebileceğini, hatta Kıbrıslı Türkler lehine bazı önemli değişikliklerin yapılabileceğini -Kliridis Cenevre’de Kıbrıslı Türklerin özerk idare talebini kabul ederek, iki-toplumlu Kıbrıs devletinden söz etmişti- ifade ederken, bu kez de düne kadar Zürih ve Londra Anlaşmalarına dönmeyi savunan Türk tarafı artık bu anlaşmalarının “işe yaramadığını”, bu yüzden köklü değişiklikler yapılarak coğrafi temele dayalı federal bir devlet düzeninin kurulması gerektiğini savunuyor ve bu tutumuyla da Birinci Cenevre görüşmelerinde yayınlanan ortak açıklamadan uzaklaşıyordu. Rauf Denktaş Cenevre görüşmelerinde “Kıbrıs anayasasına geri dönülemeyeceğini”, “bunun için çok geç olduğunu”, bu anayasanın “Kıbrıslı Türkleri koruyamadığını”, bu yüzden Kıbrıs Cumhuriyeti’ni yeni bir yapıya kavuşturmak gerektiğini ileri sürerek toplumların kendi kendilerini yöneteceği ayrı bölgelerde toplanmasını savundu.

         Cenevre görüşmeleri başarısızlıkla sonuçlandı. Kıbrıs Rum tarafı adına Glafkos Kliridis Turan Güneş’in çok-kantonlu-federasyon önerisini değerlendirmek için 48 saat süre isteyince Turan Güneş konferansı “bitmiş” ilan etti ve “Ayşe tatile çıkabilir” mesajını Ankara’ya iletti. Bunun anlamı, “askeri harekâta devam” demekti. Glafkos Kliridis yıllar sonra bu satırların yazarına yaptığı bir değerlendirmede Cenevre’de çok-kantonlu-federasyon önerisinin kabul edilmemesiyle hata edildiğini, kabul edilseydi İkinci Harekâtın yapılmayacağını, bunun asıl sorumlusunun da Makarios ile Yunan dışişleri bakanı Mavros olduğunu ileri sürdü. Daha da vahimi, Türk Silahlı Kuvvetleri İkinci Harekâtı tamamladıktan sonra Kıbrıs Rum tarafı çok-kantonlu-federasyonu kabul ettiğini açıklayacak ama bu kez de Türk tarafı iki-bölgeli-federasyonda ısrar edecekti.

        Görüleceği gibi, Türk tarafı 1974 Temmuzunda “bozulan anayasal düzeni yeniden tesis etmek” üzere yola çıktı ve süreç içinde bambaşka bir anayasal düzen olan iki bölgeli federasyona kadar geldi. Daha sonra iki bölgeli federasyon fikrine de sırtını döndü. Kıbrıs Rum tarafı ise 15 Temmuz’un hemen öncesinde Kıbrıslı Türklere “özerk yerel yönetim” hakkı tanımak istemiyordu, Birinci ve İkinci Harekat arasında çok-kantonlu federal devlet modeline karşı çıkıyordu, askeri harekatlar bittikten sonra ise çok-kantonlu federal devleti kabul edebileceğini açıklıyordu. 1977 yılında ise iki bölgeli federal devlete kağıt üstünde “evet” diyecekti…

          Kıbrıs Sorununun çözümsüzlüğe mahkum eden  “Temmuz Oyunlarının” kısa hikayesi böyle…   

   

       

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1035 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler